Öykü: Eşeoğlueşek | Meltem Özdemir

Ağustos 24, 2026

Öykü: Eşeoğlueşek | Meltem Özdemir

Anahtar şıngırtısıyla kapının açıldığını duyan annem, yeşil gözlerini devirerek söylendi:

“Yine erkenden evde aldı soluğu! Bir yerlere gitmez ki…  ‘Eşekoğlueşek…’

Dört yaşını henüz tamamlamış olan Nevra, zeytin gözlerini kocaman açmış, annemi dikkatle dinliyordu. Kelimeleri anlamlarıyla yeni yeni ilişkilendirmeye çalışırken muhtemelen “eşekoğlueşek” sözünde takılıp kalmıştı.

Nevra eşeği ilk defa teyzemlerle gittiğimiz piknikte görmüştü. Çalı dibinde uyuzlanıp kuyruğunu bir o yana bir bu yana sallayarak üstüne konan sinekleri kovmaya çalışan eşeğin bacaklarında yer yer kuruyup kalmış çamur artıklarını görünce burnunu buruşturup:

“Pis olmuuuuuşş, pis kokuyooo” demiş, sonra da koşar adım yanından uzaklaşmıştı.

O’nun o saf hali hepimizi gülümsetmişti.

Sokak kapısından gelen sese meraklanan Nevra, koşarak salonun kapısına gitti. Sonra kaçamak gülüşü neşeli gamzeleriyle yanımıza döndü.

Belli ki “eşekoğlueşek” sözünün sonundaki eşek kelimesi kafasının biraz karışmasına neden olmuştu. Hikâye kitabında ya da piknikte gördüğü o mahluk ile babam arasında nasıl bir bağ kuracağını bilemiyordu. Kim bilir… Belki de küçücük aklıyla, “eşek” kelimesinin bazen “baba” yerine de kullanılabileceğini düşünmüştü.

Ben ise kapı sesini duyduğumda, 220 volt elektrik çarpmış gibi olmuştum. Gelenin babam olduğunu biliyordum. Konuşmanın ne kadarını duymuş olabileceğini kestirmeye çalışıyor, annemin kaş göz işaretiyle ‘git karşıla’ demeye çalıştığını görmezden geliyor, kısaca ilk golü yiyen olmak istemiyordum.

Annem bir süre daha dudak kıpırtılarıyla söylenmeye devam etti.

Kısık sesle:

“Anne! Lütfen… duyacak artık!” diyebildim.

Annem tahammül sınırını aşmıştı.

“Aman, duysun keşke! Tepemden ayrılmıyor, her şeye karışıyor. Okulda dersi biter bitmez evde! Yiyip içip saatlerce yatıyor, sonra kalkıp yok yere huzursuzluk çıkarıyor. Bir işle uğraşayım, kendimi geliştireyim derdi yok, bıktım artık!”

Söyleniyor… söyleniyor, susmak bilmiyordu.

Oysa benim derdim başkaydı. Babam aslında annemin bu türden konuşmalarını duymaya  –‘eşek oğlu eşek’ kısmı hariç- alışkındı. Ama annemin bana yakınmasını kaldıramıyor, benim annemden yana taraf tuttuğumu düşünüyor, sonra da günlerce bana tavırlı davranıyordu.

Aralarının gergin olduğu günlerde, babamın eve geleceği saati hesaplar, mümkün olduğunca annemle yan yana kalmamaya dikkat ederdim. Ancak bunu anneme belli etmemem gerekirdi. Belli edersem benim yüzümden tepkili davranacağını bilirdim. Buna hiç gerek yoktu, kendimce durumu idare etmeye çalışırdım.

Babam mutfağa doğru geçerken kapıdan uzandı. Elindeki iki poşeti işaret ederek:

“Şunları yerleştiriverin dolaba” dedi tok bir sesle.

Annem gözleriyle “haydi” der gibi işaret edince istemeyerek de olsa mutfağa gittim.

Tezgâhın üstündeki poşetlere göz gezdirdim: 2 kutu süt, 3 ekmek, 4-5 muz, biraz kahvaltılık ve babamın vazgeçilmezi kiloluk yoğurt…

Benim sevdiklerimden… mesela o yeni çıkan içi nane aromalı çikolatadan almış mıdır diye yokladım ama bulamadım. Zaten babamın aklına o tür ‘eğlenceli’ şeyler almak pek gelmezdi. Yine de hemen her alışverişte Nevra’nın muzunu almayı unutmazdı.

Poşettekileri buzdolabına yerleştirdim. Yemekleri çıkarıp ocağın üstüne aldım, kısık ateşte ısınmaya bıraktım. Babam üstünü değiştirip ev haline geçene kadar yemekler ısınır, sofra hazır olurdu.

