
İnsanlık tarihine, insanın kendine biçtiği merkezi konumun art arda sarsıldığı bir dizi kırılma olarak da bakılabilir. Kopernik ile insan, evrenin fiziksel merkezinde olmadığını kabul etmek zorunda kaldı.[1] Dünya, kozmosun odağı olmaktan çıktı. Charles Darwin ile insan, yaratılışın ayrıcalıklı bir varlığı değil, diğer canlılarla aynı sürekliliğin parçası olduğunu gördü. Sigmund Freud ise “İnsan, kendi zihninin bile efendisi değildir” diyerek son darbeyi içeriden vurdu. Böylece insan, önce evrenin, sonra doğanın, en sonunda da kendi zihninin merkezinden dışarı itildi.
Bugün yapay zekâ ve robotikteki gelişmeler dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz durum da bazı açılardan öncekilerden daha korkutucu olan yeni bir sarsılma. Daha öncekilerde kendimize hep yeni bir merkez bulmuştuk ve o yeni merkezde yine de tek başımıza zirvedeydik. Çünkü başka hiçbir canlıda bizim düzeyimizde gelişmemiş iki şeyimiz vardı: Neden-sonuç ilişkisi kurabilen, soyutlama yapabilen bir zihnimiz ve Kant’ın tabiriyle “dışarıya uzanan beyin” olan elimiz (kavrama, alet yapma ve kullanma becerimiz). Descartes’ten bu yana, özellikle bu zihinsel yeteneklerimiz sayesinde kendimizi tartışmasız bir zirvede konumlandırdık ve hiçbir rakibimiz olmayacağına inancımız tamdı.
Ancak artık bu zirvede yalnız değiliz. Yapay zekâ (YZ), neden-sonuç ilişkisi kurabilen ve soyutlama yapabilen bu zihnin pek çok işlevini başarıyla üstlenirken, robotlar da kavrama, alet yapma ve kullanma becerisini giderek daha yüksek bir hassasiyetle taklit etmeye başladı. Üstelik bu iki alandaki teknoloji de baş döndürücü bir süratle ilerliyor. Gün geçmiyor ki her iki alanda da yeni gelişmeler olmasın.
İşin ironik yanı şu ki: Daha önceki tüm merkez değişikliklerinin sebepleri doğal fenomenlerken, yani biz bunları yalnızca keşfetmişken, YZ ve Robotik, doğal fenomenler değil bizatihi insanlığın icatları. Belki de Dr. Frankenstein gibi katilimizi kendi ellerimizle yaratıyoruz.
Ayrıca öncekiler keşfedilen gerçeğin inkâr edilemez varlığı ve taş gibi ağırlığıyla bir anda algımızın üstüne çökmesiydi. Yani anlıktı. Şok etkisi yaratsa da reddi mümkün olmadığı ve önü sonu belli olduğu için alışması da daha kolaydı. Ancak bu kez başı sonu belli bir olgunun bir anda hayatımıza girmesinden değil bir süreçten bahsediyoruz. Kimine göre bu süreç, “teknolojik tekillik” olarak adlandırılan ve sonrasının öngörülemediği bir eşiğe doğru ilerliyor. Bazılarına göre -kendimizi kandırmayalım, çoğumuza göre- apokaliptik bir gidiş bu. Şişman ve gözlüklü çocuk tıkırtıların geldiği karanlık bodruma inen merdivenleri tek tek adımlıyor, hepimiz bodruma girdiğinde ne olacağını biliyoruz ancak hiçbirimiz bunu engelleyemiyoruz. Tek yaptığımız, bu gidişi hayranlıkla karışık bir dehşetle seyretmek ve YZ’nin hangi mesleği ne zaman tarihe gömeceğini tahmin etmeye çalışmak.
Bu noktada, “genişletilmiş zihin teorisi” olarak adlandırılan yaklaşımın hatırlanması gerekir. Bu yaklaşıma göre zihin, yalnızca beynin içinde işleyen kapalı bir süreç değil, araçlara, dile ve dış dünyaya yayılan bir işleyiştir. İnsan düşünürken kalemi, dili ve çevresindeki nesneleri zihninin uzantısı hâline getirir.
Bu yaklaşıma göre zihin çoktan bedenin sınırlarını aşmıştır. Bunu yazının icadına kadar geri götürmek mümkündür. Sokrates’in, insanların yazıya güvenerek hatırlama yetilerini körelteceğini söylediğini hatırlayalım. Yazı bu anlamda zihnin bellek işlevinin önemli bir kısmını üstlenmiş durumdadır.
Yahut sık verilen örneği yinelersek, şehrin tüm yollarını ezbere bilen biri ile hiçbir yolu hatırlamayıp navigasyon kullanan biri arasındaki fark, pratikte büyük ölçüde anlamını yitirmiştir. Bu tür araçlar (yazı, hesap makinası, bilgisayar, internet arama motorları vb.) zihni biyolojik olarak değiştirmese de onun işlevsel kapasitesini belirgin biçimde genişletir.
