
Damon Galgut’un 2021 Booker ödülünü almış romanı ‘’Vaat’’ dünyayı kavramak isteyen her edebiyatseverin ilgiyle ve zevkle okuyacağı, ama özellikle yazar olan okurun dersler alabileceği önemli bir yapıt.
Galgut, Güney Afrika edebiyatından, Coetze ve Gordimer’dan sonra okuduğum üçüncü yazar. Coetze’ye, özelikle onun ‘’Utanç’’ ına duyduğum hayranlığın benzerini duydum bu kitaba da. İlk bakışta, hayranlığım romanın kurgusuna değildi. Yazarın 300 sayfayı bile bulmayan bir anlatıda, çürümeden çürümeye yuvarlanan mutsuz bir ülkenin tarihsel dönemlerini, ve mevcut durumunu dört beş kişinin yaşamı aracılığıyla verilebilmesi karşısında adeta büyülenmiştim. Romanın başarısının büyük ölçüde kurguya bağlı olduğunu, metni irdeledikçe anlayacaktım.
Tam da burada durup Umberto Eco’yu anmalı :
Umberto Eco, ‘’Anlatı Ormanında Altı Gezinti’’ adlı deneme kitabında (çev.Kemal Atakay, Can yayınları, 2019 ), sinema sanatının teknik anlamda da edebiyattan esinlendiğini ileri sürer ve Madam Bovary’nin ikinci bölümünün giriş kısmını örnek verir ve bu paragraflardaki metinsel akışı, zoom yapan bir kameranın devinimlerine benzetir. Madam Bovary’ nin yazarı ünlü Flaubert bölüme geniş bir doğa parçasını betimleyerek başlar, anlatı yavaş yavaş geniş doğadan, o coğrafyada kurulmuş olan kasabaya ve nihayetinde kasabadaki bir evin betimlenmesine doğru akar; okurun zihni, evde ve orda yaşayanlarda yoğunlaşırken geniş ufku da ister istemez hesaba katacaktır.
‘’Vaat’’i okurken, Eco’nun iddiasının tersinin de doğru olabileceğini düşündüm. Edebiyat da sinemadan teknik öğreniyordu. Belki sinema seyircisi de olan yazarların, sinemanın tekniklerini farkında bile olmadan içselleştirdiklerini ifade etmek daha doğru olabilir.
‘’Vaat’’ de yazarımızın kalemi tıpkı bir kişiden öbürüne ya da bir manzaraya kayan kamera hareketlerine öykünür; bir karakterin bakış açısından diğerininkine ya da bir manzaraya, doğaya, hatta bazen bir hayvanın bakış açısına kayar ve böylece karşımıza insanıyla, kentiyle ve doğasıyla bir ülkenin, Güney Afrika’nın panoraması çıkar. Zaten romana Booker ödülünü kazandıran özelliği işte tam da bu tekniktir.
Kişilerin dramlarına tanık oldukça, koca Güney Afrika serilir gözlerimizin önüne, apartaid suçuna batmış sosyal düzeni ve apartaid sonrasıyla Güney Afrika! İnsani trajedilerle, duygu çelişkileri ve çıkmazlarıyla, kişilerin zihnindeki çağrışımlarla, kısa ve vurucu doğa ve kent betimlemeleriyle çizilen bu porte hem duygularımıza, hem mantığımıza sesleniyor ve -en son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim- kitabı kapatınca şunu bir kez daha, ama mantıksal çıkarsama ile değil, sinir uçlarımızla idrak ediyoruz ki ne güzel sözler, af dilemeler, bağışlamalar, hatta ne de bu doğrultudaki yasa maddeleri, ne çekilen ağır toplumsal acıları, ne uğranan haksızlıkları hafifletmeye yeter! Sosyal adalet ve aydınlanmacı bakış açılarıyla desteklenmeyen özgürlük ne özgürlüktür ne de barış! Ortam, katiller ve kurbanlar üretmeye devam edecektir, kişisel mutluluk ise erişilemez bir hayal olacaktır!. Beyaz efendiler suçlarını tam olarak idrak etmekten aciz kalırken, yoksula fiili hayatta suçtan başka özgürlük alanı tanımayan sistemde, eskinin köleleri yeninin yasaca özgür ama yoksul, eğitimsiz, işsiz siyahi kitleleri eski kurbanlardan yeni zalimler üretecektir.
