
Kadir Kahraman’a…
Ünlü Afyon Lisesi’nde kariyerinin daha ikinci yılında, yani çiçeği burnunda bir fizik öğretmeni olarak 10-C sınıfıyla “bilim-sanat paneli” düzenlemiştik. Kendilerine inancımı hiçbir zaman yitirmediğim öğrencilerimin gözlerindeki o pırıltı, bu münasebetle daha da büyümüş gibiydi. Genç öğrencilerimin her biri etkinliğin bir ucundan tutmaya oldukça istekli ve hevesliydi. Önlerine inandıkları bir hedef konduğunda o genç insanların nasıl gayrete geldiklerini, canla başla çalıştıklarını görmek gerçekten de çok öğretici ve heyecan vericiydi. Tüm okulun davet edileceği bu etkinliğin kusursuz geçmesi için bütün 10-C’nin yüreği aynı tonda atıyordu. Salon düzeninden konukların karşılanmasına, ses tertibatından uğurlamaya kadar tüm detayları tek tek belirlemiş, tüm öğrencileri organizasyona dahil etmiştik. Dışarıda kalan ne bir sorumluluk alanı ne de bir öğrencim kalmıştı. Etkinlik için ihtiyaç duyduğumuz süsleme malzemelerinin tedarik işini ise ben üstlenmiştim. Bu ihtiyaçları karşılamak için hafta sonu şehrin en büyük kırtasiyesine gittim.
Mağazada sağa sola bakınırken benim yaşlarda manken gibi bir adamın da bloklar arasında dolaştığını, benzer malzemelerle ilgilendiğini fark ettim. O da beni fark etmiş olacak ki “Siz de mi iş yeri açılışı yapacaksınız, hayırlı olsun?” dedi gülümseyerek. Ben de gülerek “Yo hayır, biz iş yeri açmayacağız. Okulda bir etkinlik yapacağız sadece. Ama sizin iş yeriniz hayırlı olsun,” diye kıkırdadım.
“Teşekkür ederim, kusura bakmayın lütfen; ‘kişi kendinden bilir işi,’ derler ya, benimki de o hesap.”
“Rica ederim, tekrar hayırlı olsun iş yeriniz. Ne üzerine?”
“Kadın kuaförüyüm ben, on yıldır sektördeyim, ilk defa kendi iş yerimi açacağım kısmetse, heyecanım bu yüzden biraz da.”
Hem konuşuyor hem de sepetlerimizi renkli balonlarla, ışıl ışıl kartonlarla, gramofon kağıtları gibi süsleme malzemeleriyle dolduruyorduk.
Bazen bir insanın attığı ilk adımın olumlu ya da olumsuz etki bıraktığı olur ya! Hani ayaküstü edilen kısa bir sohbetin su gibi kolayca akıp gittiğini hissedersiniz ya! Benzer şekilde ben de daha adını bile bilmediğim bu beyle aramızda geçen bir iki cümlede, şaşırtıcı ölçüde derin bir huzur ve sıcaklık sezmiştim.
Kasaya doğru yürürken “Siz de okulda çalışıyor olmalısınız,” diye sordu. “Evet, Afyon Lisesi’nde öğretmenim,” dedim.
“Öyle mi hocam çok sevindim tanıştığımıza, benim iş yerim de sizin okulla aynı cadde üzerinde, arada iki yüz metre ya var, ya yok,” derken kırtasiyeden çıkmıştık.
Vedalaşmak üzere gayri ihtiyari birbirimize ellerimizi uzattığımızda bir an durdu: “Vaktiniz varsa yandaki çay ocağında birer çay içelim hocam,” dedi.
Sohbeti sürdürme girişiminin her seferinde ondan geliyor olması nedeniyle üzerinde olumlu bir tesir bıraktığımı düşündüm. “Herkes ve her şey seçilmiştir sonuçta, hiçbir şey durup dururken olmuyor işte,” şeklinde özetlenebilecek kutsal yazgı ideası şimşek hızıyla aktı zihnimden: “Tabi ki neden olmasın, vaktim var,” diye cevapladım.
