Beril Uygun: “Kendi kalemimi bulmaya çalışıyorum.”

Eylül 3, 2026

Beril Uygun: “Kendi kalemimi bulmaya çalışıyorum.”

Söyleşi: Derin Ada

Genç şair Beril Uygun’un ilk şiir kitabı Toyluk Mahsullerim, Lando Yayınları etiketiyle yayımlandı. Yas, benlik kaybı ve yabancılaşma çevresinde şekillenen kitap; mitoloji, psikoloji, nörobilim ve varoluşçu düşünceden beslenen göndermeleri, tekrar eden renk ve imgeleriyle kişisel bir şiir evreni kurmayı deniyor.

Şiirle çocukluk yıllarında tanışan Uygun, Toyluk Mahsullerim’i tamamlanmış bir şiir anlayışının sonucu olarak görmekten çok, kendi sesini aradığı yolculuğun ilk aşamalarından biri olarak değerlendiriyor. İlk kitabındaki şiirlerine bugün eleştirel bir mesafeden bakabilmesi de bu arayışın önemli bir parçası. “Şiir bitmez, kendini doğurup durur,” diyen genç şair, yeni döneminde şiirin kendisini de şiirinin konusu hâline getiriyor; farklı disiplinlerden, çağdaş şiirden ve gündelik hayatın ayrıntılarından beslenerek kendi poetikasının imkânlarını araştırıyor.

Beril Uygun’la ilk kitabı Toyluk Mahsullerim’i, şiirindeki yas ve yabancılaşma duygusunu, mitolojik ve bilimsel göndermeleri, tekrar eden imgeleri, genç bir şair olarak kendi şiirine yönelttiği eleştirileri ve bundan sonra yürümek istediği şiir yolunu konuştuk.

Kendinizi edebiyat kamuoyuna tanıtır mısınız? Henüz çok genç yaşta ilk şiir kitabınızı yayımladınız; şiirle ilişkiniz nasıl başladı, yazmak sizin hayatınızda zaman içinde nasıl bir yere yerleşti?

leyla ben. kendimi sapkın bir insan olarak adlandırabilirim. kapının tam kapanmamasında, dudakların buluşmadığı b harfinden, pirinç tarlasının içinde bitmek bilmeyen sineklerden ilham alabiliyorum. işten çıkarıldığınızda ağzınızdan kaçan mehil kelimesine dikkat etmelisiniz çünkü günler boyunca bu sözcük üzerinde düşünebilirim. ruhunuzun her bir lokmasından araklayıp kendime yolluk yapabilirim. yani bazı şeyleri çalıyorum, hayatın önüme düşürdüklerinden çalıyorum. ne poetik ve seksi kanıyorum; ne poetik ve seksi kanatıyorum, dünyayı!

eski bir alıntım:

sanırım 10 yaşımda edebiyatla yollarım kesişti -theseus’un öykü ile denemeleri. ilkokulda tuttuğum günlüğümde bile yazdığım 4 dizelik şiirler var ama bunu da CV’ime eklemeyeyim bir zahmet. o zaman yazar olmak istiyordum. öğretmenlerim beni bu konuda destekliyorlardı. hatırlıyorum: geri dönüştürülmüş bir kitap olduğumu konu edinen bir hikaye yazmıştım, yanımdaki kitabından da küçük prens olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğim için içerleniyordum. (öğretmenim sen bir yazar olacaksın demişti) metresim egeus ile aldattım onu -hak etmişti aslında. şimdilerde onun içinde müebbet hapsi yatarak boğulmaya razıyım. ancak ben düşünürüm ki: bir insanın üretebilmesi için evinden çıkması gerekir. ve çok fazla acıya sahip insan yaratamaz. 12-14 yaşımda yazdığım şiirler dursa bile 16 yaşına kadar iki yıllık bir sessizlik olmuştu. dediğim gibi çok fazla tireye sahiptim. mart 2024’te gece temasıyla kırıldı bu ve turşularıma geri döndüm.

kitabın ilk bölümünü yazmaya başladığımda, yani 16 yaşımda, şiirlerimi kuyudan çıkmak için bir fırsat gibi gördüm (Jorge Luis Borges’in gül metaforuyla tanışmıştım). hayatımın ilk yüzdelikleri oluşmaya başladığından beri kök saldığım tek alan bu olduğu için içinde sılaya kavuştuğumun sarhoşluğu da vardı. her günümü şiirler geçirebilirim, evlenebilirim -45lik sevgi bizimki. böyle bir manifestoya sahip olmaya başladım. yaptığım şeyin adını koyabiliyorum çünkü bir sanatçı olmanın vazifesi olarak diğer cinlerin göremediği şeyleri görebiliyorum. kendimi bir bahçıvan, bir tireci, hatta bir nöropsikolog olarak dahi adlandıramam ama emin olduğum tek bir şey var: ben bir ŞAİRİM.