‘’Vaat ‘’yerlilerin topraklarına konmuş varsıl bir beyaz çiftçi ailesinin 40 yıllık bir tarihsel süreçteki çöküşünü on yıllık aralarla, dört bölümde anlatır. Dört ölüm ve dört cenaze :
1980’lerde aparteid ‘in çözülmeye başladığı çatışmalı süreçte ailenin Annesi;
1990’larada, Mandela’nın başkanlığındaki bayram sürecinde Babası;
2000’lerde, siyahi -beyaz ortaklıkların kurulduğu, ortak bir yaşama doğru atılan adımları, kirli para ittifaklarının tökezlettiği dönemde, ailenin büyük kızı Astrid;
2010’larda – Mandela ölmüştür- ülkede kirli para ayyuka çıkmış ve dolandırıcı başkan ülkeden kaçmıştır- erkek evlat Anton ölecektir.
Bölümler ölenlerin adını taşır ve anlatı cenazelerin merkezinde dönerken, bir yandan da farklı kişilerin bakış açılarında, iç dünyalarında, çağrışımlarında gezinerek dönemi çok boyutlu olarak verir.
Anne aslen Musevidir, evlilik dolayısıyla Hristiyan olmuş, orta yaşında amansız bir hastalığa yakalanınca , asıl dinine dönmüştür.Beyazların homojen bir grup olmadığı görülmektedir… Dindarlık beyazlarda güçlüdür, ama şekilci, yobazca bir dindarlıktır bu ve herkes kendi dinince tutucudur. İnsani yanı olmayan, bu özden yoksun tutuculuğun apartaid rejiminin devamı için asli bir unsur olduğunu anlarız. Battıkları suç deryasında beyazların tutunduğu can simididir sanki yobazlık. Bu bölümde yazarımızın insandan insana, insandan doğaya, iç dünyalara gezinen ‘’kamera kalemi’’, düzenden beslenen ve düzenin ana unsurlarından biri olan papazın üstünde ısrarla duracak ve onun ikiyüzlülüğünü, içtenliksizliğini, çıkarcılığını kıyasıya eleştirecektir.
Gene sadece bu bölümde, ölünün ruhunu da odağına alacaktır yazarın ‘’kamera-kalemi.’’ Biz okurlar, Anne’ nin ruhuyla birlikte gezintiye çıkarız. Aslında bu yazınsal yaklaşım, ölüyü hatırlayanların hatıralarında gezinmektir, ölüyü yıkayan kadının iç dünyasında gezinmektir. Ve yazarın, hepimizi bekleyen son üzerine bu duyarlı yaklaşımı, anlatıyı Güney Afrika sınırlarından kurtarıp hepimizin anlatısına dönüştürür bir anda. Yazar sanki Anne’ ye diğer ölülerden esirgeyeceği bir armağan sunar! Niçin? Derim ki Anne bu beyaz kalabalık içinde, siyahilerin de insan olduğunun farkında ve yapılan haksızlığı hiç olmazsa biraz olsun onarmak isteyen kişi olduğu için. Anne , yıllar boyunca ailenin hizmetini görmüş, hastalığında ona bakmış olan zenci Salome’ ye, kadıncağızın çiftliğin müçtemilatında barındığı kulübenin tapusunun verilmesinivasiyet etmiş, Baba buna söz vermiş, ailenin roman bittiğinde hayatta kalacak son ferdi küçük kız kardeş Amor ise bu konuşmayı duymuştur. Amor emektar Salome’ yi içtenlikle sever ve kulübenin ona verilmesi için zaman içinde uğraşır. Ailenin erkekleri önce Baba, sonra ağabey Anton vaadi tutmayacaktır. Abla Astrid’in ise umuru bile değildir bu ‘’vaat’’.
Tutulmayan ‘’vaat’’ bir lanet gibi, bir bumerang gibi dönüp aile fertlerini vurmakta mıdır?…
Baba on yıl sonra yılan sokmasından; zavallı ama zavallılığının farkında olmayan Astrid ise,biron yıl daha sonrazalime dönüşmüş bir eski mazlumun- muhtemelen işsiz bir uyuşturucu bağımlısı- silahından çıkacak bir kurşunla ölecektir.
Astrid yüksek sınıftan, bol para içinde yaşayan ama hiçbir biçimde -çocuk doğurmanın dışında- üretken olmayan ve olmayı aklından bile geçirmeyen bir kişi, sınıfının kadınlarının tipik bir örneğidir. Kötü ya da zalim değildir; çıkarcılığı bilinçli değildir; sadece yüzeysel ve sorumsuz bir insandır.
