Hazırlayan: Meltem Dağcı
Cyberpunk Neon Nexus: Override 1, Eksik Harf Yayınları tarafından Mart 2026’da yayımlandı. Kitapta, cyberpunk teması etrafında şekillenen birbirinden farklı öykü ve makaleler yer alıyor. Bu derlemede öyküleriyle yer alan yazarlara, yazma süreçlerini sordum.

Antolojideki öykünüzün hikâyesini/yazım sürecini bizimle paylaşır mısınız?
Aktuğ Antika: Kendim için hobi olarak başladığım yazılım ve mekanik mühendisliği alanında yavaş yavaş ustalaşırken yarattığım en nadide eserlerden biri olan Metropolis evrenini, tamamen sahip olduğum teknik ve sosyolojik bilgilerin üzerine inşa etmeye başlamıştım. Bilimkurgu benim açımdan kurgunun biraz dışında bir alan olmuştur her zaman. Bu sebepten yazdıklarımı hep gerçeğe dayalı tutmaya özen gösteririm. Yazdığım “Hani bizim cybernetikler?” adlı teknik yazım aslında bu kitap için özellikle seçtiğim bir konu değil, belki şaşırtıcı ve abartı gelebilir ama zaten uzun süredir benim kendi içimde çözmeye çalıştığım bir problem olarak ortaya çıkmıştı. Eğer etkili bir çözüm bulabilirsem, geleceğin teknolojisine katkıda bulunabilmeyi düşünüyordum. Override aslında bu düşüncelerimi aktarabileceğim bir ortam oluşturmuş oldu. Bunun için Taylan Onur hocama sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. “Bu eller bana ait değil” öyküsü de tamamen merkezine cybernetikleri alan bir Metropolis öyküsü. Teknik yazımla tamamen ilişkili. Bozuk ve eski bir cybernetiğin insan üzerindeki sağlık problemlerini bizzat gözetleyebilmenizi sağlıyor. Tabi ki biraz daha soyut bir anlatım tarzı kullanılarak. Cyberpunk: Override, bana göre öylesine bir kitap değil. Kendi kişisel yazarlık kariyerim için bir ilk adım. Bilimkurgu dalı için ise zamanla değerlenecek bir eser olacağını düşünüyorum. Esenlikler.
Kazım Demiroğlu: “Aklımda bir şey var ve bunu anlatmam gerekiyor.” Bu temelden yola çıkarak ne yapabilirim, nasıl olabilir diye düşünüyordum ve aslında bu yapı olarak “Cyberpunk” evreninin distopik tarafına oldukça uyduğunu fark ettim. Gelişmişlik, üstünlük ve otoritenin yanında, kötünün dallarını sarkıttığı bir ortamda, her ne kadar “iyi” olsa da, aslında bunun sadece görünen bir taraf olduğunu, gelişmişliğin, yanında geçmişi de getirmesini aktarmak istedim. “Histerezis” tanımının çok yönlü olması bu temayı oturtmak, anlamak, çıkarım yapmak ve düşünmek için güzel bir araç. Bir noktada, düşünülmeyeni, görülmeyeni ya da unutulanı aydınlatmaktır bu yapı. Geçmişini bil, takılı kalma; geleceğini bil, düşünmeye devam et.
Adil Öztürk: Anksiyetesi olanlar beni çok iyi anlayacaktır, kendi kafamın içinde sürekli bir tartışma halindeyim. Zihnimin sustuğu vakit çok azdır; öyle zamanlarda bile herkesin (iç sesi olmayan şanslı azınlık hariç) yaşadığı, dile dolanan o şarkı sözleri zihnimde dönüp durur. Bir parçası olmaktan mutluluk duyduğum Neon Nexus’un ilk antoloji projesi için bir öykü yazmaya karar verdiğimde Cyberpunk’ın klişe mega şirket, baskıcı yönetim, manipülasyon ve fakirlik eksenini bu noktadan değerlendirip ortaya bir şeyler çıkarmaya çalışırken Aras doğdu işte. Hayatta kalmaya çalışırken sürekli en kötüyü düşünmeye odaklanmış ama umut etmekten de vazgeçmeyen bir karakterin o içsel kaosunu bile, yönetenlerin bir araç haline getirdiğini fark etmek, öykünün asıl çıkış noktası haline geliverdi. Buradan sonrası, o gürültünün gerçekten susturulup huzurlu bir sessizliğe kavuşmanın mümkün olup olmadığını kurcalamak oldu. Ama mesele sadece sessizlik arzusu da değildi, o sessizliğin gerçekte kime ait olduğu sorusuydu. Zihnin sustuğunda geriye kalan şey gerçekten senin içindeki sükûnet miydi yoksa daha derin bir müdahaleden geriye kalan izler miydi? Aras’ın hikâyesi de tam olarak bu huzur arama arzusundan yola çıkan sorularla ortaya çıktı.
