Rex’i sonundan okumak | Yasemin Uzun

Ağustos 28, 2026

Rex’i sonundan okumak | Yasemin Uzun

Serkan Türk’ün üçüncü romanı Rex okuru önce bir dostluğun içine alıyor. Yalnızlığın insanın çevresinde büyüttüğü sessizliği bir köpeğin patileriyle bozuyor. Birbirine uzak hayatlar Rex’in etrafında yakınlaşmaya başlarken gündelik hayatın küçük sorumlulukları insanların birbirini yeniden görmesine vesile oluyor. Köpek bu bakımdan romanda önemli bir yerde duruyor. Konuşmadan eşlik eden, varlığıyla insanı evinden ve kendi içine kapandığı yerden dışarı çağıran bir yoldaş. Onunla yapılan yürüyüşler, doldurulan su kapları, bekleyişler ve eve dönüşler, büyük sözlerin çoğu zaman söyleyemediğini anlatıyor. İnsan başka bir canlının sorumluluğunu üstlendiğinde kendi hayatıyla da yeniden bağ kuruyor. Ama Rex yalnızca bir köpeğin hikâyesi değil, toplumsal meselelerle derinleşen, giderek başka anlam katmanları açan bir roman.

Fakat Rex adının anlamı romanın sonunda geriye doğru bütün hikâyeye yeniden bakmamıza neden oluyor. Bir köpeğin adı birdenbire tarihin karanlık bir sayfasına açılan kapıya dönüşüyor. Rex İran’ın Abadan kentinde yaşanmış büyük bir trajedinin kapısını aralıyor. Kitabın beni en çok etkileyen tarafı da burada başlıyor. Rex’in sadakatiyle Cinema Rex’in çağrıştırdığı insanlık trajedisi yan yana geldiğinde romanın toplumsal derdi derinleşiyor. Bir tarafta sahibinin sesini, evinin kokusunu, yanında yürüdüğü insanı unutmayan bir canlı var. Öte tarafta insanların birbirine kıydığı, kapıların ardında yüzlerce hayatın söndüğü bir tarih. Serkan Türk bu iki görüntüyü doğrudan karşı karşıya getirip büyük hükümler vermek yerine, okurun zihninde birbirine değdiriyor. İnsanlığın büyük yaraları ile gündelik hayattaki küçük iyilikler aynı dünyanın içinde. Bu nedenle Rex yalnızlıkla dostluk arasındaki mesafeyi anlatırken hatırlama ve unutma üzerine de düşündürüyor. Bir köpeğe verilen ad yıllar önce başka bir coğrafyada yaşanmış bir acıyı bugüne taşıyabiliyor.

Rex’in sürprizi de burada saklı. Okur bir köpeğin hikâyesini takip ettiğini düşünürken bir adın taşıdığı hikâyeyle karşılaşıyor. Roman bittiğinde Rex’e yeniden bakıyoruz. Yazar bizi “gidecek bir geçmişi kalmayanların, çocukluğunu yanında götüremeyenlerin, içindeki sesten başka dinleyeni olmayanların, acıyla harmanlanıp pay edilen toprağın” diliyle buluşturuyor. Bir şair olarak kendi mısralarını da romanın içinde yeniden okutuyor bize.

Siz metinlerarasılık deyin, ben onunla yeniden karşılaşmaktan memnun bir edebiyat öğretmeni olayım. Rex Latife Tekin’e ithaf edilmiş bir roman. Ama Latife Tekin yalnızca kitabın başındaki ithafla kalmıyor; Serkan Türk kendisiyle birlikte onu da romanın kahramanlarından birine dönüştürüyor. Selahattin Yusuf, Tarık Tufan gibi edebiyatımızdan tanıdığımız yazarlar da romanın dünyasında karşımıza çıkıyor. Kimi zaman bir roman kendi hikâyesinin dışına taşarak bizi başka kitaplara ve yazarlara götürüyor. Rex bana bunu da yaşattı.

“Sürahide, havuzda, kuyuda bekleyen su yalnızca canlılığını yitirmekle kalmaz, başka şeyler de eksilirdi içinden. Akmanın, coşmanın, kaynamanın hayatın sürekliliği olduğunu” söyleyen yazara, bana seyretmem gereken filmler verdiği ve L ile S arasındaki yol hikâyelerini film gibi izlettiği için ayrıca teşekkür borçluyum.

“Haritaların her yüz yılda bir değişmesinde payı olanlara öfke duyacağım” diyen cümleyi de bir yolculukta yanıma aldım. Sonra Mostar’da, Bosna-Hersek’te, bu cümlenin neden peşimi bırakmadığını daha iyi anladım. Belki de bazı cümleler, bazı romanlar gibi, sonundan okunuyor.

Yorum yapın