Toyluk Mahsullerim için kitabın başında oldukça ayrıntılı bir düşünsel zemin kuruyorsunuz. Merkezde ise ilginç bir soru var: İnsan yalnızca başkasının değil, “kendi benliğinin kaybının” da yasını tutabilir mi? Bu düşünce nasıl doğdu ve bir şiir kitabının omurgasına nasıl dönüştü?

Harold Bloom’un söylemiyle biz şiir tanrıları, bir şairin şair olma yolunda uğradığı Climanen evresinde gündelik yaşamdaki bazı şeyleri yanlış anlarız. örneğin “çayın içine şeker attın mı?” yerine “şiir attın mı?” diye duyabiliriz. ya da yılkı kelimesi ile karşı karşıya geldiğimizde kendimizi Dede Korkut’un hikâyelerinde başıboş gezen at sürüsünün içinde bulabiliriz. 2024 yılında bir peri beni lanetlemiş olacak ki sadece “bir insan benliğinin kaybının yasını tutabilir mi?” tezini düşünür oldum. o zamanlar metaforlarıma çok bağlıydım, tuttuğumu bırakmazdım. (bu hipotez sorusunu akademik araştırmama taşıma nedenim olarak bu sebebi sunabilirim.) şimdilerde biraz ayran gönüllüyüm: boynumda albatros da taşıyorum, ingiliz sicimi ile de asılıyorum.

Kitap boyunca kuyu, ehrami servi, kırmızı ip, güller, deniz, labirent ve renkler farklı şiirlerde yeniden karşımıza çıkıyor. Özellikle “mai” yalnızca bir renk olmaktan çıkıp neredeyse kitabın ruh hâllerinden birine dönüşüyor. Kendi şiir evreninizi kurarken bu imgeleri önceden belirleyerek mi ilerliyorsunuz, yoksa şiir yazıldıkça bazı imgelerin sizi bırakmadığını mı fark ediyorsunuz?

şiir, tek seferlik kullanılan haplara benzemez. öncesinde hastalığa kapılmanız gerekir. daha sonrasında parmaklarınızı iğdiş ettirmediğinizi fark edersiniz. ve aynı şiiri sürekli açar, okur ve duş alırken bağıra bağıra tekrarlarsınız. bu yüzden sorunuza kesin bir cevap veremeyeceğim. hikâye bazlı şiirlerimde kurgusunu önceden belirlediğim de olmuştu, ellerimin bana emir verdiği de.

dipnot: yeni piyasaya girmiş bir artist olarak kendimce “mai”ye yeni bir anlam kattığımı düşünüyordum. ellere bulaşır bu zalim şey, kurtulmak için kesersiniz bileklerinizi..kaynar ya da donar..

Toyluk Mahsullerim tek tek şiirlerin toplamından ziyade, beş bölüm boyunca ilerleyen bir anlatıya da sahip. Ariadne’den Frankenstein’a, mitolojiden dinî göndermelere ve varoluşçu düşünceye kadar oldukça geniş bir alandan yararlanıyorsunuz. Şiirin başka metinlerle ve düşünce alanlarıyla böyle yoğun bir ilişki kurması sizin için ne ifade ediyor? Şiirinizi ileride de bu tür katmanlar üzerinde kurmak istediğinizi düşünüyor musunuz?

karşılaştığım birçok şair, sadece şiir ile ilgilenmek yerine farklı dallardan da polen yakalamaktan vazgeçmiyorlar. sinemayla ilgilen var, fotoğrafçılık ile ilgilenen var. tarihte ve mitolojide de bununla çok karşılaştık. hatta birçok padişah şiir yazmayı çok severmiş. benim, sonra kullanırım diye kestiğim tek bir alanda kumaş parçası yok, ekonomide bile okuma yapmışlığım var -şiire malzeme çıksın diye. nöropsikoloji bu sorunun yan cevabı alabilir ancak bazen yaptığım işlerin çok soyut kaldığını düşünürüm. şiirin bile! sürekli somut şeyler arıyorum, 0’a benzetiyorum “mai”yi. plak satın alıyorum, bana ait olduğundan emin olmak için…Fleetwood Mac’in ruhumda bir yerde karnının doyup beni beklediğinden emin olmak için. ana alanım tabii ki de şiir, buna psikoloji dahil olabilir ve diğer metreslerim..ancak hayatımın ileriki döneminde şiir dışında bir diğer tutkum ile tanışmak çok isterim. çünkü yerimde saymayı sevmiyorum. bazen kendi kalemimi bulamadığımı düşünüyorum, bence haklıyım da ancak mutlak kalem de diye bir şey var mıdır, emin değilim. çünkü arada bir saçını boyatması gerekir, manikür pedikür yaptırması. kendi kalemimi bulduktan sonra sonsuza kadar hiç değişmeden taşıyabilecek miyim, sanmıyorum.

