
Hangi yöne gideceğini şaşırdı Ayça. Sosyete pazarının ortasında kalakaldı. İnsanların uğultusu satıcıların solo manileriyle deliniyor, tezgâhların başına üşüşen kalabalığın devinimiyle düğümleniyordu. Pazar alanı iplere asılmış birbirine benzer tişörtler, pantolonlar, elbiselerle renk renkti. Cüzdanı dolu olanların hevesi diriydi. Sergilenen tüm ürünler, ayakkabılar, çantalar, mutfak eşyaları, çarşaflar, havlular, aksesuarlar alıcısını bekliyordu. Çok satılanlar öne dizilmişti. Giysileri bedeninde ölçenler, üstüne geçiriverenler, çarpışanlar, omuz atanlar, öne geçenler, arkadan ittirenler pazarı hareketlendiriyor, alışveriş iştahı gürültüyü çoğaltıyordu. Kalabalık arttıkça nefesler birbirine değdi, el çabukluğuyla seçilen mallar havada uçuştu.
Ayça pazardan ayrılmak istiyor, çıkış kapısını bulmakta zorlanıyordu. Kontrolünü kaybedip bir sürü gereksiz şey almasına ramak kalmıştı. “Beni gör,” diye bir mırıltı duydu arkasından. Dönüp baktı, sesin sahibi yoktu. Bu sırada pazarın gürültüsü kendi içinde ahenkli bir kıvam almaya başlamıştı. Acı çeken bir kadın sesine dönüşüyordu sanki, “Beni gör, beni gör, beni gör…” diyordu. Neydi bu, kimdi? Zihni oyun mu oynuyordu? Etrafına bakındı. İç çamaşırı satan bölüme yönelip ürünleri gözden geçirdi. Ortası taşlı, altı balenli siyah sütyen çarptı gözüne. Elini sürmeye çekindi. Soğuk terler döküyordu. Evde aynısının ten renklisi vardı, fazla olurdu. Gürültünün sesi artık net ve anlaşılır “Beni gör,” diyordu. Hareket ettiğinde susuyor, sabit durduğunda konuşmaya devam ediyordu. Kulaklarını tıkadı. Kocasına söz vermişti. İhtiyaç değilse para harcamayacaktı. Satın aldığı neyi gösterse “Bu kaçıncı,” demeye başlamıştı. Son seferinde yeni çantasını elinden alıp yere fırlatmış, öfkeden deliye dönmüştü. Daha önce hiç o kadar kızmamıştı. Beş yıllık evliliklerinde alışveriş yüzünden tartıştıkları çok olmuştu ama sakinleştiklerinde barışırlardı. Sonunda adam zıvanadan çıkmış olacak ki dişlerini, yumruklarını sıkıp üstüne yürüdü. Ayça korkup çocuğunun yanına sığınınca adamın esip gürlemesi kesildi.
Sosyete pazarının farklı yönlerine gidip geldi. Ezbere bilmesine rağmen bu labirentin çıkışını bulamıyordu. Konuşan ses susmuştu. Kafasını toplamak için durdu bir an. Gürültü daha yüksek bir sesle, yalvarırcasına konuştu. “Beni gör, beni gör, beni gör…”
Başı dönmüş, paniklemiş, koridorlardan geçerken yine yönünü kaybetmişti. Sonunda bir satıcıya sordu çıkış kapısını. Renkli, sevimli çoraplar satıyordu. İki çift kızına, iki çift de kendisine aldı. Çoraptan zarar gelmezdi. Elini çabuk tutup dışarı attı kendini. Cadde gürültüsünü dinledi biraz. Konuşan yoktu. Sesten kurtulmuş gibiydi.
Bindiği minibüsten inip önce küçük kızını emanet ettiği annesine uğradı. Uykuda olduğu için beklemek zorunda kaldı. Çorap poşetini, terlik mağazasından aldıklarını büyük deri çantasına tıkıştırmıştı. Annesi fermuarı zor kapanmış çantaya endişeyle baktı.
Eve döndüklerinde mutfağa geçmeden salondaki televizyonu açıp karşı koltuğa oturttu kızını. Her şey normale dönmüş görünüyordu. Bir süre sonra oyuncak bebeğini sallayarak mutfağa geldi kızı. Yetişkin bir kadın sesiyle üç defa “Beni gör,” dedi. Musluktan akan suyun şırıltısı arasında duyduğuna inanamadı Ayça. “Ne dedin sen?” diye bağırdı. Kız korkup ağladı. Ayça’nın eli ayağı boşalmıştı. Ellerini havluya kurulayıp kızının yanına çömeldi. “Neden böyle söyledin?” dedi. Şaşkın baktı kızı. Cevap vermedi. Kısa süren sessizlikte ikisi de nefesini tuttu.
