
Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanan Aşkın Tarihi: Doğumundan Ölümüne Eros, Ali Murat İrat’ın aşkı yalnızca iki insan arasında yaşanan romantik bir duygu olmaktan çıkarıp, insanlık tarihinin, inançların, ahlakın, bedenin, cinselliğin, toplumsal yapıların ve iktidarın içinde yeniden düşünmeye çağırdığı bir eserdir.
Bu kitap on bölümden oluşuyor.
-Maskülen Erotik Çağ: Antik Yunan
-Büyük Helen ve Roma Çağı: Aşkın Ahlaklaştırılması
-İsa ve Ötekiler: Aşk Yeniden Gökyüzünde
-Ortaçağ: Saraylı Aşıklar ve Şövalyeler
-Doğu: Sevgilinin Dergâh, Dergâhın Sevgili Olduğu Coğrafya
-Arzu Çağı: Rönesans’a Doğru
-Felsefenin En Uzun Yüzyılı On Yedinci Yüzyıl: Beden ve Ruh Ayrılırken Aşk
-Romantikler
-Psikiyatri Çağı
-Kadın Çağı
İrat, Eros’un izini sürerken aslında yalnızca aşkın nasıl doğduğunu anlatmıyor. İnsanın arzusuyla ne zaman karşılaştığını, onu nasıl anlamlandırdığını ve zaman içerisinde kendi arzusuna nasıl yabancılaştırıldığını da sorguluyor. Bu yüzden kitabı okurken insan yalnızca aşkın tarihine değil, bir bakıma insanın kendi bedeninin ve ruhunun tarihine bakıyor.
Çünkü aşk dediğimiz şey hiçbir zaman yalnızca kalbin meselesi olmadı. Bazen bir tanrı, bir günah, bir hastalıklı hal, bir isyan, insanın kendisini bulduğu yer, bazen de kendisini kaybettiği uçurum oldu. Ve belki de bu yüzden aşk hakkında konuşmak, aslında insan hakkında konuşmaktır.
“Aşk nedir?”
Belki de insanın kendisine sormaktan hiç vazgeçmediği, cevabını bulduğunu sandığında bile yeniden sormaya devam ettiği sorulardan biri bu.
Aşkı tanımlamak kolay değil. Çünkü aşkın kendisi kadar, ona yüklediğimiz anlamlar da değişiyor. Bir çağda ruhun diğer yarısını bulmak olarak anlatılan aşk, başka bir çağda evliliğin ön koşuluna dönüşüyor. Bir başka dönemde günah sayılıyor, başka bir dönemde özgürlüğün ve bireyselliğin en güçlü ifadelerinden biri kabul ediliyor. Demek ki aşk yalnızca yaşanan bir duygu değil. Aynı zamanda öğrenilen, biçimlendirilen ve toplum tarafından anlamlandırılan bir deneyim.
İrat’ın kitabını değerli kılan da bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü bizi aşkın doğal ve değişmez olduğuna dair inancımızı yeniden düşünmeye zorluyor.
Kendimizde Eksik Olanı Başkasında Aramak mı Acaba Aşk?
Platon’un Şölen diyaloğunda Aristophanes’in anlattığı o kadim hikâye, insanın aşkı nasıl anlamlandırdığını gösteren en güçlü anlatılardan biri. Bir zamanlar bütün olan insan bölünüyor. Sonra hayatı boyunca kendisinden koparılan diğer yarısını arıyor. Belki de insanın aşk hikâyesi burada başlıyor: Kendimizde eksik olduğunu düşündüğümüz şeyi başka bir insanda aramakla. Belki sevgilinin gözlerinde kendimizi arıyoruz. Belki bir başkasının bedeninde kendi bütünlüğümüzü.
Belki de “seni seviyorum” derken farkında olmadan “senin yanında kendimi tamamlanmış hissediyorum” diyoruz. Ama burada başka bir soru beliriyor: Ya aradığımız şey gerçekten başka biri değilse? Ya insan bütün hayatı boyunca kendisinden kopmuş bir parçayı başkasında ararken, aslında kendisine ulaşmaya çalışıyorsa? Aşkın Tarihi tam da bu noktada yalnızca romantik bir anlatının sınırlarını aşarak insanın varoluşsal eksikliğine dokunuyor.