Yapay zekâyla birlikte bu genişleme nitelik değiştirmektedir. Zihin artık yalnızca dış dünyaya taşmamakta, o dünyada kısmen özerk biçimde işleyen bir katman da kazanmaktadır. Bu durum, genişletilmiş zihin yaklaşımını kendi sınırına yaklaştırır, çünkü zihin ilk kez yalnızca genişlememekte, kendi dışına çıkarak yarı bağımsız bir işleyişe dönüşmektedir. Bu noktada araç, kullanıcısının gölgesinden sıyrılmaya başlamıştır diyebiliriz.
Ancak her ne kadar genişlemenin niteliği değişmiş olsa da yine de yapay zekanın zihni genişleten bir araç olduğunu söylemek ve onu bu şekilde konumlandırmak hem mümkün hem de zorunludur. Yazarlar eserlerini kaleme alırken yapay zekadan faydalanacaklardır. Cin şişeden çoktan çıkmıştır. Yapay zekâ vardır, var olmayı da -gücünü ve etkisini artırarak- sürdürecektir. Onu yok saymak yahut edebiyata etki etmemesini beklemek gereksiz bir inkarcılıktan başka bir şey değildir. Soru artık şudur: Yapay zekâ edebiyatta neyi dönüştürecek, neyi ortadan kaldıracak ve o toz bulutu dağıldıktan sonra geriye ne kalacak?
Bu sorunun cevabını yalnızca bugün için değil önümüzdeki birkaç yıllık süreç için düşünmeye çalışacağım.
Önümüzdeki birkaç yıl içinde YZ’nin yazarlık yeteneği, özellikle dil işçiliği ve teknik zanaat alanında dikkat çekici bir seviyeye ulaşacaktır. Aynı fikri farklı tonlarda yeniden kurma, bir cümleyi daha akıcı, daha etkili, daha “edebi” hale getirme, anlatım hatalarını ayıklama, üslup taklidi yapma ve belirli türlerin (polisiye, romantik, bilimkurgu vb.) yerleşik kalıpları içinde tutarlı metinler üretme konusunda YZ’nin insandan geri kalmayacağı, hatta ortalama bir yazarı aşacağı görülüyor. Dev miktarda veriyle beslendiği için metinler arası ilişkileri kurmakta, referansları yerli yerine oturtmakta ve belirli bir estetik standardı yakalamakta da son derece başarılı olacaktır.
Buna karşılık, YZ’nin zayıf kalacağı alanlar daha çok “meselenin kendisi” ile ilgilidir: Ne söyleyeceğine karar verme, bir derdi gerçekten taşıma, o derdi varoluşsal bir zorunluluk olarak hissetme ve metni bu zorunluluğun gerilimiyle kurma noktasında hâlâ insanın gerisinde kalacaktır. YZ bir metni kusursuzlaştırabilir, çeşitlendirebilir, çoğaltabilir, ancak neden o metnin yazılması gerektiği sorusuna içeriden, yaşanmışlıkla yoğrulmuş bir cevap veremez. Bu nedenle yakın gelecekte yazarlık ikiye ayrılma eğilimi gösterecektir: Bir yanda dilsel olarak kusursuz, teknik olarak yetkin ama çoğu zaman “meselesiz” metinler, diğer yandaysa belki daha pürüzlü, hatta yer yer kusurlu ama taşıdığı anlam yükü nedeniyle okurla gerçek bir temas kurabilen metinler. Bu tür metinler –en azından şimdilik– insanın alanı olarak kalmaya devam edecektir.
Bu haliyle yazarlığın kendine, fotoğraf makinesinin icadı ve yaygınlaşmasından sonra resim sanatının izlediği yola benzer bir yol açması gerekeceği söylenebilir. O tarihlerde resim sanatı yön değiştirmiş, dış dünyayı mümkün olduğunca doğru ve benzer biçimde temsil etme iddiasını büyük ölçüde fotoğrafa bırakarak kendi özgün alanını aramaya koyulmuştu. Bu arayış, empresyonizmden kübizme, soyut sanattan dışavurumculuğa uzanan bir hat içinde, ressamın “ne gördüğünü” değil “nasıl gördüğünü” ve hatta “niçin gördüğünü” sorgulamasına yol açmıştı.
Benzer biçimde yazar da dilin teknik olarak kusursuz kurulması ve anlatının akıcı biçimde örgütlenmesi gibi işlevleri giderek daha fazla yapay zekâya bırakırken, kendi varlık nedenini bu teknik becerilerin ötesinde, anlamın, deneyimin ve bakışın özgünlüğünde aramak zorunda kalacaktır. Artık belirleyici olan, bir hikâyenin ne kadar iyi anlatıldığı kadar, hatta belki ondan da fazla, neden o hikâyenin anlatılmaya değer olduğu ve yazarın o hikâyeyle nasıl bir ilişki kurduğu olacaktır.