Psikoloji ve nörobilimle ilgilenmeniz kitabın kavramsal dünyasına da yansıyor. Ancak bilimsel bir kavramla şiirsel bir imge aynı şey değil; şiir sonuçta kendi dilini talep ediyor. Bilimsel bilginizi şiire taşırken onun şiirin önüne geçmemesi, aksine şiirsel malzemeye dönüşmesi için nasıl bir yol izliyorsunuz?

bu konuda doğru bir örnek değilim bence. bilimsel teorik bilgiyi şiire geçirirken sıkıntılar yaşadığımı düşünüyorum. bir şair “lar” ekinden bile bir metafor oluşturabilir. bunu iyi yedirmek lazım. denemişliğim var ama nasıl yapılır, tam olarak emin değilim. bu sorunun cevabını gelecekte bir şiirle ödesem olur mu? sonuçta şiir öğretilebilen bir şey değil, kendi başına öğrenilebilir bir şey ama öğretilemez.

Kitapta bazı şiirlerin altında birbirinden yıllarca uzak tarihler görüyoruz; kimi metinlerin ilk temellerinin çok daha önce atıldığını da özellikle belirtiyorsunuz. Bu, genç yaşınıza rağmen kendi eski şiirinizle yeniden karşılaşan ve onu dönüştüren bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Bugünkü Beril Uygun birkaç yıl önceki Beril Uygun’un şiirine baktığında neleri değiştirmek istiyor? Bir şiirin artık tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?

bir şiir ne kadar sürede yazılır? bu zamana kadar hiç hesaplamadım. bu, şiir ile yaşadığınız bir müessese. masadan ayrılamıyorsanız o şiir bitmemiştir. sabah uyandığınızda doğumhaneye yetişemeden suyunuz geliyorsa o şiir bitmemiştir. ayrıca şiir bitmez! kendini doğurup durur.

eski şiirlerimden nefret ediyorum. dediğim gibi kalemimin sürekli değiştiğini düşünüyorum. birçok hata sayabilirim bölümler boyunca: yüzeyde imgeler, kendini-açıklayıp-duran, ortadaki iki bölümü saymıyorum bile, eh. şiir bayatlayabilen bir şey ve bu süreçte bir dergide tek tük şiir yayınlamanın önemini fark ettim. ya da çevrenizde şiirlerinizi okumak isteyen bir tüketicinin. çünkü gün geçtikçe bayatlıyor yazdıklarım. dürüst olmak gerekirse bunun eksikliğini yaşıyorum ve belki de bu yüzden eski şiirlerimi sevmiyorum. benim içimde sulanmadan durdular. en sonda ise kendi çirkinliğime dayanamaz oldum.

Kitapta bir yerde, insanlar için değil kendiniz için yazmaya başladıktan sonra sanatın bir parçası olduğunuzu hissettiğinizi söylüyorsunuz. Başka bir yerdeyse iyi ya da kötü şair olup olmadığını bilmenin yarattığı kaygıyla karşılaşıyoruz. İlk kitabını yayımlamış genç bir şair olarak bundan sonrası için şiirle ilişkinizi nasıl görüyorsunuz? Toyluk Mahsullerim sizin için geride bırakılmış bir dönem mi, yoksa henüz yazmaya başladığınız daha uzun bir şiir yolculuğunun ilk durağı mı?

kendi çocuğumu ispiyonlamış olsam da poetik kariyerim için -hikayem için- önemli bir adım bu kitap. kendi iddiası yok, toy daha o. kabahatinin farkında.

şu an meta-poetik olarak şiir üzerine düşündüğüm/şiir ideası üzerine şiirler yazdığım bir dönemdeyim. kendi kalemimi bulmaya çalışıyorum -öyle bir şey varsa tabii. acele etmiyorum ama heyecanlıyım da. tek düşündüğüm şey şiir olduğu için böyle bir dönemden sonra nasıl başka bir temaya kafa yorabilirim, o kısım bende gizemli kalıyor. Buzdokuz’da Ağustos’ta kendi edebiyat dönemimin 2. aşaması olarak adlandırdığım dönemimin ilk şiiri yayınlandı: tireleme -şiir yaradılışı her zaman %49’da kürtaj yaptırılır, nâzım tarafından-. şiiri bir noktalama işaretine benzetiyorum, yarım bir şeye, bir cüceye. neden şiir yazar bir günahlı, bu işten para kazanamayacaksa? peki neden şiir yazıyoruz, neden? yarım şeyi, yarıma dönüştürecekse neden yönelir bir insan tirelemeye? bunun cevabını arıyorum..sözde..tahminim var..zamanı gelince açıklayacağım, varacağım.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde başlangıçtaki yas ve benlik kaybı duygusu farklı biçimlere bürünüyor; şiirsel öznenin hem kendisiyle hem de dış dünyayla ilişkisi değişiyor. Beş bölümlük yapı boyunca ilerleyen bu dönüşümü nasıl tanımlarsınız? Özellikle son bölümlerin kitabın anlatısındaki ve şiirsel bütünlüğündeki yeri nedir?

