
İ. Usame Yördem’in Her Şeyden Biraz, Hiçbir Şeyden Tam Değil kitabında karakterlerin hayatına baktığımızda ilk fark edilen, hiçbirinin kendi hikâyesinin içinde tam anlamıyla yerleşememiş olması. Bir şeyler eksik, bir şeyler yarım, bir şeyler söylenememiş. Fakat bu eksiklik yalnızca kayıplardan doğmuyor. Asıl mesele, insanın yaşadığı şeyi bir başkasına anlatırken karşılaştığı mesafede beliriyor.
Yördem’in öykülerini yalnızca yoksulluk, göç, savaş, ölüm, şiddet ve yalnızlık üzerinden okumak kitabın hareket alanını daraltıyor. Bunlar elbette metinlerin önemli damarları. Ancak yazarın asıl ilgisi, bu büyük meselelerin insan hayatındaki karşılığına yöneliyor. Büyük olayların kendisinden çok, gündelik hayatın içinde bıraktıkları izlerle ilgileniyor: Bir öksürük, bir kelime, bir soru, bir telefon konuşması, bir sakız, bir sessizlik.
Büyük olanı küçültmüyor; küçük olanın içindeki büyüklüğü görünür kılıyor.
Bu yaklaşım özellikle çocuk bakışında belirginleşiyor. Yetişkinlerin anlamını çoktan kabullendiği ölüm, yokluk, göç ve ayrılık gibi kavramlar çocukların zihninde yeniden kuruluyor. Bütün Bir Umudu Parça Parça Yitirmişçesine öyküsünde olduğu gibi, bir çocuğun annesinin artık “yok” olduğunu anlamaya çalışması, savaş ve göçü açıklayan herhangi bir cümleden daha etkili olabiliyor. Çünkü burada savaşın kendisinden çok, savaşın bir çocuğun dilinde açtığı boşluğa bakıyoruz.
Öksürük Kışında da dil ile yaşantı arasındaki mesafe öne çıkıyor. Harfleri, kelimeleri ve cümleleri öğrenen çocuğun bazı acıları cümleye dönüştürememesi, öykünün en güçlü taraflarından biri. Söylenemeyen şeylerin yerini öksürük alıyor. Fiziksel bir rahatsızlık, evin içindeki yoksulluğun, korkunun ve çaresizliğin başka bir anlatım biçimine dönüşüyor.
Dil her zaman yaşananı karşılamaya yetmiyor.
Bu nedenle kitap boyunca sesler ve suskunluklar birbirini tamamlıyor. Karakterlerin söyledikleri kadar söylemedikleri de önem kazanıyor. Ha, Ha da tekrarın bir anlatım aracına dönüşmesi, 32 Viraj yahut İkinci Teklide “Öğretmen misiniz?” sorusunun giderek başka anlamlar kazanması, Erkekler Neler Doğurur’da konuşmaların altında biriken suskunluklar, farklı biçimlerde aynı sorunun çevresinde dolaşıyor: Karşımızdaki insanı gerçekten görebiliyor muyuz, yoksa onu kendi zihnimizdeki tanımlara mı yerleştiriyoruz?
Bu soru, kitabın toplumsal tarafını da daha kişisel bir alana taşıyor.
Savaş, göç, yoksulluk ve şiddet burada dekor değil. Karakterlerin korkularına, ilişkilerine ve gelecek duygularına karışıyor. Yördem’in toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin güçlü yanı da burada. Meseleleri sıralamak yerine onların insan hayatında nasıl karşılık bulduğuna bakıyor.
2026 Mahal Edebiyat Öykü Yarışması jürisinin kitabı toplumsal duyarlılık, insanın varoluşuna bakış ve metaforik anlatım gücü üzerinden değerlendirmesi bu açıdan anlaşılır. Fakat kitabı yalnızca bu kavramlarla tarif etmek yine de yeterli değil. Çünkü Yördem’in öykülerinde toplumsal olanla bireysel olan sürekli birbirinin içine geçiyor.
