
Söyleşi: Şirvan Erciyes
Ercan Taştekin’in CSI Türkiye kitabı üzerine konuştuk.
Şirvan Erciyes: Ercan Bey, ben de tüm Türkiye gibi adınızı yıllar önce duydum. Kayseri’de, Ramazan Bayramı’nda şeker toplarken kaybolan üç çocuğun davasını çözüme kavuşturan özel ekibin yöneticisi olarak tanıyorduk sizi. Kitaplarınız sosyal medyada karşıma çıkmaya başladığında doğrusu şaşırdım. Cinayet masası amirliğinden polisiye roman yazarlığına uzanan o yolu anlatır mısınız? Edebiyatla bağınız hep var mıydı, yoksa yazmak zamanla mı hayatınızın merkezine yerleşti?
Ercan Taştekin: Kendimi bildim bileli edebiyata tutkun bir insan oldum. Henüz on yaşlarımdayken, okuduğum hikâye ve romanların etkisiyle yarım yamalak da olsa roman yazmaya çalışırdım. Polis Koleji yıllarında kaleme aldığım şiirler ve metinlerle, edebiyat öğretmenlerimin başının etini epey yemişimdir. Duvar panolarına ve okul dergilerine sürekli yazılar yazar, yazınla iç içe yaşamaktan büyük keyif alırdım. 1989 yılında komiser yardımcısı olarak mesleğe başladığımda da kalemimi hiç bırakmadım; onu daima diri tuttum. Kurumsal dergilerde yazılarım düzenli olarak yayımlandı. İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte ise birçok internet sitesinde, takma isimlerle yazılar kaleme almaya devam ettim. Mesleki dergilerde ve çeşitli internet sitelerinde yayımlanan yazılarım, 2008 yılında Ezber Bozan Polis-lik adıyla kitaplaştırıldı. O dönemde Hürriyet Gazetesi, eserim hakkında “CSI Müdürü Emniyet Teşkilatını Eleştiren Kitap Yazdı” başlığıyla haber yaptı. Bu tarihten sonra da dergilerde ve dijital mecralarda yazmayı sürdürdüm. 2014 yılında açtığım kişisel blogumda, yaşanmış gerçek polisiye vakaları yayımlamaya başladım. 2024 yılında ilk polisiye romanım Fenomen, 2026 yılında ise Satılık okurla buluştu. Hâlen üç ayrı polisiye roman üzerinde çalışıyorum. Hatta bunlardan birinin son noktasını koyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim
Mart 2026’da yayımlanan Satılık, daha ilk sayfalardan itibaren okurda güçlü bir merak duygusu uyandırıyor. Bir yazara bunu sormanın ne kadar doğru olduğundan emin değilim ama mesleki geçmişiniz ister istemez şu soruyu çağırıyor: Romanlarınızdaki dünya ne kadar kurmaca ne kadar gerçekliğin izlerini taşıyor? Cinayet masasında hayat gerçekten romanlarınızdaki gibi mi akar?
Eserlerimde kurduğum evren, bütünüyle gerçeklerle örülmüş bir kurmacadır. Kurmacanın büyülü gücünü, hayatın sert ve sahici gerçekleriyle besleyerek onu zirveye taşımaya çalışıyorum. Romanlarımda özellikle cinayet masasının atmosferini, tüm ayrıntılarıyla ve gerçeğe en yakın haliyle yansıtmaya gayret ediyorum.

Ankara ve polisiye yan yana geldiğinde çoğumuzun zihninde ilk beliren karakter Behzat Ç. . Sizin karakterleriniz, Başkomiser Kemal başta olmak üzere, o dünyanın hayli dışında. Köftehor, hergele gibi azarlar dışında küfrün hiç yer almadığı, neredeyse sigaradan başka kötü alışkanlığın olmadığı bir ortama rastlıyoruz. Bu tercihler gerçek hayattaki gözlemlerinizin bir sonucu mu, yoksa bilinçli olarak daha sade ve steril bir anlatım mı kurmak istediniz?