Bir hikâyeyi iyi anlatmak yani dil becerisi elbette önemini tamamen kaybetmeyecek ama bu yolda çaba harcayan yazarlar ezberlerini bozup, mevcut dilsel kalıpları ve anlatım şekillerini aşan yeni yollar bulmak zorunda kalacaklardır. Ancak bunun da geçici olacağını, o yeni dilsel olanaklar YZ’nin bilgi ağına yakalandıktan sonra YZ tarafından rahatça taklit edilebileceğini de söylemek gerekir. Bu anlamda ancak kendine ait bir üslup, dil, anlatım tekniği geliştirebilen yazarların bu saldırıyı defedebileceğini söylemek mümkündür.
Vizyonumuzu biraz genişletip örneğin on yıl sonraya bir bakış attığımızda ise durum ürkütücü bir hale bürünmektedir.
Bu bağlamda, çoğumuzun aklına gelebilecek bir soruyu, kullandığım YZ sistemine (ChatGPT) yönelttim.
Sorum şuydu:
“Bu hızda gelişmeyi sürdürmesi durumunda bundan on yıl sonra yapay zekâ Ulysses gibi bir metin yazabilecek mi ve iyi bir okur bu metnin yapay zekâ tarafından yazıldığını ayırt edebilecek mi?”
YZ’nin cevabı aynen şu oldu:
“Bu soruya verilecek dürüst cevap şudur: Evet, büyük olasılıkla yazabilecektir. Üstelik yalnızca biçimsel özelliklerini değil, metnin çok katmanlı yapısını, dilsel kırılmalarını ve bilinç akışını da büyük ölçüde yeniden üretebilecektir. Dahası, ortaya çıkan metin çoğu okur için yeterince ikna edici olacak ve iyi bir okur dahi bu metnin yapay zekâ tarafından yazıldığını çoğu durumda ayırt edemeyecektir.”
Cevap gerçekten ürkütücü ancak mevcut dünya düzeninde on yıllık bir vizyon geliştirmek son derece spekülatif kalıyor. YZ’nin gelişmesinin teknik sınırları yoksa da (yahut belirsiz olsa da) operasyonel ve kaynak tedariki (maddi güç, enerji vb.) bakımından ciddi zorluklar olabileceği, hatta belki belli yönlerden gelişmesinin sınırlandırılacağı da düşünülebilir. Ayrıca unutmamak lazım ki “Ulysses gibi bir metin” yazmakla “Ulysses’i yazmak” çok başka şeylerdir. YZ’nin on yıl sonra bile devrimci yenilikler yapamayacağını, çünkü onun -yapısı gereği- ancak mevcut anlam alanının içinde hareket edebileceğini de belirtmek gerekir.
Şimdi yazının asıl amacı olan birkaç yıllık vizyonumuza dönecek olursak, bu süreçte YZ etkisiyle, vasat ve vasatın biraz üstünde çokça edebi metinle karşılaşacağımızı söyleyebiliriz. Ancak burada arz çok yüksek olacağı için okurun da beklentisini yükselteceği öngörülebilir. Okur, önüne gelen metinler arasından yalnızca iyi yazılmış olanı değil, kendisine gerçekten temas edeni, zihninde ve hayatında bir karşılığı olanı ayıklamaya başlayacaktır. Bu da yazarı, teknik ustalığın ötesinde bir sahiciliğe, bir risk almaya ve kendi meselesini daha çıplak, daha doğrudan biçimde ortaya koymaya zorlayacaktır. Dolayısıyla YZ çağında yazarlık, bir üretim faaliyeti olmaktan ziyade bir konum alma, bir tavır belirleme ve okurla kurulan ilişkinin niteliğini yeniden tanımlama meselesine dönüşecektir.
Belki de asıl mesele, yapay zekânın neyi yazabileceği değil, insanın neyi yazmak zorunda olduğudur. Çünkü YZ kusursuz metinler üretebilir ama bir metni yazmak zorunda kalmaz. Kaybetmez, bedel ödemez, susmakla yazmak arasında sıkışmaz. Oysa gerçek yazı tam da bu sıkışmanın içinden doğar. Bu yüzden, toz bulutu dağıldığında geriye kalan, en doğru cümleyi kurabilen değil, o cümleyi kurmak zorunda kalanlar olacaktır.
[1] “İnsan, kendisini evrenin merkezinden indirmek zorunda kaldı; bundan daha büyük bir talep insanlıktan nadiren istenmiştir.” Johann Wolfgang von Goethe


