Sonraki birkaç gün içinde telefonla konuşurken arkadaşı, selamlaşırken alt kat komşusu, markette poşet uzatan kasiyer durduk yerde takılmış plak gibi ardı ardına birkaç defa “Beni gör,” demişti. Ayça’nın sinirleri gitgide bozuluyordu. Kimse ne söylediğinin farkında değildi. Sorduğunda bu söz ağızlarından çıkmamış gibi davranıyorlardı.
Ertesi hafta bedava servise binip yine sosyete pazarına gitti. Bu defa kızını da yanında götürdü. Kalabalık arttıkça gürültü yükseldi. Konuşma yine başladı. Israrla “Beni gör,” diyordu. Ayça kızının kolundan tutup apar topar terk etti orayı. Aklını mı kaçırıyordu?
Kocası akşam yemeklerini dışarıda yiyor, gece yatağa Ayça’dan çok sonra geliyordu. Bakışları sitemkâr ve kızgındı. Pazarda duyduğu şeyleri Ayça’nın uydurduğunu düşünüyordu. Birkaç kez doktora götürmeyi teklif etti, ikna edemedi. Ayça içten içe kocasına bileniyordu. “Beyefendinin başka kadınlara karşı ne kadar nazik davrandığını bilmeyen yok,” diyordu annesine, “hoşgörülü, konuşması dikkatli, giyimi özenli. Herkesin takdirini toplamayı iyi biliyor. Tamam, kabul, hatalıyım ama biraz anlayış gösterse, sabretse ne olur? Uzun zamandır kendimi tutup alışveriş falan yapmıyorum işte,” diye dert yanıyordu. Ama biliyordu, gayretli olması kocasına yetmeyecekti. Sarıldığında kollarındaki sıcaklık kaybolmuştu.
Annesi de teşvik edince direnmekten vazgeçip doktora gitmeyi kabul etti. Hemen teşhis konamamıştı ama aldığı ilaçlarla biraz sakinleşti. Gürültülü yerlerden uzak duruyordu. Artık gaipten gelen ses duymuyordu ama ruhunu besleyen kanallar tıkandıkça kupkuru boşluklar açılıyordu içinde. Sahip olmanın verdiği hazdan ve doygunluktan yoksun boşluklar… Giderek de büyüyordu. Eksik parçaları kaybolmuş bir yapboz tahtası gibiydi. Kendini tanımakta, yeteneklerini hatırlamakta zorlanıyordu. Ona verilenlerle yetinmeye gayret ederek üzerine iliştirilmiş görevlerle hayatını sürdürmeye çalışıyordu. Yedirip içirdiği, elinden tutuğu, hasta olunca baktığı, dünyaya gelmesini herkesten çok istediği kızının babasına düşkünlüğüne ise katlanamıyordu. Akşamları etrafında pervana olup kucağına çıkması, muhbirlik yapıp aferin alması, uyurken de babasını yanına çağırması rekabeti kızıştırmıştı. Dışlanmış gibi hissetti Ayça, canı fena sıkkındı.
Oysa çocukluğunda evin gözbebeğiydi. İsteklerini karşılamaya hazır bir ailesi ve akrabaları vardı. Onu mutlu etme çabaları, bir dediğini iki etmemeleri olağan gelirdi. Biri on, diğeri on iki yaş büyük iki ablası kendi aralarında saç saça, baş başa kavga etseler de ona ilişmezlerdi. Neredeyse dokunulmazdı. Büyüdükçe ihtiyaçları, istekleri de ailesinin karşılayamayacağı kadar büyümüştü. Annesiyle konuşurken babasının “Bu kadar da olmaz, hep ona mı çalışacağız,” dediğini duymuştu. Ayça’ mıydı o? Akrabalarından gelen hediyeler gitgide azalmıştı, nazına oynayanlar ortalarda görünmüyordu. Küçük ablasıyla kuş desenli saç tokası için ilk çekişmelerinde ablası Ayça’nın üstüne yürüyüp “Yeter be, sen bizim kardeşimiz değilsin,” diyerek tokasını geri almıştı. Annesi araya girip uzaklaştırmıştı ablasını, “Seni kızdırmak için söylüyor yavrum, üzülme,” demişti.