Arda Demirkale: En hızlı ve ön araştırmasız tek yazdığım öyküm bu oldu. Kafamda “bir şeyler yetiştirebilir miyim acaba?” sorusu varken fikrin aklımda canlanma biçimi de keza benim için yeni bir tecrübeydi. Nispeten gergin bir dönemden geçerken yetmez gibi hiç haz etmediğim, iki kelimelik konunun farklı cümlelerle uzun uzun anlatılarak vaktimin çalınması vakasına denk gelip duruyordum ve ansızın bu nahoş vaziyet yoluyla hikâyemi başlatmaya karar verdim. Üzerine kendi optik bilgimi, eşimin sıradan bir iş gününden kopyaladığı araştırma görevlisi yaşantısını ve şu sıralar yakından gözleme şansına eriştiğimiz aklı sadece otokrasiye çalışan ‘vay be’ devlet motifini de ekleyeyim derken üç-beş güne baktım ki hiç araştırmadan, etmeden metni doğrultmuşum. Edebiyatın sadece tüketici değil üretici üzerindeki sağaltıcı etkisine güzel bir örnek çıktı ortaya. Kelime şakalı başlık da pastaya çilek niyetine, afiyet olsun!
Taylan Onur: Öyküyü ilk düşünmeye başladığımda aklımda bir delinin aşırı saçma hakikatlerden bahsetmesi üzerine düşüncelerim vardı. Öykünün son kısmındaki anlamsızlık o deliliği yaşatma hevesinden doğdu. Ama bütünsel olarak fikrim entelektüellik ile papağan ezberini birbirinden ayırmak ve özgünlük nosyonunu biraz daha deşmek istedim. Bu sebeple ortaya kitapların dna’ya yapışan bir uyuşturucu olması fikri oluştu. Devriâlem fikirleri yerine çok küçük bir haritaya hapsedilen milyonlarca insanın bir isyanı olarak sağa sola kehanetler tükürmek yerinde olur diye düşündüm. Kehanet sayıları ne kadar artarsa gerçekleşme olasılığı da o kadar artar diye düşünüyorum. Bu sebeple bu karanlık öyküde edebiyatın beden ile birleştiğinde nelere dönüşeceği hakkında biraz komik biraz cyberpunk/biyopunk yol kaçınılmaz oldu. Bu öyküde sığınaklar yok. Çünkü tek sığınak kurgulardır. Her zaman. Her yerde. Bu öyküde bile.
E.G. Kadam: Bu öykü, bir gece yarısı izlediğim bir videoyla başladı. Fermi Paradoksu anlatılıyordu, ama zihnim başka bir soruya takıldı: “Eğer zaman yolculuğu mümkünse, neden gelecekten kimse gelmedi?” O an, hikâyenin tohumu atıldı. İlk taslak, geçmiş ve gelecek arasında gidip gelen bir karakterin, Orven Corp. Evreninin son noktası olan İnovasyon Serisi’ne bağlanmasını anlatıyordu. Silinenler romanından tanıdığımız karakterlerin oğulları olan bu karakter, her şeyin tanıdık olduğu bir dünyadan birkaç paragraf sonra neonların arasında, cyberpunk bir dünyaya adım atıyor ve kurguladığım büyük evrenin ne kadar uzun bir zamana yayıldığını okuyucuya gösteriyordu. Ancak yazarken bunun bir öyküden çok roman olması gerektiğini fark ettim. Bu ilk taslak, çok fazla cevap veriyordu; oysa ben soruların peşindeydim. İrene Voss, işte o zaman doğdu. Onu sadece bir araç olarak kurgulamıştım, ama annesini izlerken ağladığı sahne her şeyi değiştirdi. Hikâye, zaman yolculuğundan çok gerçekliğin değişebilmesinin ağırlığına dönüştü. En büyük zorluk, onun “var ama yok” hâlini anlatmaktı. Agnes Thrace ise beklenmedik bir şekilde bu evrendeki kilit karakterlerden biri hâline geldi. Onu yazdıkça, bir kötüden çok bir kurban olduğunu gördüm. Final sahnesindeki sıcaklık, aslında bir yargı değil, bir kabullenişti. Bu öykü kısa sürede yazıldı, ama duygusu yılların birikimiydi. Okurken belki siz de bir his duyacaksınız; birinin size bir şey söylemeye çalıştığını. Ama kelimeler, zamanın dışında kalacak. Tıpkı İrene Voss’un yapmaya çalıştığı gibi.