Az sonra çay ocağının önündeki cadde manzaralı iskemlelere kurulmuştuk bile. Hava da çok güzeldi, mayıs sıcaklığı kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Bu arada garsona çaylarımızı söylerken ismen de tanıştık. Salonunun bir hafta sonra açılacağını, müsait olursa katılmamdan büyük onur duyacağını söylerken ceketinin iç cebinden çıkardığı davetiyelerden birini uzattı.
Aynı yaşta olduğumuzu öğrendiğim Aykut, bana ısrarla adım yerine “hocam” diye hitap ediyordu. Bu davranışıyla bilgiye ve öğretmene saygı duyduğu açıkça anlaşılıyordu. Fazlasıyla mutlu hissediyordum kendimi. Aykut, hem düzgün bir insana benziyordu hem de elinde bir sanatı, mesleği vardı.
Nedendir bilmiyorum ama çocukluğumdan beri tesisatçı, kalıpçı, fırıncı, fayansçı, marangoz, kaportacı, motorcu, berber gibi meslek erbabına saygı ve sevgi beslerim. Onları başka kimsede olmayan bir değerin sahipleri olarak görürüm belki de. Keşke benim de öğretmenlik dışında elimde bir sanatım, bir mesleğim olsaydı diye iç çekerim. Hani “bil de yapma,” denir ya atasözünde. Dünyanın ne getireceği bilinmez. Ama kolunda bir altın bileziği olan kimse aç da kalmaz naçar da kalmaz diye düşünürüm hep.
Aykut’la tanışmamızın üzerinden aylar geçti. Arkadaşlığımızın ilk haftalarında ben onun iş yeri açılışına katıldım, o da bizim okuldaki bilim-sanat paneline geldi. Bu zaman zarfında hem yüz yüze hem telefonda defalarca görüştük. Kitaplardan, yazarlardan, filmlerden, futboldan, ülkenin gidişatından, memleketlerimizden ve ailelerimizden konuşuyorduk uzun uzun. Onun da okumayı, düşünmeyi sevmesinin ve herhangi bir görüşe, ideolojiye, kişiye körü körüne bağlanmaktan uzak durmayı tercih etmesinin, bizi birbirimize daha da yakınlaştırdığından şüphem yoktu. Ortaokuldan sonra liseyi ve üniversiteyi dışardan bitirmiş, kendini kitaplara yakın tutmaya gayret etmiş, bunu da başarmıştı.
Aykut’un ayrıca güçlü bir aurosu vardı. Yapılı bedeni, geniş omuzları, kaslı vücudu, gür ve bakımlı saçları ile biçimli yüz hatları insanlar üzerinde hemen fark edilir bir enerji alanı oluşturuyordu. Dostum ne kadar yüksek çekim gücüne sahip erkek güzeli bir adamsa ben de o kadar tersi bir görünüme sahip olduğumun farkındaydım. Ne yalan söyleyeyim 1.60’lık boyumla, daha şimdiden saçları dökülmüş kel başımla, kara yağız yüzümle Aykut’un tam tersiydim. Ama ne hikmettir bilmiyorum hiçbir zaman Aykut’u kıskanmadım. Galiba onu, bendeki eksiklerin kemale ermiş tamamlayıcısı olarak görüyordum.
Bu enerjisi sayesinde olsa gerek, Aykut çevresinde sözü geçer, güçlü, kuvvetli bir imaj çizmekte oldukça başarılıydı. Ayrıca gözünü budaktan esirgemediğini, gerektiğinde aniden yükselebileceğini hissettiriyordu. Dediğine karşı çıkılmaz, ancak teslim olunur bir lider havası yayardı etrafına çoğu zaman. Onun bu imajının paramparça olduğu tek yer galiba benim yanımdı. Hacı Bektaş-ı Veli’nin kolları arasındaki aslan ve kuzu neyse, yeri gelince Aykut da öyleydi yanımda. Ama bu zorla alınmış bir teslimiyet değildi elbette. Onun nezdindeki konumumun sebebi galiba bilgi ve kitap ekseninde kurulmuş hayat felsefemdi.
Aykut bazen, başka bir şehre göçmek veya işini değiştirmek istemek gibi ayağı yere basmayan hayallerden de söz ederdi. İstikrarlı bir hayattan çabuk sıkılıyor gibi bir yapısı vardı. Öyle anlarda Aykut’u gerçek hayata döndürmek ve onu makul seviyeye çekmek amacıyla sıkı argümanlar sunmaya çalışıyor, kurguladığım veya bir yerlerden okuyup duyduğum ibretlik hikâyeler anlatıyordum.