İlk fütursuz alışverişini kocasından önceki nişanlısı onu terk ettiğinde yapmıştı. O zamanlar doktor muayenehanesinde sekreterdi. Satın aldıkça ferahlıyor, derdini tasasını unutuyordu. Canı sıkıldıkça çarşı, pazar gezerdi. Başka türlü rahatlayamıyordu. Evlendikten sonra kocasının isteğiyle işini bırakmıştı. Başlangıçta her şey iyi gidiyordu. Kocasının sevgisi, ihtimamı yeterli görünüyordu. Doğum yaptıktan sonra ilgi odağına kızları yerleşmişti. Hayatın akışını kızı yönlendiriyordu. Yaptığı alışverişlere kocasının tahammülü azalmıştı. Saçını boyadığını, kilo verdiğini fark etmiyor, akşamları telefonuna dalıp sorularını geçiştiriyordu. Ayça alışverişin dozunu artırdıkça kavgaları çoğalıyordu. İnatlaşmaları, birbirlerini hor görmeleri, karşılıklı sinir uçlarını didiklemeleri, aralarında yeni filizlenmiş bağları da lime lime etmişti.
Ayça iki aydır dayanıyordu. Evde kendini oyalamak için çok gayret sarf ediyor, ekranda önüne çıkacak alışveriş sitelerinden kaçmak için telefonunu bile eline almıyordu. Buna rağmen kocası açığını arıyordu. Harlı yanan bir kavgaya tutuştukları sabah kapıyı çarpıp çıkmıştı. Ardından uzun süre sakinleşemedi Ayça. Toparlandı sonra. Kızını annesine bırakıp evine yakın bir alışveriş merkezine gitti. İçeri girdiğinde kokusunu çekti burnuna. Sevdiğine kavuşmuştu sanki. Gözünü karartıp ayrılık acısını misliyle çıkarmak istiyordu. Mağazalara girdi, çıktı. Ayakları yere basmıyordu. Satış elemanlarının getirdikleriyle giyinme odalarına geçiyor, boy aynalarından kendine beğeniyle bakıyordu. “Çok yakıştı,” dediklerinde zevkten çıldıracak gibi oluyordu. Mağazalardan birinde cılız bir ses duydu “Beni gör.” Umursamadı, alışverişine engel olsun istemiyordu. Ses kesildi. Kasa fişleri yazılırken büyülenmiş gibi kendinden geçti, sahip olduklarına şükretti.
Kredi kartının limiti dolana kadar alışverişe devam etmişti. Annesinden gelen telefonu açtı sonunda. Kadının sesi sıkıntılıydı. Kocasının gelip kızını aldığını, eve götürdüğünü söylüyordu. Telefonlarına cevap vermediğine, alışverişe gittiğine çok kızdığını anlattı. Ayça’nın keyfi kaçmıştı. Farkına varmadan taşıyamayacağı kadar çok torba doldurduğunu fark etti. Bir kısmını bırakıp eve göndermelerini istedi. Aceleyle yola çıktı.
Kocası kapıda pek iyi karşılamadı. Elinde ne varsa alıp “Bunlar iade edilecek,” dedi. Kredi kartını istedi. Gözlerini yuvalarından çıkartıp “Bunu iptal ettireceğim. Ne lâzımsa ben halledeceğim,” diye ünledi. Ayça ayakları üstünde sallandı. Sonrasında kocasının ağzından çıkanları duymadı. Kulaklarını o ses doldurmuştu. “Beni gör, beni gör, beni gör.” Başını öne eğip yanından ayrılan karısına umutsuzca baktı adam. Karşılık vermemesi tuhaftı.
Ayça, annesinin evinden getirdiği resim çerçevesini yanına alıp küçük kızının odasına gitti. Resimde kundakta bebekti, teyzesinin kucağındaydı. Yanında eniştesi vardı. Onlarla neden birlikte olduğunu bilmiyordu ama trafik kazası geçirdiklerinde yanlarında olduğunu ve bir tek onun hayatta kaldığını biliyordu. Teyzesinin resmini sevdi, yüzünü öptü.
Odasında oyuna dalmış kızı, babasının yeni aldığı plastik mutfak oyuncaklarını yerleştiriyordu. Ayça bir kenara sinip seyretti önce. Sonra oyununa katıldı. Kızının kahve pişirir gibi yapıp getirmesini bekledi. Evcilik oynarken alışveriş yaptılar. Yiyecekleri buzdolabına yerleştirdiler. Rolleri değiştiler sonra. Kızı anne, kendisi çocuk oldu.

