Yördem’in en güçlü olduğu yerler, okura güvendiği yerler. Bir çocuğun bir kelimeyi kendi dünyasında yeniden anlamlandırması, bir karakterin aynı soruya dönüp durması, bir telefonun açılmaması ya da iki insanın yan yana susması zaten kendi anlamını taşıyor. Buna karşılık bazı bölümlerde yazarın metne fazla müdahale ettiğini düşünüyorum. Okurun sezebileceği bir duyguyu ya da düşünceyi biraz daha açıklayarak güvenceye aldığı yerler var.
Oysa bu öyküler biraz daha eksik bırakıldığında güçleniyor.
Çünkü metnin bıraktığı boşluk, okurun kendi deneyimiyle dolabiliyor.
Kitabın adındaki “hiçbir şeyden tam değil” ifadesi de bu nedenle yalnızca karakterlerin hayatlarına değil, anlatının kendisine de karşılık geliyor. Farklı sesler, farklı hayatlar ve farklı anlatım yolları bir araya geliyor; fakat kusursuz bir bütün oluşmuyor. Kitap, tamamlanmış bir dünya kurmak yerine parçaların arasındaki boşlukları görünür kılıyor.
Burada kitabın başlığı, son sayfalara doğru başka bir anlam kazanıyor.
“Her şeyden biraz” yalnızca karakterlerin taşıdığı farklı duyguları değil, öykülerin birbirinden aldığı parçaları da düşündürüyor. “Hiçbir şeyden tam değil” ise hayatın kendisine ilişkin daha huzursuz bir yere işaret ediyor. İnsan yaşadıklarının hiçbirini bütünüyle taşıyamıyor; bazı şeyleri unutuyor, bazılarını yanlış hatırlıyor, bazılarını ancak yıllar sonra anlamlandırıyor. Bazı ilişkiler adını bulamadan bitiyor, bazı kayıplar hayatın geri kalanında başka biçimlerde yaşamaya devam ediyor.
Yördem’in kitabı bütün bunları tamamlamaya çalışmıyor. Eksikliği bir kusur olmaktan çıkarıp anlatının parçası hâline getiriyor.
Bence kitabın asıl gücü de burada.
Toplumsal meselelerin ağırlığına rağmen insanı kaybetmemesinde; büyük acıları gündelik hayatın ayrıntıları içinde görünür kılmasında.
Bazı metinlerde düşüncenin anlatının önüne geçtiği, bazı duyguların gereğinden fazla açıklanarak etkisinin azaltıldığı yerler var. Fakat bütün olarak bakıldığında Yördem’in kendi anlatı dünyasını kurduğu, özellikle ses, suskunluk, çocukluk, kayıp ve insanın başka birine ulaşma çabası etrafında kendine özgü bir hat oluşturduğu söylenebilir.
Kitabın son sayfasında Sartre’ın “Kimim ben? Yaşamı ne uğruna harcadım?” sorusuyla karşılaşmak, benim için kitabın bütününe açılan son kapı oldu. Bu, kişisel olarak sevdiğim ve kendime de sorduğum bir soru. Belki de bu yüzden kitabın sonuna konmuş bir alıntıdan fazlası gibi geldi bana. Yördem’in karakterleri kadar, okuru da kendi hayatının kıyısına getiriyor.
Edebiyatın bazen büyük hikâyeler anlatmak değil, büyük hikâyelerin insanın içinde bıraktığı küçük kırılmaları duyulur hâle getirmek olduğunu hatırlatan bir kitap Her Şeyden Biraz, Hiçbir Şeyden Tam Değil.
Bizi tamamlanmış bir hayata değil, tamamlanamayanın kendisine bakmaya çağırıyor.
Her şeyden biraz.
Hiçbir şeyden tam değil.

