Hayal ve rüya alemi Aykut’sa, gerçeklik ve denge kutbu da bendim galiba. Bu hâliyle dostluğumuz ikimize de iyi geliyordu; birbirimizi tamamlıyor, içimizde küllenmiş küflü ışıkları ortaya çıkarıyor, parlatıyorduk.
Aynı memleketin farklı ilçelerindendik; ben Bolvadin’den, o Emirdağ’dan. Bilirsiniz Emirdağ demek yeri gelince Belçika demektir. Aykut’un sayılamayacak kadar çok yakını ve arkadaşı Avrupa’daydı, hemen hepsi de ona kucak açmakta her zaman çok cömertti.
İkimiz de yeni evliydik. Onun eşi devlet hastanesinde hemşire, benim eşim de mali müşavirdi. Ancak eşlerimizi, bilinçli ya da değil, henüz tanıştırmamıştık. Belki de aramızdaki dostluğun, en yakınlarımız olsalar bile başkaları tarafından gölgelenmesi olasılığından korumak istiyorduk. Elbette eşlerimiz dostluğumuzdan haberdardı ama onları birbiriyle tanıştırmamız ancak beraberliğimizin ikinci senesinde mümkün oldu.
Dördümüzün buluşma mekânı olarak birimizin evine misafir olmak yerine otantik Afyon yemeklerini ustaca yapan Gastronomi Konağı’nı seçtik ve sadece bizim bulunacağımız en güzel odasını ayırttık. Benle Aykut konağın geleneksel menüsü olan keşkek yatağında dana tandır sipariş ederken eşlerimiz de sanki daha önce sözleşmişler gibi yöresel afyon kebabı istediler. Sonrasında da biz yine Aykut’la vişneli ekmek kadayıfı isterken eşlerimiz fırında sütlaç almayı tercih ettiler. Yaklaşık iki saat süren bu beraberlikte ben ve Aykut daha ziyade eşlerimizin konuşmalarına imkân vermek adına değindikleri konulara ara sıra küçük paslar vermekle yetindik. Sanki eşlerimiz de bizim karşıt cinsteki benzerlerimiz gibi göründüler bana o an. Sonuçta güzel bir buluşma ve tanışma oldu her ikisi için de, her ikimiz için de.
Altı ay sonra Aykut’ların bebeği dünyaya geldi. Güzel kızlarının adını Eylül koydular. Yedi ay sonra da bizim bebeğimiz, oğlumuz Atabey doğdu. Ortak paydalarımız arttıkça ailecek daha sık görüşür olduk.
Aykut’la haftada en az iki kez, bazen de daha sık baş başa buluşuyorduk. Ailelerimizden bağımsız olarak arkadaşlığımız her ikimiz için tam bir terapi oluyordu. Zorlama veya resmi bir gereklilik hissetmeksizin birbirimize rahatlıkla açılabiliyor, içimizi dökebiliyorduk. Onun da benim de pek çok tanış ve arkadaşı olmasına rağmen gerçekte birbirimizden daha yakın dostumuz yoktu. Eskilerin “ıvazsız-garazsız” dedikleri gibi aramızda hiçbir teklif ve hesap yoktu. O bana, ben ona yüreğimizdekini ve kafamızdakini suyun çatlağını bulması doğallığında akıtıyorduk. Çoğu zaman konuştuklarımızı bir başkasına hatta eşlerimize bile söyleyemediğimiz, söyleyemeyeceğimiz gerçeğini dile getirmesek de iyi biliyorduk.
***
Tanışmamızın üzerinden neredeyse üç yıl geçmişti. Bir zaman geldi ve Aykut nedenini anlayamadığım bir şekilde durgun bir su birikintisi gibi aniden sessizleşti. Sanki içinde bir şeyler gizliyor da bir türlü açılamıyor veya söylemek istemiyor gibi görünüyordu. “Neyin var Aykut,” dedim bir seferinde, “canını sıkan bir şey mi var?” Boşluğa baktı uzun uzun, bir şey demedi. Sözü başka bir konuyu bahane ederek değiştirdi. Ben de ısrar etmedim. Arkadaşlığımızın sırrının biraz da, ısrarcı olmamak, vaaz vermemek ve yargılamamakta olduğunun ikimiz de farkındaydık.
