Deniz Eldam: “Her metin okurun zihninde tekrar yazılır.”

Nisan 29, 2026

Deniz Eldam: “Her metin okurun zihninde tekrar yazılır.”

Söyleşi: Meltem Dağcı

Deniz Eldam’ın öyküleri Notos, Sözcükler, Öykü Gazetesi, Trendeki Yabancı, Oggito gibi mecralarda yayımlandı. Musa’nın Eli adlı öyküsü 2021 AltKitap Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Bunu Kimseye Anlatma ilk öykü kitabı. İkinci öykü kitabı Gözlerin Karanlığa Alışınca hakkında Deniz Eldam ile konuştuk.

1) “Kırmızı Orman Karıncası Formica Rufa” öykünüzde seslerin ve eşyaların belirgin bir ağırlığı var. Hayvan imgelerinin sembolik işleviyle birlikte bu unsurları, karakterin bilinçaltına açılan bir anlatı yolu olarak mı kurguladınız?

Karakteri dar bir alana, tehlikeli bir sınırın kıyısına bırakıp orada ne yapmaya çalıştığını anlamaya başladığımda, karaktere bazı şeyler veriyorum ve bunlarla ne yapacağına bakıyorum, böylece nesneler ve sesler birer sembol olmanın ötesine geçip karakterin gerçekliği oluyor. Örneğin, Ufaklık’la vakit geçirdikçe, onun bağ kurabileceği tek canlının karıncalar olacağını hikâye bana kendisi gösterdi. Karıncalar, yüzü bile olmayan, derin bir empati kurulamayacak ama üzerinde “yem vermek” gibi mekanik bir tahakküm kurulabilecek tek ilişki biçimiydi. Yazarken asıl çabam, kendi niyetlerimi ve teorilerimi hikâyenin yolundan çekmek. Ursula Le Guin’nin öyküyü bir ata benzetmesi gibi, atı zorla yönlendiren bir binici olmak yerine, hem binici hem de at olmayı (sentor) denediğimde karakter bazı seçimler yapıyor ve bu bazen bana da sürpriz oluyor. Yazmanın en güzel yanı da bu değil mi, bir durumla ilgili daha önce düşünemediğiniz ufukları size açması. 

2) “İçinde Yılan Gibi Kıvrılarak İlerleyebileceğimiz Bir Geçit” öykünüzde “neovajina” olarak adlandırılan bir isim dikkat çekiyor. Kadının bedeninde ortaya çıkan yeni ve radikal bir oluşum. Bu yapı, patriyarkal beden rejimlerinin belirlediği “makbul” beden sınırlarını ihlal ettiği için mi distopik bir zemine yerleştiriliyor? “Farklı” olanın “uyumsuz” olarak damgalanması üzerine neler belirtmek istersiniz?

Sizin sorunuz bana şu sözü hatırlattı, Okur, anladığı ve sevdiği kitabın/metnin aynı zamanda yazarıdır da. Sanırım bu öyküde siz, benim yazarken henüz tam olarak adlandıramadığım o politik ve toplumsal gerilimi benden çok daha berrak bir şekilde ortaya koymuşsunuz. Zip’in Stephen Hawking’e duyduğu hayranlık ya da çığlık atan adama olan takıntısı aslında bu uyumsuzluk damgasını bir tür istisnai varoluşa çevirme çabası olarak okunabilir elbette ama ben yazarken karakteri bir ideolojinin sözcüsü yapmaya çalışmıyorum, sadece o bedenin içindeki insanla kalmaya çalışıyorum. Eğer bu çaba okurda politik bir ihlal hissi uyandırıyorsa, bu hikâyenin kendi hakikatinden ve okurun o gizli anlaşmaya zeki bir ortak olarak katılmasından kaynaklanıyor olmalı. Ancak şunu da belirtmeliyim, masaya patriyarkal beden rejimlerine gününü göstereyim ya da distopik bir bildiri yazayım diye oturmuyorum. Bütün bu teorik açıklığı yazmadan önce veya yazarken henüz bu keskinlikte bilmiyorum. En başta bu öykü özelinde yapmaya çalıştığım şey, vajinası olmayan bir kızı, yani sizin sözlerinizle makbul sınırların dışında doğmuş bir bedeni anlama çabasıydı sadece. Sistemi dışarıdan eleştirmek yerine, karakteri o kırk binde bir görülen durumun içine hapsedip neovajinasıyla nasıl hayatta kaldığını izledim.

3) “J’adoube” öykünüzde öyküye adını veren sözcük, satrançta hamle yapmadan önce müdahale etme hakkını saklı tutmayı içerir. Yaşamı bir satranç oyunu olarak düşündüğümüzde insanın kaderle, seçimlerle ve hatalarla ilişkisi de sürekli bir düzeltme arzusuna mı dayanır?