Aziz Akkaya: Yok oluşun son birkaç yılından başlayıp yeni kolonilerin kuruluşuna uzanan bir kurgu. “Neon Nexus 1. Kitap: Kaos” fikri, Taylan Onur ile temel anlatım yöntemleri üzerine tartışırken doğdu. Ben projenin iki yazarla ilerlemesini savunuyordum. Bir yazar karakterlerin dünyadaki günlerini işleyecek, diğeri sonraki evreyi yazacaktı. Taylan’ın düşüncesini, yazı bana ait olduğu için burada paylaşmayacağım. “Neden antoloji için bir şey yazmıyorsun?” dedi. “Cyberpunk.” Düşünmek için yeterli süre vardı. Tek bir ana karakter üzerine kurulu bir hikâye sunmak istemiyordum. Kendi hayatlarımızda sürekli mücadele verirken; tüm olayları yalnızca bir karakterin üzerine yıkmanın diğer karakterlere haksızlık olduğunu düşünmüşümdür. Kitabın karakterlere ihtiyacı vardı. Derin ve başka yaşamlara saygılı karakterlere. Korkusuzluktan değil, korkunun bir faydası olmadığını görmüş karakterlere. Yaşadığımız dünyanın koşullarına direnen, bu yok oluşun ortasında üretmeye çalışan karakterlere. Neredeydiler? Taylan Onur, yıllardır gösterdiği çabayla arkadaş grubunu Neon Nexus çatısı altında toplamayı başarmıştı. Aynı sohbette dergisinin adını kullanmak istediğimi belirttim. Karakterler için de yazarların isimlerini. Tabii adı geçen herkesin kurguyu beğenip onaylaması gerekiyordu. 2250 yılında; din kavramının ve ırk kimliğinin önemini yitirdiği bir dünyaya ait mücadele. Devletlerin New York’ta ya da Londra’da olması gerekmiyordu; Irak’ın Şanidar Mağarası’nda da kurulabilirdi, Meksika’nın Yucatán Yarımadası’nda da. Direnişçiler Gaziantep’in Zeugma antik kentinde de mücadele verebilirdi, Büyük Zimbabve harabelerinde de. Hikâyeyi derinleştirdikçe kendi arkadaşlarımı, hatta ailemi de dâhil ettim. Tarihimizin unutulmuş sözcüklerini de. Kitabın temelleri böylece atılmış oldu. Antolojide bu kitabın ilk iki bölümü, kısaltılmış haliyle okuyucuyla buluştu.
