Öykü: Türbülans | Almula Türedi

Temmuz 29, 2026

Öykü: Türbülans | Almula Türedi

Gök, yüzünü bu kadar hızlı değiştiriyorsa, her şey mümkündür. O denli parlak mavi iken, laciverte dönüşünü izledi önce. Her şeyi aydınlatan sarı ışık kayboldu birden. Sonra, kavgaya koşan mahallenin kabadayıları gibi siyah bulutlar üşüştü dört bir köşeden. Her şey birdenbire oldu. Aniden.

“Bulunduğumuz irtifadaki hava şartlarından dolayı kemerlerinizi bağlayınız.” İşte beklenen anons yapılmıştı. Son 2 dakika 10 saniyedir uçak yavaştan sarsılmaya başlamıştı. Diğer yolcular, şaraplarını içip müziklerini dinlerken o, son 2 dakika 10 saniyedir her salınımı vücudunda, beyninde, teninde, hücrelerinde hissediyordu. Kuşkusuz acıtmıyordu bu sallanmalar. Ama sinirleri o denli gerilmişti ki, canı yansa daha rahat edecekti. Kimse anlamıyordu ondaki bu korkuyu. “İki kadeh çak, sonrasını umursamazsın” diyorlardı. “Bir uyku ilacı al, mışıl mışıl uyursun.” Uyuyabilir miydi ki? Uçağı, sanki beyin gücüyle havada tutuyormuşçasına uyanık olmak zorunda hissediyordu kendini. En ufak sallantıyı algılıyordu evet, ancak algılaması gerektiğini de düşünüyordu. Sanki sadece onun beyni, onun algısı uçağı uçurmaya devam edecekti. “Siz uyuyun” diye geçirdi içinden. Ben sizin yerinize de sarsıntıyı yaşar ve korkarım.

“Gök, bu kadar hızlı yüzünü değiştiriyorsa, her şey mümkündür.” diye düşündü. Hayatı da değişiyordu. Ailesinden uzakta, yabancı bir memlekete yerleşmeye gidiyordu. Korkuları iç içe geçmiş, karmaşık bir yün topu gibiydi. Yalnızlık, ölüm, yabancılık, anlaşılamamak, anlamamak…Hepsi birbirinden farklı renkte iplikler ve hepsi birbirlerine dolaşmış haldeydi. Hepsinin de şu anda görünen tek yüzü vardı: Sallanan bir uçak.

İki kadeh atınca yalnızlığını unutur mu insan? Ya da uyku ilacı yabancılığını yener mi? Beni anlayamazlar. Anlamasınlar. Yeni bir sarsıntı daha…

Göz ucuyla yan koltuktaki adama baktı. Telaşlı bir hali yoktu. Hosteslere baktı. Servis devam ediyordu. Arka taraflardan birinden bir çocuk kahkahası geldi. Sarsıntıyı oyun sanmış olacaktı. Tekrar camdan dışarı baktı. Kanatlar titriyordu. İçinden beşe kadar saymaya karar verdi. Beş saniye sonunda durmazsa, hostesleri çağırıp soracaktı. Cevabını biliyordu, ama yine de soracaktı: “Bu sarsıntı normal mi hostes hanım?” Hostes hanım, en kibar haliyle cevap verecekti: “Evet, elbette. Lütfen endişelenmeyin.” Keşke bu kadar kolay olsaydı endişelenmemek. Beşe kadar saymaya başladı.

Bir…

Her şey nasıl değişmişti. 2 ay öncesine kadar evlenmek üzereydi. Yıllardır beraber olduğu adamla hayatını birleştirecekti. Ne olmuştu birden bire? Aslında yıllardır birlikte olduğu adamı sevmiyor muydu? Sadece bir sonraki aşamaya geçmek zorunda hissettiğinden mi evlilik kararı almışlardı?

“Benimle evlenir misin?” diye sorduğu anda hissettiği coşku aslında bir parça da korku muydu? Ailesine anlattığı anda annesinden yükselen “oh, sonunda” haykırışı onu aslında ta derinden rahatsız etmemiş miydi? Yalnız kaldığı anda kendini yoklayıp düşünmeye cesaret edemiyordu. Düşünmeden sevinmek, düşünmeden mutlu olmak istiyordu. Mümkün müydü? Kahrolası düşünceler aralık bulduğu kapıdan sürüne sürüne gelmiş, başköşeye oturmuştu. Evlenmek pek çok şeyin başlangıcı olacaktı. Yaşlanmanın, katlanmanın, kısıtlanmanın, yönlendirilmenin, ayıplanmanın, uzun uzun yutkunmaların. Ne için peki? Gerçekten sevdiğinden emin olamadığın ama yanında “hoş ve uygun” duran bir adam için mi?