Çünkü belki de aşk, başkasına duyduğumuz ihtiyaçtan önce, kendimizde tamamlayamadığımız bir boşluğun adıdır.
Tarih bize yalnızca aşkların yaşandığını değil, aşkların yönetildiğini de gösteriyor. İnsan yalnızca kimi seveceğini değil, nasıl seveceğini de öğreniyor.
Kimin arzusu meşru?
Kimin bedeni dokunulabilir?
Kim sevilebilir?
Kim sevdiği için cezalandırılır?
Hangi aşk kutsal?
Hangisi günah?
Hangi arzu özgürlük?
Hangisi tehdit?
Bütün bu soruların arasında aşk, hiçbir zaman yalnızca iki insanın özel alanında kalmıyor. Çünkü insanın arzusu toplumsal düzenin dışında değildir. Aksine, toplumun insanı şekillendirdiği en derin alanlardan biridir.
Bedenimizi nasıl kullanacağımız, kime yaklaşacağımız, kimi seveceğimiz, neyi arzulayacağımız ve arzularımızı nasıl ifade edeceğimiz bize çoğu zaman görünmez biçimde öğretiliyor. Bu nedenle aşkın tarihine bakmak, biraz da itaatin ve özgürlüğün tarihine bakmaktan geçiyor. İrat’ın kitabının beni en çok düşündüren taraflarından biri de Eros ile iktidar arasındaki bu ilişki. Çünkü iktidar yalnızca insanın davranışlarını denetlemek istemiyor. İnsanın arzusunu da denetlemek istiyor.
Beden kontrol edilebilir. Ama arzular? İnsanın içinde doğuyor ve her zaman dışarıdan belirlenemiyor çünkü. Bu yüzden tarih boyunca aşk bazen kutsallaştırılıyor, bazen günah ilan ediliyor, bazen hastalık olarak tanımlanıyor, bazen romantik bir ideal hâline getiriliyor. İsimler, kurallar, ahlakın sınırları değişiyor. Ama insanın arzusu üzerindeki mücadele devam ediyor. Belki de iktidarın Eros ile bitmeyen mücadelesinin nedeni bu: Arzulayan insan, kendi içindeki sesi duymaya başladığında, kendisine çizilen sınırları da sorgulamaya başlıyor. Bu yüzden aşk yalnızca romantik bir duygu değil, bazen başlı başına bir özgürlük meselesi haline geliyor.
Aşkın tarihini bedenden bağımsız düşünmek mümkün değil. Çünkü aşk bedene dokunur. Arzu bedende başlar. Haz bedende hissedilir. Ama insanın bedeni hiçbir zaman yalnızca kendisine aitmiş gibi yaşamasına izin verilmemiştir. Dinler, ahlaklar, yasalar, gelenekler ve toplumsal normlar bedenin sınırlarını belirlemiştir. Özellikle kadın bedeni, yüzyıllar boyunca yalnızca bireysel bir varoluş alanı değil, aynı zamanda toplumun üzerinde söz söylemek istediği bir alan olmuştur. Kadının nasıl giyineceği, kiminle birlikte olacağı, cinselliğini nasıl yaşayacağı, arzusunu ifade edip edemeyeceği gibi. Bütün bunlar aşkın tarihinden ayrı düşünülebilir mi? Bence hayır. Çünkü aşkın tarihi aynı zamanda bedenin kime ait olduğuna dair verilen mücadelenin de tarihidir.
İnsanın aşk karşısındaki tutumu hiçbir zaman sabit kalmamıştır. Bir zamanlar tanrılarla ilişkilendirilen Eros, başka dönemlerde ahlaki düzenin karşısında duran bir tehdit olarak görülmüş. Aşkın kendisi kadar, aşkın bedensel tarafı da sürekli yeniden tanımlanmış. İnsan sevmiş ama sevdiği için utanmış. Arzulamış ama arzusunu saklamış. Dokunmuş ama dokunduğu için suçlanmış. Ve bazen kendi bedeninden bile korkmayı öğrenmiş.