Yine bir iş çıkışında çayhaneye oturduğumuzda Aykut nihayet baklayı çıkardı ağzından:
“Sıkıldım buralardan hocam, ben Belçika’ya gideceğim.”
“Hoppala, nasıl yani?”
İkimizden de çıt çıkmadı bir süre. Endişelenmiştim:
“Ailecek tabi değil mi?”
“Bilmiyorum hocam, sıkıldım buralardan dedim ya. Eşimden de sıkıldım, Eylül’den de.”
Bu tutumunu çok garip bulmuştum, sanki anlayamıyordum, belki de ona yakıştıramamıştım. Ama o an sessiz kalmayı tercih ettim. Eşi sorumluluk bilinci yüksek bir hanımdı, üstelik dünya güzelliğinin tüm anlamını sonuna kadar hak eden, boylu poslu, alımlı bir kadındı. Sonra karı koca, birbirlerine deli gibi aşık değiller miydi? Kızından da sıkıldığını söylemesi aslında sorunun ne eşinden ne de kızından kaynaklandığının en açık deliliydi. Galiba adına insan denen muamma için mutluluğun ne demek olduğu tam belli olmuyordu. Aslında insanoğlu olarak hikâyemiz en başından belki de belliydi. Cennette mutlu mesut yaşayıp durmak varken neden Âdem baba ve Havva anne ille de yasak ağacın meyvesine hırs etmişlerdi ki sanki? Doyumsuzluk hissi çoğu insanın doğasında olmakla birlikte dostum Aykut’ta galiba çok daha güçlüydü.
“Boğuluyorum hocam buralarda, içimde öyle kocaman bir ağırlık var ki nefes alamıyorum biliyor musun?” dedi bir nefeste. “Sen de olmasan ben tam tımarhanelik olurum,” diye ekledi.
“Buradan uzağa, çok uzaklara bir yerlere gidersem ve bir süre oralarda yaşamayı denersem düzelirim belki. ‘Tebdili mekânda ferahlık vardır,’ denir ya. Kendimi iyi hissedince de döner gelirim.”
Aykut bu sözleri söylerken çayından bir yudum aldı. Gözleri masa örtüsündeki çay lekesine takılı kalmıştı. Ben ise onu dikkatle dinliyor, yıllardır tanıdığım dostumun sesindeki yabancılığı anlamaya çalışıyordum.
“Belçika’ya gitmek başka dava,” dedim sakince, “aileni bırakıp gitmek ise başka bir dava.”
Bakışları o lekede takılıydı hâlâ.
“Hocam, ben biraz kendimi bulacağım.”
“Kendini ve sahip olduğun her şeyi kaybederek mi yapacaksın bunu Aykut?”
Başını kaldırdı, yüzüme tereddütle baktı; sonra sessiz kalmayı tercih etti.
“Bak Aykut,” dedim, “doğrudur insan bazen sıkılır. İşinden sıkılır, evinden sıkılır, eşinden sıkılır, yaşadığı şehirden sıkılır. Ama insanın sıkıldığı şeylerin hepsini bir anda bırakıp gitmesi çözüm değildir. Çünkü insan ne yaparsa yapsın kendinden kaçamaz.”
“Ben kaçmıyorum.”
“Kaçıyorsun. Hem de en çok kendinden.”
Vücudu gerildi, yüz ifadesi karardı. Yassı kadayıf gibi çizgi çizgi oldu o biçimli yüzü.
“Belçika’da ne yapacağım biliyor musun? Çalışacağım. Çok para kazanacağım. En lüksünden bir araba alacağım. Yeni insanlar tanıyacağım. Belki orada nefes alacağım hocam, beni anla lütfen.”
“Çok para kazanmakla, yeni insanlar tanımakla içindeki o boşluk dolacak mı Aykut? Buna gerçekten inanıyor musun?”
“Bilmiyorum ama deneyeceğim; başka çarem yok, çevremi değiştireceğim.”
“Peki Eylül? Ona ne olacak? Başı eğilmeyecek mi sanıyorsun?”
Sessiz kaldı, bu kez yüzüme bakmaya cesaret edemedi.
