
17 Haziran’a, dolaysızca………
1.
Doğumun kutsallığına dair tefekküre dalacak genişliğe daha ilk andan eriştiysek eğer —evet evet, mümkün bu— onun bizden esirgenmiş olduğunu iddia etmek aklımıza bile gelmez, kalbimizden bile geçmez doğal olarak.
Her doğum kutsaldır. Bizler o kutsallığın tohumlarıyız dediğimizde, tam da böylesi bir kavrayışla dolup taştığımızda yankıları duymak kaçınılmaz. Yaratım; tekrarlara alan açan gücünü, içten gelen kıpırtısını, canlılığını, sürekliliğini, çoğulluğunu böylesi bir özden alıyor.
Hepimiz o yankılardan biçilmiş kostümleri-bedenleri kuşandık. Farkına varılsa da varılmasa da böyle. Nihayetinde gündoğumunun hücreleriyiz. Evrenin aydınlık tasavvuru.
2.
Oluş doğumun meyvesi. Doğum oluşun meyvesi. Ne muhteşem çapraz doku. Doğasında karamsarlık yok. Yalnızlık da. Durgunluk, durağanlık da……..
Biliyoruz ki doğmak tek seferle sınırlı kalacak bir eylem değil. Öyleyse bizler kendi çoğul doğumlarımızın yaratıcısıyız. Aynı anda doğumun kucağıyız. Besleyip büyüten. O genişliğe, tekrarlarla kendini sık sık hatırlatan çoğalışa bir kez uyandıysak tamamdır: Bizi saran ve sardığımız âlem artık kaçınılmaz biçimde değişecek.
Hem doğumunu ömür boyu iliklerinde hissedip yaşatan kişi; mümkün müdür hiç, inanabilir mi kendisini doğmaktan da kutsala ulaşmaktan da alıkoyabilecek bir gücün varlığına. O aynı zamanda ket vurulamayan doğumun neleri varedebileceğini; engel diye adlandırılmış nelerin doğasına yapıcı içgüdülerle müdahale edebileceğini güçlü biçimde sezinleyen Can’dır. Bununla kalmaz; baştançıkarıcı potansiyeli —kör gözle de değil üstelik— apaçık gözlerle, bütün duyularıyla dolu dolu duyumsayarak yaşar.
O halde ne yapıp edip, her birimiz kendi meşrebimizce doğum bilincini —kutsiyeti ayrı tutmadan— yaşa(t)maya bakalım. Duyularımızı onun kalbinden hiç ayırmadan. Ayrılmayışın idrakiyle. Kalbi bize dönüşene dek. Israrsız bir şefkatle. Kendiliğinden. Sabırlı bile olmayan. Tanımayan çünkü sabrı.
3.
Evet, biliyorum, mümkün. Doğmuş olmanın çiçek misali kat kat açan bilinciyle Bir’iz ve sandığımızdan çok daha geniş hayatlar yaşıyoruz.
Şöyle yazmışım defterime: Yaşamın bize buyurduğu temel ve kadim bir işimiz var; doğumun kutlu bilincini kâinata yerleştirmek. Doğmuş olmanın sakıncalarına değil nimetlerine odaklanarak……
Evet, kâinat demişim. Sonra sözcüğün altını bir güzel çizmişim. Hadi bir de şimdi büyük harfle başlatarak, hatta tüm harflerini kocaman yazarak vurgulara vurgu katmaktan geri durmayalım diye geçirdim içimden. Ânında uyguladım. Vurgulardan kaçmadan çok’ları çoğaltıyoruz. Bu da alternatif bir hayat tasviri sayılsın. Apaçık belirmeyen; söze-dile kolay kolay gelmeyen şeyler hakkında çok daha vurgulu konuşmak-yazmak lazım. Ancak böyle yer açılır sesi çıkmayana, hakkı yenmişe, dikkat çekmeyene…… Böyle geçmişse içimizden sahiplenilmeyene çoktan yuva olmuşuz demektir. O halde hemen yamacında, kozasındayım fikrimizin zikrimizin.
Algılara odaklanıyorum ve onların uzantısı olan, onlardan doğan masum sözcüklere. Kapsayıcılıkta sınır tanımayanların döl yatağı. Sözcükler geniş alanları sever. Oralardan boy verir. Büyüdükçe büyüyor sözcüğümüz KÂİNAT. Dile geldiğinde çoktan çıkmış bizim olmaktan. Yoktan varoluşun bilinci ense kökümüzde.
4.
Ah, nasıl olur da es geçilir: Doğumun kendisi bizzat KÂİNATın evlatlarından. Benim yaşımdan farkı yok onunkinin. Hayatı da uzağımızda sayılmaz. Ömrü desen sayılmalara yüz vermez. Huyu suyu bir o kadar kaçak. Uzak durur tanımlardan. Az kaldı. Dur. Daha yeni başladık. Dense bile kaç yazar.
Kaç yıl mı yaşandı? Kim bilecek. Dünyanın kırışıklıklarına odaklananların kendi sonları yakın. Sorup durmalar hep beyhude. Nicelikler, nitelikler oluş hamuruna çoktan karışmış. Özünde yaşsız o. Çünkü bilinci henüz yazılmamış olanda. Sonlara sırtı dönük, bağrı başlangıçlara açık.
Kitaba ömür biçilmemişse hayata da biçilmez. On beş desin biri, elli dört desin öteki; bizim ömür muhasebemizde beşibiryerdeler beşyüzellibeşe eşit. Yuvarlasak rakamları kaya dağı oluştursak yine hep tuzla buz. Devran dönmeye, sonu başa iliştirmeye ayarlı. Ömür muhayyilesinde sonsuzluğa açık damarlar(ız).
5.
Kâinat koordinatları ele avuca sığmıyor. Yayıldıkça genişleyen gövdelerimizle onu biz yaratıyoruz. Aynı zamanın mahsulüyüz. Genişlik kimseyi yutmaz. Doğumla deneyimledik. Sonsuzluk güçten düşürmez.
Tefekkürü çoktan geçmişiz. Onu duyumsamaktan dolayı ah ama nasıl nasıl mes’uduz. Dile getirmelere doymamışız. Yüksek sesle üstelik. İyice abartmışız. Neşemizin kanatları var. Biz dokumuşuz. Sadece uçmaya yaramadıklarını çoktan farketmişiz. Kanala her girişimizde temize çekiyormuşuz. Uçmayı, varlığı, sonsuzu, doğumu………. Hafiflik böylece gelmiş, iyi ki doğdum(n)’a konmuş.

















