İnsanı uyanık olmaya çağıran bir kitap: Kehanete Uğrayan Okur / Mustafa Oğuz

Haziran 20, 2026

İnsanı uyanık olmaya çağıran bir kitap: Kehanete Uğrayan Okur / Mustafa Oğuz

Kehanete Uğrayan Okur, yazar Melce Selime Öztürk’ün ilk kitabı. Öztürk, yazma eylemini alabildiğine ciddiye alan, her yazısını iğne oyası işler gibi ince ince dokuyan bir edebiyat emekçisi. Bir yazıyı yazmadan önce konuyla ilgili onlarca makale/kitap okuduğunu, okuduklarından notlar aldığını, sonrasında yazısını yazmak için masanın başına geçtiğini anlatmıştı bir keresinde. Yazdıkları bir bakıma, “İçinde ne varsa dışarı o sızar” sözünün doğrulaması. Dolayısıyla kitap, okuya-araştıra kurulan bir yaşama biçiminin ürünü.  

Soruların peşinde

Öztürk, kitabına “Bir yazar kendini nerede ve ne zaman “evinde” hisseder?” sorusu ile başlıyor, sonrasında kendi sorduğu soruya bol bol örnek vererek cevaplar buluyor. Yazmakla mekân, ev arasındaki ilişkinin ayrıntılı biçimde ele alındığı bu ilk metin, Melce S. Öztürk’ün yazı evreni ve işlediği konuya bakışını ortaya koyuyor aynı zamanda: Bir soruyla işlenecek konuya işaret etmek, meselesini çokça örnekle somutlaştırmak ve peşine taktığı okuru, yazının bitiminde ulaşmak istediği noktaya götürmek… Yazar, bu varış noktası için alınan yolda bilgi hazinelerine sürekli dalış çıkışlar gerçekleştiriyor; bir bilim insanı titizliği ve yansız bir tutumla aktarmalar, göndermeler yaparak ilerliyor.

Kehanete Uğrayan Okur, Öztürk’ün okurken didik didik ettiği, zihninde gezdirdiği ve belli ki uzun süre kendine dert edindiği konular ve kitaplar üstüne yazdığı denemelerden oluşan bir eser. Kitap tanıtım yazısı değil bunlar, kitap eleştirisi de değil, kitap dertlenmesi daha çok. Okuduğu kitapların kendisinde açtığı yaraların üzerini kaşıması, dertlerini kanatması ve bu kanamalarıyla bizi de dertlenmeye, düşünmeye çağırması. Sınır, dil ve coğrafya tanımadan…  Yazar bunu, “Açıkçası ben insanlığın evrensel meseleleriyle ilgiliyim, toplumların milliyetsiz yaralarıyla…”[1] diyerek açıklıyor. 

Kitabın başında yer alan epigrafta “İnsan yaralandığı yerden konuşur” sözüne yer vermiş. Kendisine ulaşıp bu sözü açmasını istediğimde; “Hem bireysel hem toplumsal hem de evrensel anlamda “insan” meselesini hastalık boyutunda hassaslaşmış bir yara olarak bedenimde, zihnimde ve ruhumda taşıyorum. Kitabın geneline bakıldığında, seçtiğim isimlerin de bu “yara”dan muzdarip olduğu dikkati çekecektir. Bu isimler, sınır boylarının dikenli tellerine takılarak yaralanan isimler; savaşların ve diktatörlerin kardeş olduğu bu dünyada, insan onurunun ve yaşam hakkının sınırlardan daha önemli olduğunu bize durmaksızın fısıldayan isimler aynı zamanda.” diye açıkladı yazar, bu “yara” konusunu.

Kitapta ele alınan yazarlar, üstü örtülmek istenen bir gizi görünür kılma mücadelesi veren isimler. Savaşa karşı çıkan, diktatörlerin karşısında duran, onların gelişini çok önceden topluma duyuran, yaklaşan tehlikelere karşı insanları uyaran; sürgün edilen, yaşam hakkının kutsallığını savunan, yurdundan uzakta ölen dertli, yaralı yazarlar, düşünürler… Melce S. Öztürk, bu sanatçıların geleceğe bıraktıkları sesi bir defa daha duyurmaya çalışıyor bize. Böylece, onlara karşı olan vefa borcunu da ödemek istiyor.

İnsanlığın dert haritası

Okurun zihninde sürekli sorular açan Kehanete Uğrayan Okur, insanlığın dünü ve bugününü hatta yarınını ilgilendiren çok önemli temel konuları dert ediniyor. Savaş ve yıkımlar, travmalar, totaliter rejimlerin hegemonyasında yaşayan insanlar, baskılar, göçler, ayrılıklar, kavuşamamalar… Bir yandan geçmişi, örneğin İkinci Dünya Savaşı yılları ve sonrasının acılarını kurcalarken, öbür yandan bugün siberesk çağda ve hakikat ötesi toplumlarda hayatı ve edebiyatı bekleyen sorunları tartışıyor. Belleği diri tutmaya çalışırken, geleceği de bugünden görmemiz gerektiğine işaret ediyor. Demek istediği açık: Edebiyat, geçmişe ait değildir; bugün bizimle yaşar ve bize gelecekten de haberler verir; böylece her an uyanık kalmamızı sağlar.