“Bir gün kızın sana, ‘Baba neden gittin?’ diye sorarsa ne cevap vereceksin?”
“Elbet döneceğim.”
“Ne zaman?”
“Bilmiyorum.”
“İşte mesele de bu.”
Bir an durdum ve sonra mırıldandım:
“Peki döndüğünde geride bıraktıklarını bulabilecek misin?”
Bir süre sustuk. Sonra ben konuşmaya devam ettim:
“Bak dostum, senin güzel bir işin var. Sevgi dolu bir eşin var. Sağlıklı bir çocuğun var. Sıcacık bir yuvan var. İnsanların çoğu bunların birine bile sahip olmak için neler, neler feda ediyor, görmüyor musun?”
“Sen anlamıyorsun beni hocam.”
“Anlamaya çalışıyorum.”
“Hayır. Sen düzenli bir adamsın. Hayatını planlayabiliyorsun. Ben öyle değilim. İçimde hep bir boşluk var. Ne yapsam dolduramadığım kocaman bir boşluk.”
“Boşluğu ülke değiştirerek de, çok para kazanarak da dolduramayacaksın, farkında mısın?”
“Belki de doldururum. Çarem yok başka, denemeye mecburum. Yoksa sönüp gideceğim buralarda, çürüyeceğim, bari sen anla beni hocam.”
“Ya dolduramazsan?”
“Deneyeceğim.”
Acı gerçeği görebilsin diye tekrarladım:
“Ya döndüğünde aileni bulamazsan?”
Bu kez yüzü gerçekten düştü, gözlerime bakmaya hâlâ cesareti yoktu.
“Beni korkutmaya çalışma.”
“Seni korkutmuyorum Aykut. Dostluk bazen insanın duymak istemediği şeyi söylemektir. Ve ben sana bunu ilk defa yapıyorum farkındaysan. Öğüt vermek, vaaz etmek hiç hoşuma gitmez bilirsin, ama bu kez mecbur oldum bunu yapmaya.”
Uzun uzun baktı bana. Sonra gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi.
“Sen iyi bir adamsın hocam,” dedi. “Ama ben sonucu ne olursa olsun yine de gideceğim buralardan.”
O gün saatlerce konuştuk. Başka günlerde de konuştuk. Bazen mantıkla, bazen hatıralarla, bazen kızının hissedeceklerinden bahsederek ikna etmeye çalıştım. Fakat Aykut kararını vermişti.
Üç ay sonra boşanma davası açıldı. Kendini istemeyen bir kocaya evlilikte ısrar edip durmanın yıkıcı anlamsızlığını gören eşi, mahkemede de itiraz etmedi ve boşanma kısa zamanda sonuçlandı. Eylül annesiyle kalacaktı.
Aykut bir ay sonra Belçika’ya gitti.
***
Aradan beş, altı ay geçmişti. İlk aylarda birkaç kez telefonla konuştuk. Artık diyaloglarımız eski tınısını tutmuyor, zorlama bir iki klişe cümle kurmanın ötesine geçmiyordu. Sonra araya mesafeler girdi, ardından da sessizlik.
Bir gün teneffüste, öğretmenler odasında çay içerken bir meslektaşım:
“Senin arkadaşın Aykut gelmiş galiba,” dedi.
“Ya, öyle mi, haberim olmadı?”
“Dün gördüm çarşıda. Siyah, müthiş fiyakalı bir arabayla geçiyordu caddeden. Hayatımda öyle araba görmedim.”
“Ne arabası?”
Markasını söyledi. Dünyanın en pahalı arabalarından biriydi. Hatta arkadaşım arabanın fiyatını da söyleyince şaşkınlıktan güldüm.
“Yanlış görmüşsündür.”
“Yok hocam. Caddedeki insanlar dönüp dönüp hem ona hem arabaya bakmaktan kendilerini alamıyordu.”
İçime bir huzursuzluk ve sıkıntı çöktü.
Beş, altı ayda o paranın kazanılması mümkün değildi.
***
İki gün sonra ben de gördüm Aykut’u, şehrin çıkışındaki bir kafede. Yanında tanımadığım iki adam vardı. Beni görünce rahatsız olmuştu, ilk kez oluyordu bu. Yine de masama geldi.
