Aşırılıklar çağında aşırılıklar üzerine düşünmek | Can Öktemer

Ağustos 24, 2026

Aşırılıklar çağında aşırılıklar üzerine düşünmek | Can Öktemer

Slavoj Žižek, bir makalesinde günümüzde arzuların ekseninin kaydığını, deneyimin ortadan kaldırılarak zararsız hâle getirildiğinden bahseder. Kahve, içki, yağlı yemekler yemek isteriz ama bunların sağlığımıza zarar versin istemeyiz. O yüzden kafeinsiz kahveler, alkolsüz biralar, yağsız dondurmalar piyasaya sürülür. Az da olsa suçluluk hissinden arınırız. İşte burada arzunun kayıp ekseni oluşuyor bir yerde. Arzumuzun peşine düşmek istiyoruz ama onun bize vereceği olası zararlardan da korkuyoruz. Deneyimi ortadan kaldırıp yapay bir gerçekle yetiniyoruz. Peki, arzularımız nereye gitti? Gerçekten de arzularımızın peşinden gidebiliyor muyuz? Yoksa kayıp arzu nesnelerimizin peşinde debelenip duruyor muyuz?

Adam Phillips’in geçtiğimiz günlerde Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlanan Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet adlı kitabı, aşırılık kavramı üzerinden dünyanın ahvaline bakıyor. Aşırılık, hem kavram hem de sözcük tınısıyla refere ettiği şey bakımından olumsuzdur. Lakin Phillips kavrama böyle yaklaşmıyor. Neden-sonuç ilişkileri veya durum saptaması peşinde koşmuyor. Tam tersine, bir şeyin aşırı olmasına biz mi yoksa toplum mu karar veriyor? Aşırılıklara dair önleyici yasaklar deneyimden mi yoksa ahlaki veya ideolojik kısıtlamalardan mı geliyor? Aşırılık gibi bir kavrama böyle kışkırtıcı bir yerden bakınca ilginç tartışma patikaları oluşuyor haliyle. Adam Phillips de edebiyat, felsefe, din ve şiirden beslenerek kavramın peşine düşüyor. İyi bir denemecinin yapacağı gibi yanıtlarla değil, sorularla ilgileniyor.

Bir korku biçimi olarak aşırılık

Mevzu bahis aşırılık olunca, kavrama tutulan projeksiyon da o kadar büyük oluyor. Aşırılık kavramını farklı disiplinler üzerinden okumak elbette mümkün. Dolayısıyla katman katman büyüyecek bir konu var karşımızda. Neticede insanlık tarihi kadar eski bir mevzuyla karşı karşıyayız. Âdem ve Havva, ihtiyaçlarından fazla yedikleri için cezalandırıldılar. Arzularını ve tutkularını keşfederken aslında onlara dair görünmez ama sert bir sınır olduğunu öğrendiler. İşte Adam Phillips’in kitap boyunca irdelediği, peşine düştüğü esas mesele de bu: Aşırılığın sınırı nerede başlar, nerede biter? O görünmez sınıra yaklaştığımızı hangi bilgiyle öğrendik? Bu durumda bir yerde bizi yoksun, hatta eksik kıldığını hatırlatıyor yazar. Varoluşumuz gereği arzularımızın peşinden gidiyoruz. Merakımız, yönümüz ve kendimize çizdiğimiz yol haritası biraz da bu şekilde ilerliyor. Ama ya ona ulaşmamız yasaklandıysa?

Phillips, bu noktada aşırılığa dair normatif tertibin politik ve ahlaki olduğunu söylüyor. Aşırı cinsellik veya okulu asmak gibi şeylerin kısa sürede aşırılıkla tarif edilip sınır konulacağını söylüyor yazar. Yemeği fazla kaçırırsak rahatsızlanırız, sürat yaparsak kaza yaparız, bir ideolojiye fanatik bir şekilde bağlanırsak her şeyi yapabilecek hâle geliriz. Bizzat deneyimlemesek de bu davranışların kötü olduğunu biliriz. Buradaki normatif sınır anlaşılabilir. Ama ya kendi arzularımız? Onlara çizdiğimiz sınırlar? Dolayısıyla buradaki sınırın bilgisi deneyimden değil, toplumsal normlardan geliyor.

“Aşırılıklarımız, kendi yoksulluğumuza dair sahip olduğumuz en iyi ipuçlarıdır ve bunu kendimizden gizlemenin en iyi yoludur.”

Modern, seküler dünya bizden aşırılıklarımıza, arzularımıza ahlaki sınırlar çizmemizi, iyi birer yurttaş ve birey olmamızı salık verir. Gündelik hayat içindeki benlik performanslarımız buna göre şekillenir. Öğretmenin okula sevdiği müzik grubunun tişörtüyle gelmesi ayıplanır çünkü bu bir aşırılık alametidir. Siyasetçinin herkesin ortasında şortla gezmesi, sigara içmesi ve şaka yapması da pek kolay kabul edilebilir durumlar değildir. Dolayısıyla bu gibi normatif olmayan aşırı davranışlara net bir sınır çizilmelidir. İşte Phillips’e göre bu gibi durumlarda arzunun tatminine doğru giden yol haritası kaybolur. İnsan bir tür labirentin içine hapsolur. Arzusuna ve sınırlarına ulaşamaz. Yolunu kaybetmiş melankolik tiplere dönüşür insan.

Meseleye başka bir yerden bakacak olursak, aşırı cinsellik, içki, tütün gibi “hedonist” arzulara dair her daim bir sınır çizildiğini biliyoruz. Böyle bir bilgi okul, aile ve çevremiz tarafından aktarılıyor. Ama kapitalizmin yarattığı devasa aşırılıklara dair eleştirel bilgi doğrudan aktarılmıyor. Birden fazla evi, arabası, yazlığı, arsası olan milyonerlere dair normatif bir sınır çizemiyoruz. Sanki bu davranış biçimi hak edilmiş ve kazanılmış gibi kabul ediyoruz. Ortada eşitlikçi bir durum varmış gibi çalışıp, benzer imkânlara sahip olunca “aşırı” davranışları yapabilme biletine sahip oluyoruz. Sorun da burada başlıyor sanki.

İki gencin parkta öpüşmesi toplumsal normlara göre aşırı ama milyonerin sahip olduğu yatlar, arabalar, evler değilmiş gibi asimetrik bir vaziyet alıyor ortalık. Aşırı yemeğin zararlı olduğunu biliyoruz ama sosyal medyada meşhur olmak için tek seferde tabaklar dolusu yemek yiyen tipleri normal karşılıyoruz. İyi ve sağlıklı gıdaya ulaşımın giderek zorlaştığı, barınmanın güçleştiği bir çağda aşırı olan hangisi?

Žižek, “Dünyanın sonunu tahayyül etmek kolay. Bir asteroid tüm yaşamı yok ediyor, falan filan. Ancak kapitalizmin sonunu tahayyül edemezsiniz” diyor. Gerçekten de öyle. Esas mesele de burada başlıyor galiba.

Adam Phillips’in Aşırılıklar Üzerine Beş Kısa Sohbet kitabı, çağımızın ahvalini sorgulamaya dair zihin açıcı bir çalışma. Davranışlarımızın, fantezilerimizin, tutkularımızın ve arzularımızın nasıl şekillendiğini, bunlara nasıl sınırlar çizildiğini ters bir yerden ele alan bir kitap. Cevaplardan ziyade soruların peşinde Phillips. Çünkü doğruya ulaşabilmek için her zaman iyi bir soruya ihtiyacınız vardır.

Yorum yapın