Eserlerimdeki karakterlerin gerçek yaşamla örtüşmesine büyük önem veriyorum. Kahramanlarımın çoğu, hayatın içinden süzülüp gelen gerçek insanlardan izler taşır. Çalıştığım ortamları, insan davranışlarını ve konuşma biçimlerini mümkün olduğunca doğal ve sahici hâliyle aktarmaya çalışıyorum. Kitaplarımda küfürlü ya da küfürsüz konuşmalar yer alması yönünde bilinçli bir tercihim hiç olmadı; doğrusu eserlerimi kaleme alırken bu mesele aklıma dahi gelmedi. Romanlarımda küfrün neredeyse hiç bulunmadığını ise, okurlarımın bu konudaki dikkat çekici tespitlerini paylaşmalarıyla fark ettim
Satılık’ta Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’a değinen dikkat çekici bir bölüm var. O kısmın gerçek olaylarla bir bağı bulunuyor mu, yoksa bütünüyle kurmaca izleğin parçası mı?
Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile ilgili bölüm gerçek bir olayın kelimesi kelimesine kaleme alınmasından oluşuyor.
Polisiye okurken katilin kim olduğunu tahmin etmeye özellikle çalışmam. Çünkü çoğu zaman yazarın, okuru yanıltmak ve metinde tutmak için, çeldirici ipuçları serpiştirdiğini düşünürüm. Satılık okuru yalnızca sonuca değil, anlatının atmosferine ve karakterlerin dünyasına da çekebilen bir roman. Katilin kimliğinden çok anlatının ritmine kapılarak okudum, finalde de şaşırmadım. Yazarken bu dengeyi özellikle gözetiyor musunuz? Çalışma disiplininiz ve yazma pratiğiniz nasıl ilerliyor?
Polisiye romanda okuru, anlatının atmosferine ve karakterlerin dünyasına çekebilmenin son derece önemli olduğuna inanıyor; yazarken de buna özellikle gayret ediyorum. Bana göre polisiye roman, olağanüstü bir mühendislik becerisi gerektirir. Eser, eskilerin tabiriyle “efradını cami, ağyarını mani” olmalı; yani eksiksiz, yerli yerinde ve hiçbir fazlalık barındırmamalıdır. Çalışma disiplinim ise son derece yoğun ve yüksek tempoludur Dedektiflikte olduğu gibi edebiyatta da yaptığım işi fazlasıyla önemsiyor, her zaman hakkını vermeye çalışıyorum. Yazma sürecine girdiğimde dış dünyayla neredeyse bütün bağlarımı keser, yalnızca çalışmama odaklanırım. Yazma becerilerimi geliştirmek için yaklaşık otuz yıldır aralıksız emek veriyorum. Kendime özgü, ayırt edici bir üslup oluşturmak adına büyük bir gayret içindeyim. Polisiye roman alanında ise gerçekleştirmeyi hedeflediğim çok büyük hayallerim var.
Satılık Ankara’da geçiyor. Ancak Ankara’yı yalnızca bir fon olarak kullanmamışsınız, yaşayan bir karakter gibi. Mekânı detaylandırırken nelere dikkat ettiniz?
Ankara benim için yalnızca bir şehir değil, yaşayan bir karakterdir. Eserlerimde bunun hissedilmesine de seviniyorum. Hayatımdaki hemen her önemli olayı Ankara ile birlikte yaşadım. O benim sırdaşım, dert ortağım, sevinç arkadaşımdır. Bu şehre ait mekânları anlatırken, geçmişte yaşadığım olayların bende bıraktığı duyguların ve yıllar içinde biriktirdiğim gözlemlerin son derece etkili olduğunu düşünüyorum
Satılık bana polisiye türünde aslında ne kadar az roman okuduğumu da düşündürdü. En son, yıllar önce Patricia Highsmith’in Yetenekli Bay Ripley’ini okumuştum; üstelik ne dizisi çekilmişti ne de filmini izlemiştim. Sonradan ikisini de izledim. Siz görev yıllarınızda polisiye okur muydunuz? Polisiye edebiyatta takip ettiğiniz, beğendiğiniz yazarlar kimler?
