
Victoria Williamson’ın Günışığı Kitaplığı’nın ON8 markasından okurla buluşan Her Şey Küle Döndüğünde romanı, ilk bakışta tanıdık bir distopya gibi görünse de aslında insanlığın en eski anlatılarından biri olan “cennetten kovuluş” mitinin, teknoloji ve ekolojik yıkımla yeniden yazılmış modern bir versiyonu. Hikâye, yeşil plastik mobilyaların, led ışıkların ve 3D yazıcıdan çıkma boğucu ve tekdüze bir atmosferin hüküm sürdüğü Beşinci Cennet adlı yapay bir sığınakta başlar. Ancak bu sığınak, sakinleri için koruyucu bir kubbe olmayı vadetmekten daha ziyade, onların adeta üzerlerine çöken, gökyüzüne doğru dev bir kule gibi yükselen aşılmaz duvarlardan ibarettir.
Williamson’ın sığınaklara “Cennet Bahçeleri” ismini vermesi asla tesadüfi değil. Teolojik açıdan ele alındığında “cennet” kavramı, insanlığın günahsız başlangıcını temsil etmektedir. Ancak bu evrende cennet, doğanın katledilmesinden sonra Amonston şirketinin GDO’lu tohumlar, pestisitler ve herbisitlerle ekosistemi çökertmesinin ardından inşa ettiği yapay bir kavram. Bir diğer değişle yazar, yaratılış mitini tersyüz ettiğini söyleyebiliriz. Ancak buradaki en büyük ironi ise şüphesiz günümüzde ekosistemlere büyük zararlar veren dev şirketlerin kitaptaki karşılığı olan “Amonston” adlı şirketin “Dünyayı Besliyor” sloganında gizlidir. Amonston dünyayı beslemek bir yana; transgenik DNA müdahaleleriyle bitkileri ele geçirmiş, doğayı “kavrulmuş topraklara” ve biyolojik zehirle yıkanmış ölü alanlara dönüştürmüştür. Başlangıçta her şeyin bir “elma” ile (hem yaratılış mitine hem de tarımsal manipülasyona bir atıf) başladığı bu dünya, şimdi ise koca bir kül yığınına dönmektedir.
Bu katı düzenin içinde tek çatlak ses, dışarıdaki tehlikeli yaban ile zamanında iletişime geçmiş ve bu sebeple insanlık için tehdit olduğu düşünülen ve belki de en önemlisi herkesin deli sandığı Baba Weseka’dır. Onun kataraktlı, kör gözlerinin ise herhangi birinin görebileceğinden farklı bir gerçekliğe odaklanmış gibibaktığına inanılır. Carl Gustav Jung’a göre fiziksel görmenin ötesinde sezgi, hakikat ve ruhsal bilgeliği temsil eden veedebiyattaklasik “kör bilge” arketipini temsil eden bu karakterimiz, fiziksel olarak göremez ama hakikat diye adlandırdığımız bu şeyi diğer tüm duyularıyla sonuna kadar hisseder. Herkesin yapay ışıklara sığındığı bu yerde, o biz okurlara gerçek güneşin sıcaklığını ve rüzgârın varlığını sık sık hatırlatır. Weseka’nın uyardığı o kırmızı imgesi, hem yaklaşan yangını yani fiziksel sonu, hem de sığınak dışındaki tehlikeyi kodlar: “Ateş hepimizi yalayıp yutuyor, sonra da tozun içinden Nomaliler çıkıyor…”
Kitabın en sarsıcı dönüm noktalarından biri ise dış dünyadaki ve kelimenin tam anlamıyla dehşet verici olan, örümcek benzeri canavarlar olarak tasvir edilen Nomalilerin gerçek kimliği. Bakıldığında, Nomaliler aslında canavar değildir; Amonston şirketinin yarattığı biyolojik kirlilik ve transgenik maddeler yüzünden fiziksel deformasyonlarla/engellerle doğan ve sistem tarafından ölüme, yani yabana terk edilen çocuklardır. Sistem, kendi yarattığı “hatalı” ürünleri canavarlaştırarak ve body horror (vücut korkusu) olarak adlandırabileceğimiz elementlerle süsleyerek içeridekileri korkuyla yönetir. Günümüz çağında ana akım sinemada The Substance (2024) gibi ünlü filmlerle oldukça popüler olan bu kavram, edebiyatta ise okurda uyandırdığı o hepimize tanıdık olan tipik beden kavramını bükerek ve yeni bir boyut kazandırarak iğrençlik, kusurlu olma ve fiziksel farklılıkla beraber “öteki” kavramını ortaya attı. Bu da kitaptaki egemen güçlerin “öteki” olanı canavarlaştırma politikasının mükemmel bir edebi izdüşümüdür.