Gökhan Gençay: “YOK ET!” öyküsü, dışarıdan bakıldığında bir ruh hâlinin ifadesi gibi okunabilir ama benim için mesele hiçbir zaman sadece bir duygu durumunu yansıtmak olmadı. Daha çok, somut ve içsel bir çöküşün, gündelik hayatın içine sızmış yapısal bir boşluğun izini sürme çabasına denk düşüyordu. Kişisel olarak cyberpunk’a, ama özellikle onun “cyber” kısmına değil, “punk” damarına bağlanan biri olarak ilgilendiğim şey teknoloji fetişi ya da gelecek tasavvurları değil; anlamın parçalanması, parçalanan anlamın yerine hiçbir şeyin konamaması ve buna rağmen insanın hâlâ bir anlam arama refleksinden vazgeçememesi. Bu yüzden romanlarımda ve öykülerimde tekrar eden temel bir eksen var: Anlamın giderek incelmesi, çözülmesi ve sonunda neredeyse dokunulamaz bir hayalete dönüşmesi. İnsanların buna rağmen yaşamaya devam etmesi manasına gelmiyor bu. Söz konusu hâlin bir tür “yeni” normalmiş gibi benimsenmesi asıl hakikat. Benim yazdığım hikâyeler çoğunlukla bu normalin altındaki çatlaklara bakıyor. Çünkü bana göre asıl hikâye orada başlıyor. “YOK, ET!”teki gore öğeler de bu yaklaşıma has estetik bir tercih olmaktan çok, mensubu olduğum minimal transgresif edebiyat çizgisinin doğal bir sonucu. Bu çizgi, rahatsız etmeyi bir amaç olarak değil, bir açığa çıkarma yöntemi olarak görür. Sessiz bırakılanı görünür kılmak için nazik olmak yeterli değildir. Metin, okurun konfor alanını zorlamak zorundadır. Çünkü o konfor alanı çoğu zaman gerçeğin üzerini örten bir yüzeydir. Rahatsızlık burada bir efekt değil, bir araç. İğneyi acı verecek kadar derine batırma fikri de tam olarak buradan geliyor: bazı deneyimler ancak rahatsızlık hissi eşliğinde görünür olur. Aksi hâlde anlatı, steril bir temsile dönüşür; acıyı estetize eder ama onu gerçekten hissettirmez. Gündelik hayat, sanıldığından çok daha yoğun ve çeşitlenmiş acılar üretiyor. Bu acılar her zaman dramatik, görünür ya da patlayıcı olmadığı için birikiyor, normalleşiyor ve bu yüzden de fark edilmiyor. Nitekim anaakım edebiyat bu katmanları ya yumuşatıyor ya da tamamen dışarıda bırakıyor. Acıyı “anlamlı bir deneyim”e dönüştürmeyi veya güvenli bir mesafeye itmeyi marifet sanıyorlar. Benim için ise mesele tam tersi. Bastırılan, görmezden gelinen ya da estetize edilerek zararsız hâle getirilen katmanlar, hikâyenin asıl çekirdeğini oluşturur bana göre. Ruhsal ve fiziksel acı, metne sonradan eklenen bir dramatik unsurdan ziyade anlatının kendisini mümkün kılan temel doku. Eğer bu dokuyu aradan çıkarırsanız geriye sadece boş bir çerçeve kalacak. Bu yüzden “YOK ET!”de acı bir “durum”dur. Karakterin başına gelmez, içinde yaşadığı atmosferin ta kendisidir. Ve belki de en önemlisi, bu atmosferden kaçış yoktur. Velhasıl kaçış fikri bile çoğu zaman sistemin bir parçası, maalesef.
İlhami Batı: Bu aralar Küçürek Öykü dergisinin yönlendirmesiyle aşırı kısa öyküler var ediyorum. Aşırı kısa anlatımıyla zamanı ve mekânı içinden çekip çıkardığım, yoğun, sarsıcı öyküler oluyor bunlar. Yani tam yönlendirme de sayılmaz ama biz böyle diyelim. Neon Nexus – Override I için gönderdiğim öykü de bu süreçte çıkan bir ürün. Daha sonrasında duyurusu yapılan Override I için bu öykünün buraya çok yakışacağı geldi aklıma. Sonuçta distopik bir çağdayız. Ama mesela neden, nasıl yakıştığı da tartışılır gerçi. Neyse. Öyküyü Taylan Onur’a gönderdim. Başta bi düşüneyim, dedi. Çünkü kabul, öyküm biraz düşünülmesi gereken, iki kelimelik, kısa bir şey ama neyse ki çok geçmeden Taylan Onur dönüş sağladı ve öykünün kabul gördüğünü belirtti. Sevinçten havaya uçtum. Çünkü ben anlaşılınca böyle şeyler yaparım. İyi ki varsınız ve iyi ki anlıyorsunuz beni. Hepsi bu kadar.
