Öykü: Paslı Anahtar | Okay Taşlı

Haziran 12, 2026

Öykü: Paslı Anahtar | Okay Taşlı

Öğleden sonra başlamıştı rüzgâr. Deniz tarafından değil de, sanki şehrin eski sokaklarının içinden esiyordu. Toz kaldırmıyor, insanın içine işliyordu daha çok. Sen dükkânın önündeki taburede oturmuş sigara içiyordun o sırada. Çarşı tenhalaşmıştı. Saat dörde geliyordu ama hava erkenden kararmaya başlamış gibiydi.

Eskici dükkânının camında hâlâ eski yazıyla “ALIM SATIM YAPILIR” yazıyordu. Boyası dökülmüş harfler. Dükkânın içine yıllardır aynı koku sinmişti: rutubet, naftalin, eski tahta ve biraz da yalnızlık.

Kasabada bazı dükkânlar para kazanmak için değil, unutulmamak için açık kalırdı. Seninki de öyleydi artık.

İçeride eski radyolardan biri cızırtıyla türkü çalıyordu. Sobanın üstünde çaydanlık vardı. Çayın demi kaçalı çok olmuştu ama gene de döküp içiyordun. İnsan belli bir yaştan sonra tadı değil, alışkanlığı içiyor biraz.

Tam sigaranın sonuna gelmiştin ki adam çıktı karşı sokağın içinden.

Yavaş yürüyordu.

Öyle aceleyle yürüyen insanlardan değildi. Durup tabelalara bakıyor, kapanmış dükkânların camına eğiliyor, sonra devam ediyordu. Sanki yıllar önce kaybettiği bir şeyi arıyordu.

Üzerinde koyu lacivert bir ceket vardı. Yakaları parlamıştı. Saçlarının çoğu dökülmüştü ama yürüyüşünde tuhaf bir eski kabadayılık kalmıştı hâlâ.

Dükkânın önünde durdu.

İçeri baktı uzun uzun.

“Radyo çalışıyor mu?” dedi.

“Keyfine göre.”

Gülümsedi hafifçe.

İçeri girdi sonra.

Eski eşyaların arasında dolaşmaya başladı. Pirinç mangala baktı. Çatlak aynayı eline aldı. Bir süre eski duvar saatinin önünde durdu.

“Bunların hepsi birilerinden mi kaldı?” dedi.

“Kimse yanında götüremiyor.”

Başını salladı.

Bu cevabı sevmiş gibiydi.

Sonra dükkânın en dip tarafına geçti. Orada eski bavullar duruyordu. Tozlu, deri, köşeleri aşınmış bavullar. Adam içlerinden birinin üstüne elini koydu.

“Benim babamda da vardı bundan,” dedi.

“Artık kimse bavulla gitmiyor.”

“Kimse bir yere gitmiyor zaten.”

Bunu söylerken yüzünde öyle yorgun bir ifade vardı ki, insan onun uzun zamandır uyumadığını sanırdı.

Sobanın yanındaki sandalyeyi gösterdin.

“Otur abi.”

Oturdu.

Çayı doldurdun.

Bardağı iki eliyle tuttu önce. Parmakları titriyordu hafif hafif.

Dışarıdan minibüs sesi geçti. Çarşının içinden bir seyyar satıcı bağırdı. Sonra gene sessizlik oldu.

Kasabaların sessizliği başkadır. Büyük şehirde sessizlik bile gürültülüdür. Buradaysa insan bazen kendi nefesinden sıkılır.

Adam çayı yudumladı.

“Ben buradan otuz yıl önce gittim,” dedi.

“İyi yapmışsın.”

“Yok,” dedi. “İnsan gittiği yerde de kendine denk geliyor.”

Bu lafı söylerken gözleri dükkânın içine kaydı. Eski eşyalara değil de, geçmişine bakıyor gibiydi.

“Ne iş yapıyordun?”

“Otelde.”

“Hangi otel?”

“Şelale Oteli vardı eskiden.”

Hatırladın.

İstasyonun aşağısında, şimdi yıkık duran bina.

Bir zamanlar kaçak içki satıldığı, kavga çıkan, hayat kadınlarının gelip gittiği otel.

“Resepsiyondaydım,” dedi. “Gece vardiyası.”

Gülümsedi sonra.

