Öykü: Liste | Ezgi Kayaoğulları

Temmuz 15, 2026

Öykü: Liste | Ezgi Kayaoğulları

Listeyi sana vermiştim. 

Hangi listeyi?

Alış veriş listesini.

Hiç hatırlamıyorum. 

Canım az önce Kahve Dünyası’nda otururken yaptık ya beraber, o listeyi işte.

Verseydin hatırlardım herhalde. 

Çantana bir baksan ya! Ya da cebine.

Niye bakacakmışım? Vermedin ki bana!

Uzatmasan da bir bakıversen ölür müsün?

Al kendin bak! 

Namık küçücük el çantasını karısına uzattı. Kendisi de ceplerini karıştırmaya başladı. Birkaç dakika aradılar, listeyi kimse bulamadı. Reyonun ortasında ayakta dikildikleri yetmiyormuş gibi alışveriş arabasını da tam orta yerde bırakmışlardı. Markette dolaşan diğer müşterilerin geçişlerine engel oluyorlardı. Kırklı yaşlarda bir kadın, kibarca izin isteyerek ortada duran arabayı yana doğru çekti. Kadın biraz uzaklaşınca Zehra sinirli sinirli elindeki çantayı karıştırmayı bırakıp kocasına geri verdi. Namık, haklı olduğunu anlayınca diklendi karısına.

Yok işte! Bende değil. Sana söylemiştim.

Çantanda da yok. Nereye gitti bu liste peki? 

Bilmiyorum. 

Neyse boş ver şimdi listeyi, servisi kaçırmadan çıkalım bari! 

Saat kaç oldu ki?

Hadi oyalanma, kasaya gidip şu aldıklarımızı ödeyelim. 

Namık sol bileğindeki saate bakıyordu, diğer elinde ağzı açık el çantası vardı. Bakışları dalgınlaştı. Zehra hışımla alışveriş arabasını kendi önüne çekti ve hadi dercesine bir bakış attı kocasına. Namık suçunu bilen bir çocuk gibi boynunu büktü, çantasının fermuarını kapattı, ayaklarını sürüyerek Zehra’nın arkasından gitmeye başladı. Karısı halen sinirliydi.

Yeni açılan bu alışveriş merkezinin alt katındaki süpermarket, halk günü indirimi ilan ederek bir kampanya başlatmış ve çevre semtlere servis minibüsleri tahsis etmişti. Çarşamba günleri, öğle saatlerinde site kapısındaki duraktan binip buraya geliyor, mağazaları gezerken hem yürümüş oluyor, hem de haftalık market alışverişlerini yapıyorlardı. Geldikleri servisin dönüş saatine on dakikadan biraz fazla zaman kalmıştı. Kasada kuyruk olmazsa yetişiriz diye düşündü Zehra. Bir yandan listeye neler yazdıklarını hatırlamaya çalışıyor, bir yandan da raflara göz gezdiriyordu. Önce bir şampuan, sonra birbirine bantlı iki kutu diş macunu aldı. Unuttuğu bir şey varsa, sonraki haftaya kalacaktı artık. Siniri de birazcık geçmişti. Bu kez vicdanı batmaktaydı içinde bir yere, çok mu sert konuşmuştu kocasıyla. Şöyle bir arkasını döndü gönlünü almak için. Fakat Namık orada değildi. Nereye kaybolmuştu bu adam şimdi?  Namık! Namık neredesin? Hadi gel, kasaya doğru gidiyorum bak! Naa-mıık!

Cevap gelmedi. Arabayı olduğu yere bırakıp gerisin geri yürümeye başladı. Az önce geçtikleri reyonları hızlı adımlarla kontrol etti. Orada yoktu. Dönüp alışveriş arabasını bıraktığı yere geldi. Namık yine yoktu. Tekrar kasalara doğru ilerlemeye başladı. Bir yandan arabayı itiyor bir yandan Namık, Namık diye sesleniyordu. Altıncı Namık’tan sonra telaşlanmaya başladı. Geçtiği yerlerde, seslendiği koridorlarda, hiçbir yerde bulamadı kocasını. Nefes nefese kalmış, kalp atışları hızlanmış, yüzünü ateş basmıştı. Kasaların olduğu geniş alana geldi. En baştaki danışma bankosuna kadar itti önündeki alışveriş arabasını.

Danışmadaki genç kadın Zehra’yı sakinleştirip, bir tabure buldu. Siz şöyle oturup dinlenin, şimdi anons yaparız eşinizi dedi nazikçe. Bankonun altından küçük bir şişe su çıkartıp verdi eline. Zehra şaşkındı, hayatında ilk defa su şişesi görmüş gibi inceliyordu elindekini. Bulamadıkları listeyi, kasa kuyruğunu, servisi kaçırdığını filan çoktan unutmuştu. Aklı kocasındaydı.

Düşüp bir yerini çarpmamıştır inşallah, ayağında hangi ayakkabı vardı acaba? Ay inşallah kahverengileri giymemiştir, ıslak yere basınca kayıyordu onlar. İkide bir paspas yapıyorlardı manav reyonunun orada. Tansiyonu filan düşmüş olmasın? Sabah hapını içmiş miydi ki? İşte kendisi de bazı şeyleri hatırlamıyordu, bu yaşta normaldi unutmak. Zehra unutsa da kimseye çaktırmıyordu ama. Burnu düşse eğilip almazdı zaten. Ama Namık öyle değildi, hemen yüzü düşer morali bozulurdu. Aklından bunlar geçerken patenli bir delikanlı geldi, affedersiniz hanımefendi aldıklarınızı ödeyecek misiniz? Ben yardımcı olayım isterseniz, dedi.