“Dimdik bir merdivendeyim Mert. Aşağı inmem mümkün değil. Ancak daha fazla yukarı çıkabilirim. Durmadan tırmanmam gerekiyor. Çok korkuyorum. Aşağıya bakınca 20’li yaşlarımı görüyorum, daha gerilerde daha küçüğüm. Merdiveni tutan ellerim gerilmekten kıpkırmızı, parmaklarımın boğum yerleri beyaz kesmiş. Zaman ittiriyor beni arkadan. Tırman diyor, çık artık şu çocukça hallerinden.” Bu sözleri nişanlısı Mert’e söylediğinde ciddiye alınmayışı mıydı, her şeyin sebebi? Mert, ne cevap vermesi gerektiğini biliyor muydu? Hiçbir şey demeden sarılsa ve “seni anlıyorum” dese, yine her şey biter miydi?

İki…

İnsan, kendiyle, zamanla, saçlarının arasına mücevher gibi düşen iki beyaz telle bunca uğraşırken, başkalarını düşünmez mi?

Düşünür elbette. Etrafına baktığında gördüğü haksızlıklar, eşitsizlik ve umursamazlık ağızda kekremsi bir tat bırakmaz mı? İnsanların birbirinden korktuğu ama sanki hiç de öyle bir korku yokmuş gibi davrandığı ikiyüzlü zamanlardı. “Hayatım, hayat böyle…” deyişindeki kayıtsızlık, beraber hayat kurmaya çalıştığı insana dair soru işareti koymaz mıydı aklına?

Kötü bir insan değildi nişanlısı. Onun hayatta kalma yöntemi buydu sadece. Kayıtsızlık. Hayatsa çok kötüydü. “Ah nefes alırken ciğerime batıyor bu olanlar”, dediğinde sana acıyan ama anlamayan gözlere ne denli âşık kalabilirdi ki?

Kendisiyle evlenemeyeceğini söylediğinde gözleri ilk defa bir anlama kavuşmuştu: Öfke. Hem de en merhametsizinden. Duymak istemese de, kulaklarını örtse de iki elinin avucuyla, üç beş kelime bıçak gibi şakaklarına saplanmıştı. “Dengesiz ruh hastası!” demişti ve bu en az can acıtanıydı.

Ah bu hissizlik… Koca bir şırınga anestezi yapılmış gibi kalbimize. Kimse kimseye acımıyor Mert. Giderek keskinleşiyoruz. Gerçekten sarılamıyor kimse kimseye. Sert yanlarımız göğsümüze, yanağımıza batıyor. Giderek keskinleşiyor her şey. Sonu belirsiz bir korku tünelinden geçiyoruz. Kimse el ele tutuşmuyor Mert. Bu tünelde nasıl çocuk yapacağız?

Üç…

“Ne demek ayrıldık?” Annesinin gözlerindeki ifadeden, henüz ne olduğunu duymamasına rağmen, genç kadını suçlamaya hazır bir parıltı vardı. Şaşkınlık, hayal kırıklığı, duyduğunu kabullenememe, yine de basit kavga sonrası toparlanabilecek bir durum…Bunların hepsi sırasıyla gözlerindeki parıltının ardına saklanıp geri çıktı. Kızının sözlerinden hasar tespiti yapmaya çalışıyordu adeta. Yara almış ilişkiyi geri nasıl toplayabilirdi? Gençlik hezeyanları bunlar, dedi. Delirme lütfen. Olur bu tür şeyler. Ama sözleri kızını ikna etmenin fersah fersah ötesinde kendini tekrar ediyordu. Kızım kendine gel, diyordu sürekli. Aileden böyle saçma davranışlara girişmiş ve “başarısızlığa uğramış” bir takım akrabaların isimlerini sıralamaya başladı. “Gülnur teyzen gibi mi olmak istiyorsun?” Gülnur teyzenin nesi vardı kimse bilmiyordu. Tek bildiği, ailenin kadınları bir araya geldiğinde durmadan Gülnur için üzülürdü. Yazık etti kendine ile başlar, okudukları şeylerden tırlattığıyla devam edilir, ailesinin –ne de olsa baba tarafı- köklerinde bulunan delilik alametleri hatırlatılır, yapayalnız öldüğüyle ilgili rivayetler dolaşırdı. Oysa Gülnur’u mutlu ve bilge bir kadın olarak hatırlıyordu. Güzel güzel sohbet ederlerken oturduğu divanın altından deri kaplı bir defter çıkarır, yazdıklarını misafirlerine okumaya başlardı. O dakikaya kadar huzurla çaylarını içen konukların, huzursuzca yerlerinde kıpırdanmaya başladıklarını hissederdi. Sanki açılmaması gereken bir kutuyu açmış da kutudan çıkan görünmez cinler aralarında dolaşıyor gibi. Şimdi hala sallanan uçakta anlıyordu ki, Gülnur zamanının ötesinde değil, zamanın dışındaydı. Herkesi, her şeyi anlıyordu. Bu denli anlayışlı bir kadının ise kimse tarafından anlaşılamaması yine kaderin bir cilvesi olsa gerek.