Kısa bir hâl hatırdan sonra dışarı çıktık. Arabası park alanındaydı. Güneşin altında göz kamaştıran bir Friz atı gibi parlıyordu.
“Bu ne Aykut?”
Güldü.
“Güzel değil mi?”
“Beş ayda mı aldın bunu?”
Cebinden sigara çıkardı.
“Belçika güzel yer hocam.”
“Bu işte bir terslik var Aykut.”
“Çalışana ekmek çok Avrupa’da hocam.”
İlk kez o zaman gözlerine dikkatle baktım. Eski Aykut’un bakışları değildi bunlar.
“Ne iş yapıyorsun?”
“Taşımacılık.”
“Ne taşıyorsun?”
Gülümsedi.
“Taşınabilecek her şeyi.”
Sustum. Ama Aykut devam etti.
“Avrupa’nın öteki yüzünde ayrı bir dünya dönüyor hocam; hem yapılacak çok iş var hem de kazanılacak çok para.”
Kalbim sıkıştı.
“Sen o karanlık dünyanın içine mi girdin yoksa Aykut?”
“İçindeyim.”
“Allah aşkına çık oradan.”
“Çıkacağım zaten.”
“Ne zaman?”
“Bir iş daha var, son bir parti”
“Nasıl bir iş?”
“Büyük, çok büyük bir iş.”
Sigarasından uzun bir nefes çekti.
“Bir kamyonluk mal.”
“Ne malı?”
“Taşınması gereken bir kamyon mal, diyeyim.”
Dilim tutuldu.
“Bu işten sonra dönüyorum. Bir daha hiçbir şeye bulaşmayacağım. Paramı alacağım ve temiz bir hayat yaşamaya başlayacağım.”
Bir zamanlar çay içtiğimiz masalarda kitaplardan konuştuğum dostum çoktan gitmiş, yerine karanlık işlere bulaşmış sakıncalı bir kurye gelmişti. Bu kez onu ikna etmeye çalışmadım. “Ne hâlin varsa gör o zaman,” diyerek yanından ayrıldım.
***
İki ay sonra haberi televizyonlardan ve gazetelerden öğrendim. Manşetler hem ürkütücü hem düşündürücüydü, üstelik Aykut’un adı da geçiyordu:
Almanya’da Mega Uyuşturucu Operasyonu.
Uluslararası Kaçakçılık Şebekesi Çökertildi.
Tonlarca Uyuşturucu.
Askerî Nitelikli Silahlar.
Haberin içeriğine göre Alman istihbaratı bu sevkiyatı aylar öncesinden öğrenip düğmeye basmıştı. Kusursuz bir plan hazırlanmıştı. Kaçak mal yüklü tır, gece yarısı sınırı geçtikten sonra takibe alınmıştı. Aykut ise üç mafya üyesiyle birlikte ayrı bir araçta ilerliyor, tırı kontrollü bir mesafeden izliyordu.
Operasyon emrine start verilir verilmez önce otoyol kapatılmış, giriş ve çıkışlar anında kesilmişti. Özel timler her iki aracı da kuşatma altına almış, hem tırdaki hem araçtaki kişilere megafonlarla “teslim ol!” çağrısı yapmıştı.
Ne var ki kaçakçılar polisin “teslim ol!” çağrısına ateşle karşılık vermişlerdi. Sonrasında beş on dakika süren tam bir cehennem yaşanmış, çatışmada iki Alman polisi hayatını kaybetmiş, beş mafya üyesi ise etkisiz hâle getirilmişti. Aykut ise omzundan ve karnından vurulmuş, yaralı olarak ele geçirilmişti.
***
Almanya tarihinde hem ilk defa böylesine büyük bir kaçakçılık operasyonu yapılması hem de kaçakçıların arasında bir Türk adının geçmesi yerli medyanın konuya ilgisini uzunca bir süre taze tutmaya yetmişti. Tüm medya araçları süreci sıcağı sıcağına takip ediyordu.
Aylarca süren tedavisinden sonra mahkemesi başladı Aykut’un. Çıkan karar açıklandığında yine günlerce gazetelerde yer aldı.
Aykut yirmi dört yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Bir daha özgürlüğüne kavuşması neredeyse imkânsız görünüyordu.