Kitabı saf çocukluğun ölümü ve içsel yolculuk olarak ele aldığımızda ise, Adina 16 yaşına bastığında, yani yetişkinliğin eşiğine geldiğinde gözleri açılmaya başlar. O güne kadar çocukluğun o korunaklı hayal gücüyle yaşayan Adina, hayatın rahatsız edici gerçekleriyle yüzleşmeye başlar. Belki de onun en büyük trajedisi vicdan azabıdır. Hava filtrelerini ihmal ettiği için çıkan yangında Beşinci Cennet’in kül olduğuna ve on dört bin yedi yüz elli altı kişininölümünden kendisinin sorumlu olduğuna inanır. Oysa asıl suçlu onun ihmalkârlığı değil; sistemi zaten çürütmüş olan Amonston ve onların sürdürülemez teknolojisidir. Adina’nın bu içsel yolculuğunda üvey kardeşi Chiku’ya duyduğu kıskançlığı ve öfkeyi aştığını görürüz. Chiku’nun, babasının “öteki” çocuğu olmasından kaynaklı o dışlayıcı tavrı, yabanın ortasındaki hayatta kalma mücadelesinde yerini derin bir sevgiye ve sorumluluğa bırakır. Chiku öldüğünde ise onun kıymetini anladığını görürüz, ancak hikâyenin devamında Chiku’yu kurtarma şansı olduğunu fark ettiğinde de kefaretini ödemek için adımlar atar.
Hikâyenin sonunda Adina, dış dünyayla temas sonucu vücudundaki biyozehir bulaşı nedeniyle kardeşleri Tash, Chiku ve en yakın arkadaşı Dejen’in girebildiği güvenli sığınağa kabul edilmez. Kendisini artık dışarıda, o kavrulmuş toprakların ortasında kaderine terk edilmiş bir vaziyette bulur. Her şeye rağmen, bu bir yenilgi ya da acıklı bir trajedi değildir; hatta aksine onun için oldukça mutlu ve huzurlu bir ölümdür.
Bakıldığında Adina, tüm o teknolojik robotlaşmanın inadına içindeki insanlığı, empatiyi ve sevgiyi korumayı başarmıştır. Kitabın başında omuzlarında on dört bin insanın ölümünün yükünü taşıyan ve kendini “çürümüş bir ruh” olarak gören o genç kız, yolculuğunun sonunda şu aydınlanmaya ulaşır: “Gerçek şuydu ki, ben on dört bin yedi yüz elli altı kişiyi öldürmemiştim. Hayır. Üç kişinin hayatını kurtarmıştım.” Sona yaklaştığımızda Adina, insan olmanın en asil görevini yerine getirmek adına sevdiklerine yeni bir yaşam sunarak kendi içindeki huzurlu cennete kavuşmuştur. 16 yaşında olan bir genç kızın trajik ama kararında olan bu fedakarlığını düşündüğümüzde ise akıllara şu soru gelmelidir: İnsanın “kendi cennetini” yaratması için kafasının üstünde fiziksel bir kubbeye mi ihtiyacı vardır, yoksa Adina’nın yaptığı gibi en zor anda bile içindeki insanlığı koruyabilmesi kendi başına bir cennet midir?


