Sonra modern dünya geldi. Aşk özgürleştiğini düşündü. Romantizm, bireyin duygularını merkeze aldı. İnsan artık “toplum ne der?” sorusundan çok “ben ne hissediyorum?” demeye başladı. Fakat gerçekten özgürleştik mi? Belki de başka bir biçimde yeniden kuşatıldık. Bu kez aşk bize filmlerle, romanlarla, şarkılarla, reklamlarla, romantik anlatılarla öğretildi. “Doğru insan”ı bulmamız gerektiği söylendi. Ruh eşimizi aramamız. Bizi tamamlayacak kişiyi bulmamız. Sonsuza kadar sevmemiz. Aşkın her şeyi çözmesi. Ve biz bütün bunları aşkın kendisi sandık.
Belki de kitabın bende bıraktığı en güçlü soru şu: Aşk gerçekten bize ait bir duygu mudur, yoksa toplumların bize öğrettiği bir biçim midir?
Bugün aşk dediğimiz şeyin değişmez, zamansız ve herkes için aynı olduğunu düşünüyoruz. Oysa aşkın anlamı çağdan çağa, toplumdan topluma değişmiş. Bir zamanlar kutsal olan başka bir zamanda yasaklanmış, günah sayılan başka bir dönemde özgürlüğün simgesine dönüşmüş, hastalık olarak tanımlanan başka bir zamanda insanın doğal bir parçası kabul edilmiş. Demek ki değişmeyen belki de aşk değil, insanın eksikliğini bir anlamla doldurma ihtiyacı. Ve belki bu yüzden insan hâlâ sevdiği kişinin gözlerinde kendisini arıyor. Belki bir başkasına duyduğumuz özlem, aslında kendimizde kaybettiğimiz bir şeye duyduğumuz özlemdir. Belki de sevdiğimiz kişide bulduğumuzu sandığımız şey, yıllardır kendimizden sakladığımız bir parçadır.
Aşkın Tarihi bana aşkın yalnızca “kimi sevdiğimizle” ilgili olmadığını düşündürdü. Nasıl sevdiğimizle, neden sevdiğimizle ve daha da önemlisi, sevme biçimimizi kimin bize öğrettiğiyle ilgili.
Çünkü bazen insan sevdiğini değil, sevmesi gerektiğini düşündüğü kişiyi seviyor. Bazen aşk sandığı şey alışkanlık oluyor. Bazen tutkuyu sevgi zannedip yalnız kalmaktan korktuğu için bir başkasına tutunuyor ya da kendisini tamamlayacağını düşündüğü kişinin içinde kendi eksikliğini saklıyor. Belki aşkın en büyük yanılgısı burada: İnsanın kendisinde bulamadığı anlamı başka bir insandan beklemesi. Oysa hiç kimse bizi tamamlamak için gelmiyor olabilir. Belki karşımıza çıkan insanlar bizi tamamlamak için değil, kendimizde görmediğimiz parçaları bize göstermek için geliyor.
Bu yüzden bazı aşklar bittiğinde yalnızca bir insanı kaybetmiş olmuyoruz. Kendimiz hakkında kurduğumuz bir hikâyeyi de kaybediyoruz. Ve belki en büyük acı, insanın sevdiği kişiden değil, o kişinin yanında olduğunu sandığı kendisinden ayrılması.
Aşkın Tarihi, aşkı romantik bir masalın içinden çıkarıp tarihin, toplumun, bedenin, arzunun ve iktidarın ortasına bırakıyor. Bu nedenle kitap yalnızca “aşkın tarihi” değil aynı zamanda insanın kendisini, bedenini ve arzusunu anlamlandırma çabasının tarihi olarak da okunabilir.
Ve kitabın sonunda insanın karşısında belki de daha zor bir soru kalıyor: Ben gerçekten âşık olduğum için mi böyle hissediyorum, yoksa bana aşk diye öğretilen şeyin içinde kendimi mi arıyorum?
Belki de aşk dediğimiz şey, bütün cevaplarını başka bir insanda bulmak değil. Belki aşk, bizi başkasına götürürken kendimize geri döndüren en eski yollardan biri. Çünkü bazen insan bir başkasını sevdiğini sanırken, aslında kendi yarısının peşindedir. Ve belki aşk dediğimiz o büyük hikâye, başkasına ulaşma çabasından önce, insanın kendisine ulaşma çabasıdır.
Belki de bütün hayatımız boyunca aradığımız “diğer yarı”, hiçbir zaman başka bir insan değildi o yarı, kendimizden uzaklaştırdığımız parçaydı.
Kim bilebilir?


