Bu haberi okuduğumda oturmakta olduğum pencerenin önünden kalkamadım, yaşlı gözlerle daldım daldım gittim. Aykut’la tanıştığımız o ilk gün geldi aklıma, sonra yıllarca sürdürdüğümüz çay sohbetleri, kitaplar üzerine yaptığımız ufuk açıcı konuşmalar, ailelerimizi bir araya getirmemiz, aşağı yukarı yaşıt çocuklarımız, hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden kaydı geçti.
Aynı insan mıydı bu? Bilim-sanat panelinde öğrencilerimin arasında dolaşan adam… Yeni açtığı kuaför salonunun heyecanını yaşayan adam… Kızına Eylül adını koyarken gözleri dolan adam… Nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti?
***
Cevabı öğrenemeden iki üç hafta sonra bir başka haber daha düştü ajanslara.
Aykut hapiste öldürülmüştü. Resmî açıklamaya göre mahkûmlar arasında çıkan bir kavga sırasında kalbine saplanan sert bir bıçak darbesiyle hayatını kaybetmişti.
Ama herkes gerçeği biliyordu. Derin mafya, konuşmasından korkmuş olmalıydı. İtirafçı olma ihtimali temizlenmesi için fazlasıyla yeterli bir sebepti karanlık dünyada.
Aykut susturulmuştu. Hem de sonsuza kadar.
***
Tabutu aylar sonra gönderildi Afyon’a. Fakat cenazeyi teslim almak isteyen kimse çıkmadı.
Kimi korkuyordu. Kimi öfkeliydi. Kimi utanıyordu.
Annesi yıllar önce ölmüştü. Yaşlı babası cenazeye yaklaşmak bile istemedi, hem utancından hem öfkesinden. Kardeşleri ise hiç ortalıkta görünmediler.
Eski eşi gelmişti cenazeye. Ama o da donuk gözlerle uzaktan sessizce seyretmekle yetinmişti töreni. Yanında elinden tuttuğu küçük Eylül vardı. Artık büyümeye başlamıştı. O da uzaktan bakıyordu babasının tabutuna. Ne düşündüğü, ne hissettiği belli olmuyordu. Belki o cenazenin babasına ait olduğunu da bilmiyordu.
Cenazenin başında uzun süre bekledim. Sonunda birkaç kişiyle birlikte tabutu omuzladık. Arkadaşımı toprağa indirirken ellerim ve yüreğim titriyordu.
Bir zamanlar bana:
“Sen de olmasan ben tımarhanelik olurum hocam,” diyen adam şimdi önümde cansız yatıyordu.
***
Definden sonra mezarın başında tek başıma kaldım. Rüzgâr hafif hafif esiyordu. Uzaktan çocuk sesleri geliyordu. Eylül’ü düşündüm. Annesini düşündüm. Aykut’u düşündüm. Ve onu acaba durdurabilir miydim? soruları çınladı zonklayan beynimde. Daha fazla ısrar etseydim. Daha sert konuşsaydım. Hatta o koca adamın suratına şöyle okkalı bir Osmanlı tokatı indirebilseydim. Ailesine haber verseydim, eşine ‘bırakma bu hercaiyi’ deseydim. Acaba bu talihsiz sonu değiştirebilir miydim, bilemiyordum. Belki hiçbir şey değişmeyecekti. Belki de değişecekti. İnsan bazı soruların cevabını ömrü boyunca öğrenemiyor işte.
Mezardan ayrılırken son kez geriye baktım. Bir zamanlar hayaller kuran bir adamın hikâyesi, soğuk beton kapak altında sona ermişti. Ama hayat sona ermemişti. Uzaktan Eylül’ü gördüm. Yine annesinin elini tutmuş yürüyordu.
Kadın ise olabildiğince dik ve mağrur duruyordu. Kızını büyütmeye, hayatını sürdürmeye kararlıydı.
İşte o an içimde küçük de olsa bir teselli doğdu. Aykut’un söndürdüğü hayatın küllerinden, belki başka umutlar filizlenecekti.
Ve ben, dostumu kurtaramamış olmanın ağırlığını taşımaya devam ederken, bu ümitle yetinmek zorundaydım. Çünkü bazen insan, sevdiği birini çok istese de uçurumun kenarından geri çeviremiyor işte. Ve sadece düşüşünü seyretmek zorunda kalıyor.


