“İnsan gece çalışınca başka şeyler görüyor.”

Anlatmasını bekledin ama sustu.

Cebinden buruşturulmuş sigara paketi çıkardı. Bir tane yakarken elleri gene titredi.

“Bir kadın vardı,” dedi sonra.

Belli ki bütün hikâye oraya çıkacaktı.

“Garsondu.”

Dışarıda hava biraz daha karardı. Karşı dükkânın kepengi indi gürültüyle.

“Evli miydi?”

“Yok,” dedi. “Ama mutsuzdu.”

Bunu öyle kesin söyledi ki, sanki mutsuzluk medeni hâl gibiydi.

“Gece çorba yapardı bize bazen. Ben resepsiyonda otururken yanıma gelir sigara içerdi. Fazla konuşmazdı.”

Derin nefes çekti sigaradan.

“Bir gece bana şey dedi…”

Durdu.

İnsan bazı cümleleri yıllar geçse de söylerken zorlanıyor.

“Buraya gelen herkes saklanmaya geliyor dedi.”

Sobanın içindeki odun çöktü hafifçe.

“Kocasından kaçan vardı. Polisten kaçan vardı. Kumar borcundan kaçan vardı. Ama en çok kendinden kaçan vardı.”

Adam bunları söylerken yüzüne bakıyordun sen. Anladın sonra.

Aslında o da kendinden kaçmıştı yıllarca.

“Sonra ne oldu kadına?”

Çok uzun sustu.

Öyle uzun sustu ki soruyu duymadı sandın.

“Bir sabah gelmedi işe,” dedi sonunda.

“Bıraktı mı?”

“Öldü.”

Dükkânın içi küçüldü sanki bir anda.

“Nasıl?”

Omuz silkti.

“İlaç.”

Dışarıdan çocuk sesleri geldi sonra geçti.

Hayat, başkalarının ölümüne alışkındı.

Adam çay bardağına baktı uzun süre.

“Ben o gün çıktım bu kasabadan,” dedi. “Bir daha da dönmedim.”

“Şimdi niye geldin?”

Bu kez cevap vermedi hemen.

Gözleri eski bavullara takıldı yeniden.

Sonra çok yavaş konuştu.

“Geçen ay doktor bana kötü şeyler söyledi.”

Başını eğdi.

“İnsan öleceğini öğrenince ilk gençliğine dönüyor galiba.”

Ne diyeceğini bilemedin.

Çünkü bazı adamlara teselli yakışmıyordu.

Bir süre ikiniz de sustunuz.

Radyoda eski bir şarkı başladı sonra. Ses boğuktu. Şarkı değil de, hatıra gibi geliyordu kulağa.

Adam cebinden küçük bir anahtar çıkardı.

Paslanmıştı.

Tezgâhın üstüne koydu.

“Bu ne?” dedin.

“Oteldeki oda anahtarı.”

Şaşırdın.

“Otuz yıldır mı saklıyorsun?”

Güldü.

Ama insanı üzen bir gülüştü bu.

“Bazı insanlar bir hayatı değil,” dedi, “bir geceyi unutamıyor.”

Akşam iyice çöktü sonra.

Sokak lambası dükkânın camına sarı bir ışık vuruyordu. Adam sigarasını söndürdü. Ağır ağır ayağa kalktı.

“Gideyim ben.”

“Nereye?”

Omuz silkti.

“İnsan yaşlanınca her yer dönüş yolu gibi geliyor.”

Kapıya yürüdü.

Tam çıkarken durdu.

Arkasını dönmeden konuştu.

“Şelale Oteli’nin yerinde ne var şimdi?”

“Boş arsa.”

Başını eğdi.

Sanki bunu zaten biliyormuş gibi.

Sonra çıktı gitti.

Sen kapının önüne kadar geldin. Adam karşı sokağın karanlığına doğru yürüdü. Ne hızlı ne yavaş. Sanki çok uzun süredir aynı yürüyüşü sürdürüyordu.

Bir süre ardından baktın.

Sonra içeri döndün.

Tezgâhın üstünde bıraktığı paslı anahtar hâlâ duruyordu.

Çayı yeniden ısıtmak için sobaya yaklaştın. O sırada fark ettin: Dükkânın içi, adam gittikten sonra daha eski kokuyordu.

Yorum yapın