Portekiz Notları 12 | Irmak Erkan

Temmuz 3, 2026

Portekiz Notları 12 | Irmak Erkan

Porto’ya yolculuk. İşin doğrusu Porto’yu şimdiye kadar hayli merak etmiştim. Öğrenci şehri olduğu için biraz da. Ancak vardığımızda bu tarihi şehri hayli kasvetli buldum. Lizbon’a göre biraz daha ihmal edilmiş. Tur şirketleri bunu bir avantaja çevirmeyi bilmişler ve gecenin ilerleyen saatlerinde “korku temalı geziler” düzenlemeye başlamışlar. Bununla birlikte belediye binasına, mimarisine ve heybetine bayıldım.

Porto, fotoğrafçılar için zengin malzeme ile dolu bir şehir. Belki de biraz da bu yüzden şehrin muhtelif turistik lokasyonlarında pek çok fotoğrafçıya rastlıyorsunuz. Kimileri, 19. yüzyıldan kalma meslektaşlarına öykünüp DSLR makinelerini siyah kutuların içine gizlemişler, kendilerine bir de kocaman pelerin hazırlamışlar. Ufak bir bahşiş karşılığında fotoğrafını çekiyorlar. Sonra da samanlı kağıda basıyorlar, tıpkı bir asır önceden kalma bir gazete sayfasına haber olmuşsunuz gibi.  Doğrusu, biz de bu fotoğrafçıda fotoğraf çektirdik ve çıktıları elimize alınca, sanki unutulmamışız,i bir dönemin önemli insanlarıymışız gibi “sevindik”.

Türkiye’den arkadaşlar, çocuklarıyla geldiler. Palin(karım) onlarla bol bol sohbet etti. Bizim büyük oğlan da kendince yaşıtlarına rehberlik etti. Onlar dönünce ne konuştuk, nelerden bahsettik diye kendi kendime sordum. Aklımda hiçbir şey kalmamış. Ben yalnız biriyim, dedim kendime. Kendimden başka arkadaşım yok. 

Porto’ya kanımın ısınmamasının sanırım bir sebebi de şu  “Livraria Lello”.  Bunu söylemekten utanıyorum ama evet, biz de içeri girdik. Hem bilet sırasına girdik, bir de bilet parası ödedik! Dahası, içerde alışveriş bile yaptık! “Ha, şu fantastik seri yayımlandıktan sonra iyice meşhur olan ünlü kitapçı!” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır efendim, ben de sizin gibi düşünüyordum ama yanılmışım. Orası bir kitapçı değil. Harry Potter sevenler kulübü.

Ayaz Porto’dan sıkıldığını söylüyor. Ona insanların şehirlere yavaş yavaş alıştığını anlatmaya çalışıyorum. Sevmek için biraz zaman tanımalı. İnsanlara, mesleklere, mekanlara… 

Zaman zaman aklıma takılıyor, çocuklarım ilerde hangi işi yapacaklar? Onları istedikleri işi yapmaları konusunda desteklerim ama bu yeterli mi? Mümkün olduğunca fazla meslek erbabı ile tanışmaları ve bazılarını kendilerine rol model almaları gerekmez mi? Kendi çocukluğum ve böyle bir fırsata sahip olmadığım aklıma geliyor.

Pek çok zengin “iş insanın” bildiğimiz anlamda meslek sahibi olmaması tuhaf değil mi? Mesleklerimizle övünüyoruz, oysa mesleklerimiz bizim “aç kalma korkumuzun” tezahürü değiller mi? “Sisteme bir yerinden ben de tutunayım, yoksa halim nice olur?” kaygımızı, hatta biraz da acizliğimizi yansıtmıyorlar mı?

Lizbon’a geri dönüyoruz. Casa Piriquita’da alüminyum su şişemi unutuyorum. Ertesi gün almaya gittiğimde kasadaki kadın, “Geleceğinizden haberimiz vardı”, diyor. Meraklanıyorum. “Çalışma arkadaşlarımız bize sizden bahsetmişti.”diyorlar. “Ne demişti benim için?” diye soruyorum. “Yabancı olduğunuzu söyledi”. “Başka?” diye irdeliyorum. “İngilizce sipariş vermişsiniz.”  “Bence ne yiyip içtiğimi de biliyorsunuzdur. Hangi gazeteyi okuduğumu. Siyasi görüşümü. Nelere sinirlendiğimi ve nelere güldüğümü.  Kiminle nasıl konuştuğumu. Birazdan sizinle sohbete nasıl devam edeceğimi…    

Bu kez de bir LGBT etkinliğine denk geliyoruz. Küçük bir sahne kurulmuş. Herkes birbirlerine sarılmış dans ediyor. Sahi, diyorum bu eşcinseller neden bizden daha mutlular? Yoksa onlar da bize mi gülüyorlar?

Berberlerle ilişkim oldum olası limoni olmuştur. Belki de bu yüzden on dört yaşındaki oğlum Ayaz, berbere gitmek istediğini söyleyince ister istemez gerildim. Sanırım sebebi çocukluktan kalma bir korkuya dayanıyor. Ya kulağım da ben tıraş olurken kesilirse? Eh, haksız da sayılmazdım hani, zira Anadolu’da her iyi berber aynı zamanda bir ustura ustasıdır dahası sünnetçidir de…

Ayaz ile gittiğimiz berber Brezilyalıydı. Türkiye’yi çok yakından bildiğini söyleyemem. Önce hangi dili konuştuğumuzu sordu. Türkiye’de İngilizce mi konuşuyorduk? Sonra da bana kahve ikram etti ve ben kahve yerine su isteyince bu kez de kahvenin ne olduğunu  bilmediğimizi düşündü ve Brezilya kahvesinin dünyaca meşhur olduğunu anlatmaya koyuldu. En geç bir ay içinde aynı berbere tekrar gitmek istiyorum. Tıraşını çok beğendiğimden değil. Sohbet etmek için. Bu kez ben de ona soru soracağım. Mesela Brezilya’da berberler erkek çocuklarını ustura ile mi sünnet ediyorlar yoksa başka alet kullanıyorlar mı? 

Maks, salondaki kilime  işeyince mecbur kuru temizleyiciye gittim. “Evde köpeğimiz var”, dedim. “Bundan sonra size sık sık geleceğim.” Adam, yıllar önce Ayvalık’tan aldığımız kilimi dikkatle inceledi ve rengi atan yerleri bana gösterdi. “Deterjanladık” dedim. “O yüzden sararmış olabilir.” Kafasını salladı, anlayışlı bir ifade ile, “sizin suçunuz değil,” dedi. Ah, işte sonunda beni anlayan bir Portekizliye denk gelmiştim! “Sormayın,” dedim. “Evet, her şey onun yüzünden! Tanrı bizi onunla sınıyor. Çile çekelim ve bakalım sabredebilecek miyiz diye! İnanır mısınız, şu köpek ile aynı evde yaşamak, göçmen olmaktan çok daha zor şeymiş meğer!”

Halıcı ile 25 euro karşılığında çişli halının temizliği için anlaştık. “Ne zaman teslim edersiniz?” diye sordum. “Yedi gün sonra.” dedi. “Üzerinizde nakit var mıydı?” Olmadığını söyledim. “O halde,” dedi, “temin etmek için bir haftanız var.” “İyi öyleyse,” dedim. “Ben de bu hafta sıkı çalışırım!”

Yorum yapın