Zehra boş boş baktı.

Ya da almaktan vazgeçtiyseniz söyleyin, ben boşaltırım hepsini reyonlara. Buzdolabında durması gerekenler var, onları bozulmadan geri götürmem gerek, dedi aynı delikanlı. 

Zehra gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalakalmıştı. Cevap veremedi. Bu arada metalik sesli anons üçüncü kez duyuldu. Namık Yılmaz, Namık Yılmaz, lütfen danışmaya geliniz! Yoktu işte, Namık yer yarılmış içine girmişti. Danışmadaki kız anonsu yaptıktan sonra mikrofonu kapatıp Zehra’nın yanına geldi. 

Anons tamam, ama siz suyunuzu içmemişsiniz, dedi önce. Tabi ya açamadınız değil mi? Çok zor açılıyor bu yeni markanın kapakları. Durun ben yardım edeyim diyerek az önce verdiği şişeyi geri aldı, kapağını açıp tekrar uzattı Zehra’ya. Siz suyunuzu içerken ben kapıdaki güvenliğe sorayım eşinizi. Belki dışarda bekliyordur. Üzerinde ne vardı Namık Bey’in?

Zehra elinde şişe, oturduğu yerde düşünmeye başladı. Ne vardı sahi Namık’ın üzerinde? Hiç hatırlamıyordu ki. Lacivert fitilli pantolonu ile kahverengi mont muydu, yoksa gri hırkasını mı giymişti? Fermuarlı olanı. Bir türlü emin olamıyordu. 

Çantası vardı dedi telaşla, küçücük bir çanta, hani boyundan çapraz asılanlar var ya, ondan. Kahverengi bir çanta! Ceketi montu ne renkti peki? Bu sorunun cevabını bilmiyordu işte, yüzü düştü. Biraz su içseydiniz dedi genç kadın. Zehra unutmuştu elindeki şişeyi. Bu sırada patenli delikanlı biraz uzaklaşmış sonra bir sağa bir sola kayarak geri dönmüştü. İncecik bir oğlandı, patenlerin üzerinde boyu iyice uzamış, yukarıdan bakıyordu. Zaten ufak tefek bir kadın olan Zehra bir de taburede oturunca iyice minicik kalmıştı delikanlının yanında. 

Alışveriş arabasını gösterip, karar verdiniz mi, diye sordu delikanlı. 

Pardon dedi Zehra, soru neydi? Kafası iyice karışmıştı. 

Bunları alıyor musunuz bırakıyor musunuz? 

Bilmiyordu ki cevabı? Ne almıştı bugün? Üst üste yığılı şeffaf poşetlerde elma, portakal, havuç seçiliyordu. Peyniri, tereyağını, pirinci, şampuanı, altılı sodayı, birbirine bantlı iki diş macunu kutusunu gördü, diğerlerini seçemedi. Sanki kendi alıp oraya koymamış gibi yabancıydılar şu an hepsi. Bu kadar şeyi eve kadar tek başına taşıyamazdı ki zaten.  

Ben bir tek su içtim ama, dedi çekinerek. Danışmadaki kadın sıkılmaya başlamıştı. 

O bizim ikramımız, bir şey ödemeniz gerekmiyor, dedi. Başka bir ihtiyacınız olursa lütfen çekinmeyin. Bunları söyledikten sonra umursamaz bir tavırla döndü, elindeki telefona bakarak uzaklaştı, gidip bankodaki yerine oturdu. Zehra ne yapacağını bilemedi. Patenli çocuk halen tepesinde bekliyordu. Israrlı bakışlarını üzerinde hissediyordu Zehra. Gitseydi ya o da danışmadaki kız gibi, ne dikilip duruyordu başında. Bir yudum su da içirmedi zaten. Hem ikram diyorlar hem de parasını istiyorlar. Dik dik bakıyor deminden beri. Sanki suç mu işledim ben, ne yaptım ki şuracıkta oturuyorum. 

Hanımefendi….. Hanımefendi…. Baksanız ….. Teyzecim…..

Bu sözcükleri duyuyordu kesik kesik, ama anlamıyordu. Süpermarketin uğultusu dışında hiçbir şey duymuyordu.

Almıyorum çocuğum almıyorum, vazgeçtim! Sen al götür bunları, dedi nihayet.

Telefonunuz çalıyor teyzecim onu diyorum, baksanız mı acaba diye! Belki önemlidir ısrarla çalıyor deminden beri. 

Zehra çantasının yan tarafındaki fermuarı açıp telefonu aldı. Üç cevapsız arama yazıyordu ekranda. Arayan Namık’tı. Hemen geri aradı. Meraktan öldüm senin yüzünden diye bir güzel fırça çekecekti kocasına. Oysa ağzını bile açamadı.

Alo! Hayatım ben geldim oturdum servise, seni beklesinler diye söyledim kaç kere, dinlemediler. Başka yere gidecekmiş şoför, gecikirmiş. Neyse işte öyle dedi. Nerde kaldın canım sen de, bütün marketi aldın herhalde. Telefonunu da açmıyorsun. Biz durağa gelmek üzereyiz. Sen de bir taksiye binip gelirsin artık.

Yorum yapın