Babam yemek konusunda çok titizdi. Eve geldiğinde sofra kurulmuş olsun isterdi. Masada su olmamasına katlanamazdı. İkinci önceliği ise ekmek ve çoban salataydı. Açlığa tahammülü yoktu. Yemek önüne gelinceye kadar ekmek ve salataya dayanırdı. Sebzeyi yemekten saymaz, illa ki et olsun isterdi.

Sofraya hep birlikte oturulmalı, yemek sırasında konuşulmamalı, kendisinden önce sofradan kimse kalkmamalıydı. Zaten o kadar hızlı yerdi ki sofradan ilk ayrılan kendisi olurdu.

İşte böyle kurallarla dolu yemek faslından sonra etrafı toplayıp odama geçmek kendi dünyama dönmek en büyük lüksümdü. O dünyada neler yoktu ki; bir türlü atmaya kıyamadığım ve çizgi romanlarını şiirlerini defalarca okuduğum Milliyet Çocuk Dergileri, Kemalettin Tuğcu’nun acıklı kitapları ve bunlara tezat oluşturan Gazap Üzümleri, Suç ve Ceza gibi dünya klasikleri ve nihayetinde bazı günler kısa notlar aldığım hatta ara sıra şiir yazdığım ancak Günlük diyemeyeceğim ajandam…

O akşam da her şey yine aynı şekilde ilerledi.

Babam okuldan bir poşet dolusu yazılı kâğıdı tomarı getirmişti. Yazılı sorularını okulda boş derslerinde okumak istemezdi.

Soruları daima klasik teknikte hazırlar, geceler boyu okuma yapar, hak geçmesin diye o sınıfın sırasıyla önce ilk sorularını okuyup değerlendirir daha sonra diğer soruları da aynı şekilde değerlendirip kontrolünü yapar, yıl sonuna doğru ise özenle hazırladığı sözlü sınav çetelesini de göz önüne alır son notu ona göre verirdi.

Yemekten sonra, yazılı kâğıdı tomarlarıyla dolu poşeti alıp doğruca salona geçti. Ardından Nevra’ya seslendi:

“Nevra kızım, haydi bana bir bardak su getir”

Nevra, tezgâhın üstünden kaptığı bardağı küçücük elleriyle sıkıca tutup anneme uzattı. Annem bardağı gönülsüzce doldurdu. Ne yalan söyleyeyim, o an biraz içerledim. Tamam kızıyordu ama bir bardak su için de surat asılmazdı.

Nevra, elinde su bardağı, kendisine verilen görevi başarma heyecanıyla salon kapısından içeri süzüldü. Babamın su bardağını alıp masaya koyduğunu, sonra Nevra’yı dizine oturtup saçlarını okşadığını ve tombul yanağına bir öpücük kondurduğunu gözümde canlandırabiliyordum.

“Haydi kızım, şimdi annenin yanına git, benim epey işim var, yazılı okuyacağım” dedi, yemek sonrası yumuşayan sesiyle.

Nevra salonun kapısına yaklaşırken bir an durdu. Arkasını dönüp tahmin ettiğim o afacan bakışlarıyla seslendi;

“Babaaaaa” dedi.

Babam:

 “Söyle kızım” dedi. Muhtemelen Nevra’nın o gün bakıcıyla yaşadığı bir şeyi anlatacağını zannetmişti.

 Nevra sesine hafif alaysı bir ton yükleyerek:

“Biliyo musuuunn… Annem sana eseolu esek dediiii…”

İşte o an annemle göz göze geldik. Yeşil gözlerinin nasıl yuvalarından çıkacak gibi büyüdüğünü, yüzünün kireç beyazından nasıl pembeye döndüğünü gördüm.

 Kısa bir sessizlik oldu. Babam derin bir iç çekip:

“Yah! Demek öyle mi dedi kızım…”

 Sonra Nevra’yı salondan çıkardı. Kapıyı sıkıca kapattı ve o gece salondan hiç çıkmadı.

Sabaha karşı su içmek için mutfağa giderken salon kapısından sızan ışığın gece boyunca hiç sönmediğini hissettim. Babam, sanki bütün okulun yazılılarını o gece okumuştu. Ben ise keşke bir gün kendisini de bir sınava alsa diye düşünmeden edemedim.

Bu oldu mu bilmiyorum ama ilerleyen zamanlarda bu konu hiç açılmadı. Ne annem Nevra’ya kızdı ne de babam anneme bir şey söyledi.

Sanırım böylesi herkesin işine geldi.

Yorum yapın