Bu anlamda, küçük kız kardeş Amor’ un tam zıttıdır. Mutsuz evliliğinin, vicdani dinsel azaplarının, kötü giden sağlığının derdindeki Anne, kendiduyarlığını büyük kızına geçirememiş midir? (Gerçi, ağabey Anton’un karısı da Astrid’e benzer sınıfsal özellikler göstermektedir.)Küçük kız Amor ‘u ‘’insan’’ kılan, Anne’nin hastalığı dolayısıyla onunla zenci Salome’ nin ilgilenmesi ve ikisi arasında doğan sevgi midir? Akraba çevresi, Amor’da tanık olup yabancıladıkları duyarlığı, kendini feda etme dürtüsünü, kızın çocukluğunda geçirdiği kazaya bağlama eğilimindedirler: Vaktiyle çocuk Amor’ a yıldırım çarpmıştır. Aslında ona çarpan apartaid rejimidir.
Astrid’e dönecek olursak, onda ırk nefreti filan yoktur. Gönül huzuruyla ikinci kocasının siyahi ortağı (varsıl ve güçlü bir işadamı) ile, gizlide fevkalade doyum verici bir cinsel hayat sürdürmektedir! Gene de siyahilere yapılan haksızlık vicdanını asla sızlatmaz! Astrid eylemlerinin sorumluluğunu aslakabul etmek istemez. İçinde büyüdüğü yobaz katolikliğin etkisinden kurtulamamıştır bir yandan da; zinadan dolayı cezalanacağından korkar, günah çıkartıp arınmak ister, ama arınabilmek için günaha girmekten vaz geçmek gerektiğinin bile farkına varmak istemez. Ona kişiliksiz mi demeli, kişiliği bölünmüş mü, bilemedim , doğrusu.
Böylece geliriz, dördüncü cenazeye, 2010’lerda ölecek olan erkek evlat Anton’a. Anton çiftliğin başındadır, artık orta yaşlıdır ve bu işi batırmıştır. Anton hayatını batırmıştır. Eşzamanlı ülke de batmaktadır, zimmetine büyük paralar geçirmiş Başkan ülkeden kaçmıştır . Ülke dağınık, şaşkın… Ümitlerle başlayan delikanlılık çağından sonra orta yaşında içkiye boğulmuş Anton işlevsiz ve yenik… ne hayatla ne yenilgisiyle yüzleşebilen, kanayan yarasını içkiyle uyuşturan bir zavallı. Bin bir umutla başladığı romanı da ruhundaki kanayan yara yüzünden bitiremediğinin farkında değil. Yara mı ne? Taa eskiden, zorunlu askerlik görevindeyken , siyahi göstericileri bastırma sırasında, siyahi bir kadını öldürmüştür Anton. Annesinin cenazesine yetişmesinden az öncedir bu olay, annesini öldürmüş gibi suçlanmaktadır bir yanı; ve diğer yanı bastırmaktadır bu suçluluğu. Anton’ un siyahilerin felaketine dair bilinçli bir suçluluk duygusu yoktur. Sonuç, alkolün etkisinde bir ölüm, intihar mı kaza mı belli olmayan.
Romanın sonunda, ailenin hayatta kalan tek ferdi Amor, serserice yaşanmış bir gençlikten sonra, orta yaşında kişisel hayatından vazgeçmiş, yaşamını bir azize gibi, ölümcül hastalara adamış bir hemşiredir. Salome’ ye tutulmayan vaadi biraz olsun telafi için, çöküş halindeki çiftlikten gelen azıcık miras payını yaşlı zenci kadına devredecektir, Amor ; ama bu jest, Salome’ ye değil ama yetişkin oğluna hiçbir anlam taşımayacaktır…
Apartaid rejiminin sona ermesiyle, hastanelerde beyaz /zenci ayrımı kalkmış, koğuşlar birleştirilmiştir.
‘’Artık birlikte ölebiliyoruz’’ diye düşünür bir roman kişisi; ‘’ama birlikte yaşayabilecek miyiz?…’’(sayfa s.93)
Soru, budur işte…
*Damon Galgut, Vaat, çev. Hasan Can Utku, Deli Dolu yayınları (Tudem yayın grubu), Eylül 2022


















