
Sıklıkla unutarak yaşar, hatırlayarak yazarız derim. Hele ki; bugündeki geçmişten söz ediyorsak ister istemez bugünü de (nasıl) okuduğumuz önem kazanır. İçinden geçilen zaman, zamanın ruhu, olup bitenler yazdığımızın rengini belirler.
Okurken hatırladıklarımız kadar, yaşarken de görüp eylediklerimiz yazımızın aurasını kaçınılmaz biçimde belirler. Bazen bir sözcük, cümle; bazen de bir renk, koku, olay, olgu veya bir durum bize yazının kıyısına getirir. işte orada asıl belirleyici olan ise sizin bakış açınızdır. Yani neyi, neden, niçin, nasıl söylemek istediğiniz.
İçinden geçtiğimiz zamanların birinde şunları yazmıştım. Tam da yeri geldi, sizinle paylaşmak isterim:
Zamanın Ruhuna Tanıklık Etmek
Çözülüyor zaman, belleğin sanrılı yolculuğu da öyle. Yeni bir dil üretiyor herkes, kendi karanlığında işaret fişekleri salıyorlar dört bir yana. Ağdalanıyor dil. Ecel celalilerine siper ediyorlar şefkatli yüreklerini.
Kuşanın zamanın bakışlarını şimdi…Zamansızlık burcunda can gülleri kanıyor.
Ortadoğu’da petrol, Anadolu’da bakır, boraks ve daha birçok kaynak talan ediliyor…Yolları kesiliyor suyun, alınıyor elinden başkaldırının gücü, enerjinin geçmediği yerde kuruyor insanlığın yüzyılları bulan birikimi.
Başlayan göç kimsenin umurunda değil. Yağma hayatın her yanında. Suç olmadan soluk alamayan şiddetin bahçesinde geziniyor artık güvenli bakışlar. Bir işaret yeter celallenmeye. Size biraz dil, biraz rehavet; saklında tut “dil olmadan vatan olmaz” şarkısını.
Hadi tosunum, çık yola; bir renk seç, göğe bakarak işaretler koyma.. Alıştır bakışlarını tufeyli geçinenlerin hallerine. Zaman aşırıyor, zaman öldürüyor tarihin gizemli yüzünü. “Bize yenisi gerek” diyen bakışların elleri bamya renginde şimdi. Hadi, gelin hazırlanalım yeni bir kurtuluş gününe. Nasılsa çözülüyor hayatın bize dönük rengi.
Diyor ki şair; “Kıymetini Bil Herşeyin”:
“yolculuğun gül sıcağını saklarken ikindinin tuğlası
gül solumak için yeşil bir oda tomurcuklar
rüzgâr gibi çiçeğe dururken
yaprakları seyrelen huşlar gümüş rüzgâr hikâyelerini fısıldarken
telaşla kamyonlarda
çit çalısının yaprakları saklarken
ânın kaybettim sandığı ışığı
bileğindeki yuva dönen havada çalıkuşunun göğsü gibi atarken
yerin korosu gözlerini bulursa gökte
ve kalabalık karanlıkta açarken birbirine
kıymetini bil her şeyin
kuşların yazdığı harfler sabahın bir ucundan ötekine
baltanın milyon tane eli, toprağın yumuşak eli
zamanın bir adım önünde
kabilelerin kırık dişleri, uzun yurtları
hem saçılmış bozkıra, hem yan yana
kilin küçük, artakalmış kulpu, neredeyse hayaleti bir testinin
kendini taşır bize topraktan
uzanan kolların vaadi, hepimizin ortak yolu olan o tek sayfa
haritası bir avucun
tortop olmuş
ama bin meşale gibi elden ele
kıymetini bil her şeyin
bize doğru açtıkları patikaların ve onlara doğru açılmalarımızın
çimenin adaletinin, ki sarayları çökertir ama arayış türkülerini saklar
dalgalara isim koyan teknenin, hayatın kâsesinin, günlerle dolup
sevdiği şeye dönüşmek için batan
ağacın oldum olası tohum diye bildiği şeye dönüşen belleğin
sözlerin
ekmeğin
kapının ardındaki dorulara uzanan çocuğun
dünya meclisinde coşkulu hayvanların
yeniden birlikte başlama özleminin
insanların, odadaki insanların, sokaktaki insanların
kıymetini bil herşeyin” (*)
Akıl tutulması bir çağda, zamanın dilini unut şimdi.
İstenmeyen bir dilin yolculusunu yaban kılan söze sitem niye? Talan çağını başlatan, Habil ile Kabil’i birbirine düşüren, Babil sürgününü yaşatan kinin bilincini sil aklından.
Hadi, kuşan bugünün bakışını. Anlamak yolculuğun dilinde yeni bir şarkıya dönüşsün. Belki açılan ufkun gösterir sana da nelerin daha çok kıymetinin bilineceğini…
***
Böylesi bakışın örtük anlatılmasına “metafor” deriz. Yani “açık anlatım”a gitmeden çağrışımsal, imgelerle dile getirme. Bu da yazıda bir yol. Hele ki içinden geçtiğiniz zamanlar karanlık zamanlar ise…
_______
(*) John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Çev. Beril Eyüboğlu, 2009, Metis Yay., 146 s.


















