Kitap Günlüğü – 5 | Mustafa Oğuz

Temmuz 6, 2026

Kitap Günlüğü – 5 | Mustafa Oğuz

Etrafımda birçok yüz tane kitap var. Birçok yüz tane ayrı dünya demek bu. Kapılarını çalıp bu dünyalara girmezsem hiçbirini göremem, duyamam, yaşayamam. O dünyaların kapısını aralamam lazım ilk adım olarak. Yazmak noktasında da aynı yerdeyim. Kafamdaki bir sürü olay, düşünce, örgü, kurgu dolaşıp duruyor. Bir yerde oturup yazmaya başlamazsam kafamdakiler kafamda kalacak, doğamadan ölüp gidecekler. Galiba 2 veya 3 sene önceydi. Çocuk kitapları ile ilgili bir yığın yazma ön hazırlık çalışmaları yapmışım. Setler planlamışım, kitapların adlarını yazmışım, içeriği kısaca özetlemişim sonra orada kalmışlar. Ya araya başka işler girdi ya da yazmaya erindim. Bilemiyorum. Epey bir kitap özeti yapmış, bilgisayara kaydetmişim de buldum bunları. Kafamdan silinip giden her şey orada yerli yerinde duruyormuş. Kendime o projeleri yazıya geçirme ödevi verdim. Ne kadarını başarırım bilemiyorum ama en azından onlar önümde bana bir yol haritası veriyor. O izlerden gidersem bir yol olacak. O izlerin neler olacağını düşünmek zorunda değilim en azından.

KİTAPHANEM

Bir de çok kitap almaya başladım bu aralar. Okumasam da durdukları yerde bana bir şey söylüyor bu kitaplar. Çehov, Maupassant, İnci Aral, Tomris Uyar, Ahmet Büke, Latife Tekin bunlardan birkaçı. En son aldığım kitaplardan iki tanesi yazarından imzalı çıktı. Cemil Kavukçu ve Erendiz Atasü okurları için imzalamış bu kitapları. Yazarına imzalatılmış kitaplar özeldir, ayrı bir değer taşır. Okur bunları düşünüp o kitapları satmamalı, bir sahafa teslim etmemeliydi.

Gelen yeni yıl zamlarla gelecek, bunlar arasında kitaplar da nasibini alacak korkusuyla aldım en son aldığım kitapları. Okuyor muyum? Bugün Maupassant’dan bir, Çehov’dan iki hikâye okudum. Cemil Kavukçu da okuduklarım arasında yerini aldı. Bir yazardan araya bir hikâye sıkıştırmak hoşuma gidiyor. Yaşanan ana ayrı bir tat katıveriyor.

Tıkanıklık sorunu yaşadığım günlerde bir şeyler üretemiyorsam da boş durmuyorum. Elim bir şeylerle uğraşıp duruyor. Boş durmak, aylak adamlar gibi televizyon karşısına geçip bir şeyler izlemek bana göre değil. Buna yakayı bir kaptırırsam her şeyden kopar giderim. Yarım kalmış onca çalışma hatta bitmiş, basıma hazır hale gelmiş olanlar da öyle yüzüstü kalakalacak. Kendime saygımdan çalışma masamdan kalkmamaya kararlıyım sonuna kadar.

KİTAP KONUĞU

Bütün günü evde geçirdiğim bir gün daha. Güneşlendim, kitap okudum, kitap okudum, güneşlendim. Döne döne güneşlendim, döne döne kitap okudum. Sabahattin Ali ve Çehov beni ağırladılar. Sabahattin Ali okuyor olmak çok güzel. Ağır ağır okuyorum, sindire sindire… Bitmesin, tadı damağımda kalsın diye. Değirmen’i bitirdim, Yeni Dünya ve Sırça Köşk’ü yudumluyorum. Sonra Kağnı ve Ses adlı kitapları okuyacağım aynı şekilde. Bir taraftan da Çehov okumak iyi gidiyor. Öykünün güzelliği bu. Biraz biraz okunabiliyor. Araya Cemil Kavukçu ve Ahmet Büke girebiliyor. Kimse kimseye mani olmuyor, kimse kimsenin yolunu kesmiyor.