Çocukluğumdan bu yana, diğer türlerin yanı sıra özellikle polisiye eserler okumaya özen gösterdim. Görev yaptığım yıllarda da bu alışkanlığımı sürdürdüm. Eserlerimi kaleme alırken, yıllar içinde biriktirdiğim bu okuma tecrübesinin büyük faydasını gördüm. Beğendiğim yazarları isimler üzerinden değil, taşıdıkları nitelikler üzerinden anlatmayı tercih ederim. Suçun bütün yönlerini ele alan, insan doğasını derinlemesine işleyen, toplumsal katmanlara dokunan, inandırıcı suç hikâyeleri kuran ve mantıklı çözümler sunan yazarları daha çok severim
Henüz yayımlanmamış dosyanızı da okuma fırsatı bulduğum için suç ve suçluya yaklaşımınıza dair biraz fikir edindim. Suçu yalnızca kötülük üzerinden açıklamayan psikolojik ve sosyolojik yönleriyle ele alan bir bakışınız var. Satılık’ta özellikle dikkatimi çeken bir düşünce vardı: “Bu yapmaz” ya da “ondan beklenmez” türünden yargıların aslında ne kadar geçersiz olduğu. Gerçekten de herkes, uygun koşullar oluştuğunda, her şeyi yapabilecek bir potansiyele sahip midir?
Suç olgusu üzerine hem akademik hem de saha deneyimiyle otuz yıla yakın bir çalışma yürüttüm. İnsanın doğası gereği, uygun koşullar oluştuğunda herkesin her şeyi yapabilme potansiyeline sahip olduğuna inanırım. Bu bakış açısını, Satılık romanımda ve incelediğiniz dosyada özellikle vurguluyorum: “Bu yapmaz” ya da “Ondan beklenmez” türünden yargılar çoğu zaman yanıltıcı olabilir. Bunun bir başka nedeni de şudur; planlı ve çetrefilli cinayetlerin failleri hem eylemi hem de yakalanmamak için izlemeleri gereken yolları çok önceden kurgularlar. Bu süreçte, çevrelerinde sistemli biçimde “suç işlemeyecekleri” algısını oluştururlar. İşte bu algıya kapılmamak, “bu yapmaz” ya da “ondan beklenmez” tuzağına düşmemek gerektiğini özellikle vurgulamaya çalışıyorum. Romanlarımda da bu yaklaşım üzerinden ileri düzey bir dedektiflik bakışını yansıtmaya gayret ediyorum
Yıllarca suçla, faili meçhul cinayetlerle, suçlularla çalışmış biri olarak insanlara bakışınız da bir değişim oldu mu?
Hayır, olmadı. Beni yakından tanıyanlar bilir; insanları, hayvanları ve doğayı çok severim. Mesleğimin ruh dünyam üzerinde olumsuz bir etki bırakmaması için görev yaptığım yıllarda da daima profesyonel bir yaklaşımı esas aldım.
Satılık’ı okurken, bu hikâyenin sinemada ya da bir dijital platform dizisinde nasıl duracağın düşündüm. Romanlarınızın ekran uyarlamalarıyla ilgili projeleriniz var mı?
Çok sayıda okur da aynı düşünceyi dile getirdi. Açık söylemek gerekirse, Satılık romanımın sinema ya da dijital platformlarda bir diziye dönüşmesini ben de çok istiyorum. Romanlarımın ekran uyarlamalarıyla ilgili bazı çalışmalarım da mevcut. Zamanla bunun gerçekleşeceğine inanıyorum.
Son sözü size bırakalım isterim. Bugünün okuruna, suçun ve insan ruhunun karanlık tarafına bunca yıl yakından bakmış bir yazar olarak ne söylemek istersiniz?
Şirvan Hanım, öncelikle söyleşi ve değerli sorularınız için teşekkür ederim. Eserlerimde, insan ruhunun karanlık yönlerine yıllar boyunca yakından bakmış bir yazar olarak, edindiğim birikimi bugünün okuruna bütünüyle aktarmaya gayret ediyorum. Okurlarımın bu dünyayla temas etmelerine katkım olursa, bundan büyük bir memnuniyet duyarım



