Yazar “Beni bu temalara tekrar tekrar döndüren şey, tarihin hiçbir zaman gerçekten geçmişte kalmaması. Baskıcı rejimler, sürgünler, savaşlar, yasaklar ya da toplumsal travmalar üzerine çalışırken çoğu zaman uzak bir tarihi değil, bugünün farklı kılıklara bürünmüş hâllerini okuyorum. İnsanlığın bu derin yarası kapanmıyor, muktedirler hiçbir zaman iyileşmeye hizmet etmiyor. Onlar yalnızca isim değiştiriyor, coğrafya değiştiriyor, bazen de dil değiştiriyor. Bu nedenle Herta Müller, Clarice Lispector, J.M. Coetzee ya da Carlos Fuentes hakkında yazarken aslında onların anlattıklarından hareketle bugünü yazıyorum.”[2] sözleri ile bu konuya ışık tutuyor.

Yazılardaki “Sonra tıpkı Tournier gibi, bizim cesaret edemediğimizi başaranlara örtük bir hay­ranlık duyuyoruz.”, “Kuzey İtalya’da Faşist rejime karşı direnişe geçen arka­daşlarıyla birlikte tutuklanan Primo Levi”, “Boom akımının en önemli temsilcilerinden Carlos Fuentes, 1985 yılında yayımlanan Koca Gringo adlı roma­nında” gibi cümleler, yazarın karakteristik yazma biçimini yansıtıyor. Kitap boyunca hemen her denemesinde, metni zenginleştiren bunun gibi göndermeler yapıyor. Bu yazma biçimi, denemelerin arka planındaki derin kültüre, bilgi ve deneyim yoğunluğuna çekiyor okurun dikkatini. Okur, metnin ötesine geçip başka kaynaklara, yaşantılara ulaşıyor. Böylece yazar, hem belleği diri tutma hem de okurun zihin coğrafyasını genişletme çabasını ortaya koymuş oluyor.

Denemenin ustalarından Salah Birsel’in çoğu denemesi de Melce S. Öztürk’ün yazılarındaki havadadır. Günümüz denemecilerinden Nurdan Gürbilek de yazılarında bizi geniş ve zengin bir bilgi havuzunda yüzdürür. O havuzdan çıktığımızda çok şey öğrenmişizdir. Melce S. Öztürk de bizim önümüze böyle bilgi havuzları koyuyor. Meselesini enine boyuna irdeleyip manzarayı netleştirirken, bizi çoğu unutulup gitmiş zamanlara-mekânlara, eserlere götürüyor. Kendimizi  “yıkıntı edebiyatı”nın sayfaları arasında yol alırken buluyoruz. Travma anlatısının edebiyatta bulduğu alanı elle tutulur hâle getirip gösteriyor bize. Thomas Mann, Hermann Broch, Wolfgang Borchert, Clarice Lispector, J. D. Salinger, Herta Müller gibi dünya edebiyatının büyük yazarlarını, ele alınmamış yönleriyle inceliyor ve meseleleri bir yönüyle bugüne ustalıkla bağlıyor Öztürk.

Okur ve kehanet

Kitabın, okurun zihninde sorular oluşturacak bir adı var. Yazara bununla ilgili “Okurun kehanetle ilişkisi nedir? Okur hangi durumda kehanete uğrar?” diye sordum. Öztürk, bu sorumu“Fısıltılarına kulak verebilen okur için geleceğe yönelik çok kehanetlerde bulunuyorlardı, bulunmaya da devam ediyorlar aslında. Örneğin Hermann Broch, Hitler’in daha adı anılmaz iken yazdıklarında ondan haber veriyor ve insanlığı uyarıyordu. Örneğin Dubravka Ugresic, henüz binlerce Yugoslavya vatandaşı katledilmeden çok evvel, olacaklar hususunda toplumu dikkatli olmaya çağırıyordu. Çoğu, susmak yerine bizi uyarmaya çalıştıkları için sürgün edildiler ve ait oldukları toprakları özleyerek öldüler. Bu bedeli ödemiş yazarlara karşı, bir vefa borcu hisseden okur olmanın sorumluluğunu üstlenme ihtiyacı içinden doğdu kehanet.” sözleri ile cevapladı.

Sonun başı

Doğu’dan, Batı’dan yazarları, kitapları, dertleri, yaralı insanları ve toplumları konu edinen Kehanete Uğrayan Okur, yazarın ilk kitabı fakat hiç de bir ilk kitap havası taşımıyor. Kitaptaki yazılar, usta bir yazar tavrıyla kimi zaman deneme kimi de makale dili ve üslubuyla kaleme alınmış. Yazarın adlandırmasıyla “dene-makale” niteliği taşıyor bu yazılar.

Melce Selime Öztürk, ilk kitabında çıtayı oldukça yüksekte tutmuş. Sonraki kitaplarında çizgisini daha da yükselteceğine hiç kuşkum yok.  Yazar; dene-makaleden şiirin öz kardeşi denemeye yönelse, yazdıklarında kendi sesini daha çok duyursa, metinlerdeki bilgi yükünü biraz daha azaltsa yazılarıyla bize dil şölenleri yaşatabilir.

Yorum yapın