Bir de araya kendi hikâyemi sığdırabilirsem, zihnimdekileri hikâyeye dökebilirsem günün hakkını vermiş oluyorum. İki gündür yeni bir şey yazamadım. İçimin boşaldığını hissediyorum yine. Bir anda 3 ayrı hikâye yazmanın yorgunluğu belki de… Yazmanın da bir diyeti oluyor: yazamamak.

Şiirden kendimi soğutmuştum, aynı şeyi hikâye için de mi yaşayacağım acaba? Masal olayı da var bir tarafta. Masalıyla, tiratlarıyla, hikâyeleriyle tamamlanması gereken dosyalar. Öfke moduna geçebilirsem tiratlar yazıyorum bu aralar. Öfkemi boşaltıyor bu metinler… İçimi döküyorum orada. İçimde daha çok ses var, içimde daha çok öfke var. Yazmakla yükümlü olduğum daha çok şey var.

Bir roman yazmayı başarabilir miyim diye soruyorum kendime. İğne ile kuyu kazmak gibi zor görünüyor bir roman yazmak. İğne oyası yapmayı öğrenmek gibi ya da bu yaştan sonra. Sayısız karakter, olay, olay örgüsü, mekân ve zaman betimlemeleri… Diyaloglar, monologlar… İçimin yalnızlığının upuzun bir fotoğrafı. Maraton bile değil de uzun, upuzun yürüyüş. 50 değil belki 150 km’lik bir yürüyüş, dura dinlene, dura düşüne, dura konuşa bir yürüyüş. Sabır…

Ne çok sözcük gerekir bir romanı yazabilmek için. Sözcük dağı, sözcüklerden kurulan bir dağ ortaya çıkarmak… Tolstoy, Dostoyevski ne büyük dağ ustalarıymış meğerse… Sabırla, inatla ve ısrarla yükseltmişler dağlarını. Dilin neredeyse tüm sözcüklerini ortaya koymuşlar, adına Suç ve Ceza demişler, Savaş ve Barış, Anna Karanina demişler… Sözcük hazinemin onların sahip oldukları kadar zengin olduğuna kendimi inandırabildiğimde, kendimi kendi ellerimle kamçılayabildiğimde bir roman yazma cesaretine sahip olacağım. Bunu ancak kendim kazandırabilirim kendime. Dışarıdan zırnık katkı yapılabilecek bir şey değil.

Romanın bu denli zorluğu karşısında her zaman küçürek öykü ve şiire sığınıyorum. Futbol oynarken de hep tek vuruşu severdim. Tek pasla topu öldürücü noktaya atmak, yerine göre üç beş kişiyi aynı anda oyundan düşürmek ve golü atacak kişiyi kaleciyle karşı karşıya getirmek… Çok severdim bunu. Daha da öncelerde ise defansta son adamı oynardım. Karşının tüm emeklerinin önünde durmak, bütün emekleri boşa çıkarabilmek bana çok zevk verirdi. Bir maçta rakibi fena yenmiştik. Karşı takımdaki biri bana dönüp “10 kişi bir kişiyi geçemedik.” demişti. İşin lezzeti buydu defansta oynarken.

İşte şiir ve öyküde o lezzeti alabilmek daha kestirme ama aynı zamanda zor ve ustalık gerektiriyor. Şiirsel bir pas verir gibi etkili bir dizeniz ezberleniyor ve dillerde yaşayıp gidiyor. Şiirselliği zengin bir küçürek öykü de tekrar tekrar okunuyor, okunabiliyor. Dilin gücü ile metin eskimiyor, kendini sürekli taze tutuyor.

Yaklaşık iki ay sonra böyle bir günlük yazabilmek beni çok mutlu etti doğrusu. Salgından, siyasetten, fesattan uzak… Özlediğim şey bu… Beni diri tutan, beni yazıya ve yaşama bağlayan asıl şeyler bunlar. Diğer şeylerin aradan çıkıp hayatımın tamamen bunlarla dolacağı günler yakındır umarım.