Onur Kayra Vecer: “Çin kerhanesi” tabiri, argoda cümbüşvari, karmakarışık mekânları ve durumları tanımlar. Öyküme de ismini veren bu tabir sadece hikâyemin kendisini değil, aynı zamanda yazım sürecinin doğasını da fazlasıyla yansıtıyor. Öykünün hayli çetrefilli ve uzun arka planını anlatmak yerine olabildiğince esin kaynaklarıma değinmeye çalışacağım bu yazı boyunca. Her şey, Neon Nexus Override:1 antolojisi için hazırladığım başka bir öykünün okumalarını yaparken bir dizi olay sonucu zihnimde bambaşka bir atmosferin filizlenmesiyle başladı. Bir şeyler yazacağım vakit devasa olaylardan ziyade hayalî bir mekânı, kokuyu ve o anın hissiyatını hayal etmeyi severim. Ben bu atmosferi oluşturmaya çalışırken kulaklığımda çalan Sam Smith’in “Unholy” şarkısı ve klibindeki “seçkin” elitlere ait yasaklı mekân imajı kafamda yeni bir kıvılcım yakmıştı. Bu atmosferi görece daha toplumsal temellere dayanan Doğu cyberpunkı ve çoğunlukla daha bireysel öykülere sahip Batı cyberpunkı ile harmanlayarak renklendirdim. O dönem İstanbul ve çevre illerde yaşanan su ve baraj krizi gündemini hikâyeye yedirmeyi denedim. Kuraklıktan kırılan, kendi çelişkilerine boğulmuş bir şehrin ortasında, ayak bileklerine kadar yapay, parfümlü suya batmış bir mekânda sefa süren miskin elitlerin tezatlığı buradan doğdu. İlerledikçe elimde rengârenk bir ilham paleti oluştu: Sinan ‘C’ Güldal’ın kitabı olan “Sıkışmışlık Öyküleri” lansmanında izlediğim “Rambo-Mozart” gösterisinden ilhamla kurguladığım ve üzerinden az biraz müzik felsefesi yaptığım, müzikal bir atmosfer ve ASOIAF serisindeki Varys’i andıran, dışarıdan zararsız görünse de derinlerinde ölümcül bir plan barındıran hoş bir karakter olan Kirby. Bütün bu karmaşık esin kaynakları ve tezatlar bir araya geldiğinde, öyküyü kurguladığım ortam kelimenin tam anlamıyla bir “Çin kerhanesi”ne döndüğünden öykünün ismini de bu argo tabir olarak seçtim.
Bünyamin Tan: Kod 0.00: Saf Kanın Karanlığı öyküsünü kaleme alırken, teknolojinin insan ruhunu ne kadar uzağa itebileceği ve mükemmeliyet tutkusunun aslında nasıl bir hapishaneye dönüşebileceği fikrinden yola çıktım. Bu hikayeyi yazarken asıl amacım, modern dünyanın optimizasyon” ve “verimlilik” adı altında neleri feda ettiğini sorgulamaktı. Aras karakterini, toplumun en alt tabakasında, bir “atık” olarak konumlandırdım ki, onun gözünden sistemin steril soğukluğu daha net hissedilebilsin. Aras'ın dehasını kitaplardan değil, evrenin kendi içindeki o kaotik melodiden almasını istedim. Hikâyeyi kurgularken üç ana sütun üzerine inşa ettim: Kimlik ve Maskeler: Bir insanın hayatta kalmak için kendi doğasına ne kadar aykırılaşabileceğini Aras'ın Kaan Soykan kimliğine bürünme sürecinde işlemek istedim. İnsanlıktan Arınma (Dehumanizasyon): Sistemin empatiyi ve sanatı birer “hata” olarak görmesi, aslında robotlaşan bir toplumun en büyük korkusuydu. Kaosun Gücü: “Melek” (Prototip Sıfır) karakterini yaratarak, saf mantığın ve mükemmelliğin duygular karşısında nasıl felç olabileceğini sembolize ettim. Öykünün finalinde okuyucuya bir yıkım değil, aslında bir “özgürleşme” sunmayı hedefledim. Gümüş Kuleler'in yıkılıp paslanması, yapay bir tanrılığın çöküşünü; küçük bir kızın elindeki meşe palamudu ise doğanın ve kusurlu olanın zaferini temsil ediyordu. “Mükemmeliyet, sadece taşlara ve ölülere mahsustur.” Bu cümleyi yazarken, aslında hepimizin içindeki o “bozuk” ama canlı parçayı selamlamak istedim. Gerçek hayat, algoritmaların hesaplayamadığı o belirsiz boşluklarda filizlenir.



