kitabın ilk bölümü ile yeraltına hazırlık yapılıyor, o kadar işi varken Tanrı’nın zamanı ahirette boşa harcanıyor, orta bölümlerde bedene dokunan birkaç damla su molekülü ile dünyevi hayata geri dönülüyor ve son bölüm ile yabancılaşmanın çırası yakılıyor. kitabın dönüşümünü oluştururken aklıma hep Swan Lake bestesi gelmiştir. son bölümün, kitap için çok önem arz ettiği ortada.  kitap boyunca yakılmanın tarifi sunuluyor: kullanılmış bir çukur, kuru şiirlerden oluşmuş kav ve koni şeklinde dizmek. nasıl harlanır bu, nasıl harlanır..patlama noktasına geldiğinde uç örnekleri yansıtmaya çalıştım. eğer son bölümde iğreniyorsanız yazdıklarımdan, doğru yoldasınız.

Son olarak biraz da Beril Uygun’un edebiyat dünyasını tanımak isteriz. Bugüne kadarki edebiyat hayatınızdan, sizi şiire yaklaştıran karşılaşmalardan söz eder misiniz? Hangi şairleri okuyorsunuz; kendinizi yakın hissettiğiniz, şiir anlayışından beslendiğiniz ya da “keşke bu dizeyi ben yazsaydım” dediğiniz şairler kimler? Bir de önünüzde uzun bir yazı hayatı olduğunu düşünürsek, bundan sonra nasıl bir şair olmak ve şiirinizi hangi yönlere doğru geliştirmek istiyorsunuz?

bir konuda dürst olmam gerekirse çağdaş şiiri klasik şiire tercih ediyorum. çünkü bizler bu sanatı ileri taşımaya çalışan kişileriz. küçük iskender gibi kültleşmiş şairleri seviyorum, tabii ki de. kendisinin lügatından çalarak söylemiş olayım: ben bir türkçe muhafazakârıyım. akademik dilime ingilizceyi eklerken edebi dilimin türkçe olarak kaldığını düşünüyorum. ana dilimde olmayan şiirleri tercih etmiyorum, prensiplerime aykırı. o hazzı alamıyorum maalesef.

hayatımın erken döneminde Elif Akyol’un şiiriyle tanıştığım için çok memnunum. benim şiirlerimde de kendisinin etkisini görebilirsiniz. aklımda sürekli dolanıyor: belediyeden saatliği yüz liraya tutulmuş soğuk gassal elleri..kendisi bana şiirlerinin arka sahnelerine de anlattığı için daha da derinden analiz edebiliyorum. kendisinden buram buram şiir akıyor ve ben de mesleğim gereği koparıyorum ondan. Cin Dergisi’ndeki yazarlar da bana yardımcı oluyor. okumanın, biz şairlerin ev-ödevi olduğunu düşünüyorum. sadece kendi çemberimizde dönmek bizi ilerletmez ve başkasının dokunuşuna izin vermeliyiz. bugünün birçok Türk şairlerini okuyorum, daha çok dergiler aracılığı ile tanışıyorum bu kabiliyetli insanlarla.

bizler yarı-tanrıyız -tüm sanatçılar olarak. üretmenin sarhoşluğunu tadıyoruz. tanrının yerine geçmeye çalışan frankenstein gibi cezalandırılıyoruz. ama her ürettiğimiz yeni şeyle daha da yarımlaşıyoruz. ancak şiirimden tam olarak ne istediğime ve beklediğime karar veremedim. haz mı, liirizm mi, absürdizm mi, sürrealizm mi..her arıdan bal topluyorum. şiirin toplum için yazıldığı anlayışına sıcak bakmıyorum çünkü kulağa güzel duyulması için yazılmamalı. taciz etmeli insanı, pişman etmeli. bu yüzden en iddialı modifikasyonları ve yenilikçi anlayışları dahi deniyorum. çingene gibi her sokakta varım, çingeneler gibi tireliyorum. sadece şairlerden korkuyorum. düşünüyorum: nasıl koynuna alınabilir bir şair, babaannesinin mevlidini bile şiiri için tereyağı malzemesi olarak kullanıyorsa? söylemiştim, ben sadece şairlerden korkarım.

ama canım benim,

benim şiir toplamama çok da aldanmamak lazım-

sonuçta-

leğen başından

                           emine

                                      alınmaz.

Allah Allah

Yorum yapın