Annesiyle bakışlarını çarpıştırdığını hatırladı yeniden. “Belki de Gülnur teyzem gibiyimdir anne” demişti. Annesinin bakışları ise, kararının ne kadar doğru olduğunu hissettirdi birden. Asla ve hiçbir şekilde Mert ile hayatını birleştiremezdi. Ettiği acı laflar unutulurdu, onları artık düşünmüyordu bile. Ama onunla birleştireceği hayat, kendi kendine sapladığı bir hançer gibi sırtında kalacaktı. Ne çıkarabilecekti onu oradan, ne de yaşayabilecekti.

Dört…

Gerçekten yapmak istediğim şeylerin peşinden gitmeye karar verdim Rauf Bey, dedi amirine. “İstifa ediyor olmamın özel bir sebebi yok. Yapmak istediğim işin bu olduğuna emin değilim ve henüz yaşım müsaitken ve enerjim de varken, şansımı yurtdışında denemek istiyorum.” Belli yazıları imzalatmak ve suya sabuna dokunmayan günlük konuşmaları yapmak dışında hiçbir irtibatı olmadığı amiri, ne yapacağını bilmez halde suratına bakıyordu. O kimdi ki, amirinin karşısına dikilmiş hayallerinin peşinden koşmaktan bahsediyordu? İnsanların iş bulmak için birbirini çiğnediği bir dönemde, her ay maaşını alıp izinlerini kullanan bu küçük insan, karşısına geçmiş neler diyordu böyle? Kızmalı mı, gülmeli mi, kadın haliyle hayata kafa tutmasına şaşırmalı mı, bilmiyordu. Hayallerinin peşinden koşacakmış…Tatlı beklediği lokması ekşi çıkmışçasına suratını yamultarak “Nasıl?” diyebildi.

E siz daha yeni evlenmediniz mi? Eşiniz ne diyecek bu işe?, demişti Rauf Bey. Biz evlenmedik henüz, evlenmeyeceğiz de, diyerek golünü atmıştı amirine. Özel hayatıyla ilgili kısıtlı bilgisi olan, olan bilgisi de yanlış olan Rauf Bey, çaresizce ağzını açıp kapattı. Nişanlandığı haberini duyduğu anda, onu her sabah gördüğünde tek sorduğu soru buydu oysa: Ee, nişanlılık nasıl gidiyor? Her seferinde, gülümseyerek “iyi gidiyor” diye cevap verirdi. Sanki başka bir meziyeti ya da özelliği yokmuşçasına her sabah nişanlılığın nasıl gittiğini soran amirine içten içe sinirlenirdi. Anesteziden uyanınca aklında kalan en son cümle neyse oradan devam eder gibi, nişanlanan çalışanına nişanlılığın nasıl gittiğinin sorulması…Hala sallanan uçağın içinde kendi kendine gözlerini devirdi. Nişanlılığın nasıl gittiğini sormanıza gerek kalmadı, zaten o çalışanınız da kalmadı, diye geçirdi içinden.

“Harika bir ekip çalışması, herkesin emeğine sağlık, takım arkadaşlarımla gurur duyuyorum…” cümleleri kapalı bir odada daha fazla yükselemeyen uçan balonlar gibi köşelere sinmişti. Gerçek olan şuydu ki, hiçbir çalışanı Rauf Bey’in umurunda değildi. İşine yaradığı müddetçe hepsine karşı güler yüzlüydü. Ancak çalışanları özel istekler ya da sorunlarla karşısına geldiği anda morali bozulur, bu kadar güler yüzlü olmamalıydım diye içten içe sıkılırdı.

İstifa etmekten bahseden bu çalışanını korkutmak, sindirmek, giderayak moralini bozmak istiyordu aslında. Aklından hızla istifa şartları, sorumluluk, eylemin sonuçları, tazminat gibi şaşaalı kelimeler geçti, ancak işini bırakmak isteyen bir insanı nasıl huzursuz edeceğini bir türlü bilemedi.

İyi ki bıraktım o işi, diye düşündü tekrar.

Beş….

Sallantı geçmişti. Uçak yeniden havada asılı ve hareket etmiyor gibi duruyordu öylece. Uçak duruyor, onun kafasının içindeyse atlıkarıncalar dönüyordu. Çocukluğu, gençliği ve huzursuzluğu diye ayrılıyordu hayatı. Huzursuzluğu, dünyanın huzursuzluğuydu. Sürekli kavga edilen bir evde büyümüş bir çocuk gibiydi. Oysa o kimseye değmeden yaşamak istiyordu sadece. İncinmeden ve incitmeden…Mümkün müydü? En azından yapmak istediklerinin peşinden gidecekti. Başarılı olur muydu? Bilinmez. Ne de olsa gök, yüzünü her an değiştirebilirdi. Her şey yolunda giderken, hayatının en karanlık günleri gelebilirdi. Umursamayacak, sadece gidecekti. Şimdilik sallantı geçmişti. Yine sallanmaya başlarsa, bu sefer yaşayacağı güzel günleri düşünecek ve hayatıyla ilgili aldığı kararlarda gökyüzünün kendisine alkış tuttuğunu varsayacaktı.

Ne de olsa gök, yüzünü her an değiştirebilirdi.

Yorum yapın