ÖYKÜ DÜNYASINDA

Öykücüler, hiç kuşkusuz insan gerçeğini iyi bilen kişilerdir. İnsan gerçeğinden beslenen metinleri yazabilmeleri buna bağlıdır çünkü. Maupassant, Deli adlı hikâyesi ile ürpertti bu sabah beni. Yazar, hikâyesinde ölen bir hâkimin günlüğü üzerine kurar olayı. Günlükte önce hâkimin öldürmek ile ilgili düşünceleri vardır. Sonra öldürme eylemlerine girişir hâkim. Bir kuşu avuçlarında sıkarak öldürmekle başlar işe. Sonra ormanda karşılaştığı bir çocuğu, sonra uyuyan bir balıkçıyı öldürür. Her defasında öldürme işinden aldığı zevki anlatır, kan dökme sevgisini… Öldürdüğü balıkçının ölümü ile ilgili olarak yeğeni suçlanır. Onun davasında hakim olarak görev yapar ve genci idama mahkum eder. Görevli olarak onun idamını izler. Giyotinle kafasının bedeninden ayrılışını keyifle seyrettiğini yazar. Korkunç bir caniye döner ama kendini gizlemesini de bilen biridir. Bir insan düşmanıdır artık.

Toplumda karşılığı olmayan bir şey midir? Her gün sayısız cinayet işleniyor. İçindeki vahşi bir hayvan, hunhar bir cani ile aramızda dolaşıp duran insanlar yaşamın kaçınılmaz bir gerçeği. Kimi zaman bir öğretmen, bir baba olarak da görülebiliyor bu caniler. Hayatın her alanında vardır bunlar aslında.

*

Yaşama uzağım, kitaplara yakın. İnsanlara uzağım, kelimelere yakın.

Gökyüzünü görüyorum, insanları görmüyorum. Dünyanın müziğini dinliyorum, insanların çirkinliklerini görmüyorum. İnsanfobi hastası oldum mu acaba? Ya da böyle bir hastalık var mı? Bu kadar insan varsa vardır da… Sait Faik, “Her şey, bir insanı sevmekle başlayacak.” demiş. O, bir insan yok ortalıkta sevilecek.

HAYAT VE KİTAP

Dört bir yanı dağlarla çevrili küçücük bir yayla köyünde başladı hayatım. Sanki kendimi o dağlarla çevrili yere hapsedilmiş gibi hissederdim. Oradan çıkmak, dağların ardına gidebilmek için tek yolum kitaplara sarılmaktı. Hem ders kitaplarına hem de diğer kitaplara. Jules Verne’ye, Ömer Seyfettin’e, Dede Korkut’a… El yordamıyla ne bulursam ona. Ve çıktım da… Yıl 1982. Kayseri’ye yatılı okul okumaya gittim. Anadolu’da her çocuğun hayali olan okumada en sağlam kapıyı tıklatmış ve açtırmayı başarmıştım. Orada da en çok kütüphanelere sığındım. Okul kütüphanesi yetmediği zaman il halk kütüphanesine… Oradaki memurları şaşırtan bir hızla okuyor, okuyordum. Elimdeki kitapları yadırgayan öğretmenlerime rağmen İnce Memed’i okumayı sürdürdüm. Lise biteceği zaman herkesin elinde test kitapları harıl harıl sınavlara hazırlanırken, ben roman okuyordum. Bir hocamız “Sen üniversiteye gitmek istemiyormuşsun.” dedi. “Hayır bu doğru değil, ben edebiyat bölümü kazanacağım, o yüzden roman okuyorum.” dedim. 1986’da Buca Eğitim Fakültesinin kapısından içeri girdim taze bir edebiyat öğretmeni adayı olarak. Fakülteyi bitirdiğim yıllarda koltuğumun altında çıkardığımız dergiler, ulusal yazın dergilerinde yayımlanmış yazı ve şiirlerim vardı. Kalan ömrüm edebiyat öğretmenliği, yazı ve şiirler ve oda dolusu kitaplarla geçti. Şimdi dağlar arasındaki o küçücük köyümü özler dururum. Koltuğumun altındaki kitaplarımla dönmek istiyorum oraya. Kitapların bana kazandırdıklarıyla kitap gölgesinde yeniden o güzel günleri yaşamak için…

Yorum yapın