Hayatım pişmanlıklarla dolu ve peşimi hiç bırakmıyorlar, beni paralize ediyorlar. Bu yüzden pişmanlığı masaya yatırmak zorundaydım. Onu küçücük parçalara ayırmalı sonra tekrar bambaşka, tanınmaz bir hale getirmeliydim. Pişmanlığı öyle iyi anlamalıydım ki ondan sonsuza kadar kurtulmalıydım. Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Pişman bir karakter işime yarayabilirdi. Kurt, şahı katletmeden önce rakibini parça parça yemeyi seven o örtük şiddetin içinde, aslında kendi suçluluk duygusunu da parça parça evcilleştirebileceğini sanıyor. Ama asansörün ışığı söndüğünde ya da o çatı katındaki parmaklıklara vardığında, hiçbir kelimenin, hiçbir satranç hamlesinin o düşüşü durdurmaya yetmediğini görüyor. Bence insanın kaderle kurduğu bu ilişki, bir düzeltme arzusundan çok, bir kontrol illüzyonuna tutunma sancısı. Kurt hayatı rasyonel bir satranç maçı gibi yönetebileceğini, piyonların yerini değiştirirse şahın düşüşünü engelleyebileceğini sanıyor. Ama hayat hesapsız ve kirli. Pek az şeyi kontrol edebiliyoruz.

4) Yine aynı öyküde Mickey Mouse, Kırmızı Başlıklı Kız, Big Brother, Peter Pan ve Tinker Bell gibi karakterler üzerinden belirgin bir metinlerarasılık kuruluyor. Popüler kültür ve klasik masal temsilcilerini (Mickey Mouse, Kırmızı Başlıklı Kız, Big Brother, Peter Pan, Tinker Bell) dönüştürerek kullanmanız, masumiyet, gözetim, çocukluk ve iktidar gibi temaları yeniden yazma stratejisi olarak mı düşünülebilir?

Bu karakterleri seçmem sanırım kendi içimdeki çatışmanın bir yansıması. İçimde birbiriyle ciddi biçimde çelişen iki taraf var. Kurallara uyumlu, sevilmek isteyen, masumiyeti korumaya çalışan bir yan, bir de her şeye itiraz eden, uzlaşmayan, zor bir taraf. Sanırım bu yüzden hem masalların o tanıdık, güvenli dünyasına hem de gözetim, iktidar ve kontrol fikrine aynı anda çekiliyorum.

5) “E Eşittir Em Ce Kare” öykünüzde kadının karnındaki ve annenin beynindeki iki farklı kütle biri potansiyel yaşamı, diğeri hastalığı çağrıştırıyor. Bu paralellik, bedeni biyolojik kaderin nesnesi hâline getiren bir biyopolitik gerilime işaret ediyor. Hangi bedenin ‘korunmaya değer’ olduğuna kim karar verir sorusunu mu tartışmaya açmak istediniz?

Her metin okurun zihninde tekrar yazılır; öykümün sizde böyle bir karşılık bulması hoşuma gitti. Farklı okumalara yer açabiliyorsa ne mutlu bana. Ancak yazarken temel meselem biyopolitik bir tartışmadan ziyade, sevginin kuşaklararası geçişi ve o zorlu şifalanma süreci. Öyküdeki anlatıcı için annesinin beynindeki kütle ile karısının karnındaki kütlenin birbirine karışması, aslında bir hesaplaşmanın dışavurumu. Benim için asıl soru şu,İnsan, annesini affetmeden bebeğini sevgiyle kucaklayabilir mi? Anlatıcının finalde annesini yıkaması annesini tüm zaaflarıyla kabul eden o nefretten arınarak kendi babalığına ve bebeğine yer açma çabası. Karakterim, kendi bebeğini sevmeye aslında annesini affederek başlıyor. O nefret kütlesini eritmeden yeni bir sevgiye yer açamayacağını anladığı noktada, öykü de kendi duygusal dengesini buluyor.

6) “Havva’nın Nesi Var?” öykünüzde “ annesi-Havva-gibi, ve bütün Havvalar gibi, -evlenmiş-tüm kadınlar gibi, doğurgan ve verimli olmalı.” kadınların toplumsal olarak yüklenen rollerine ve varoluş sancılarına işaret ediyor. Havva figürü üzerinden kadının ‘ilk günah’ anlatısıyla başlayan tarihsel yükünü ve doğurganlıkla özdeşleştirilmiş kimliğini görüyoruz. Kadının kimliğinin evlilik ve doğurganlık üzerinden tanımlanmasını mı sorguluyorsunuz?

Bu öyküde o tarihsel itaat döngüsünün içindeki küçük ama hayati bir sızıntıyı takip etmek istedim. Havva’ya miras kalan o “minik bir karınca kadar çalışkan ve itaatli olma” öğüdü aslında kadını doğanın bir parçası, bir verimlilik nesnesi olarak donduran bir bakış. Benim Havva’m bu kurguyu sessizce bozuyor. Öykünün sonundaki o küçük ayrıntı, yani yemeğini kocası gelmeden önce yemiş olması, o kutsal sayılan sofra düzenine ve kendisine biçilen fedakâr kadın rolüne bir baş kaldırı. Kitaplarda yazanların doğru olmadığını bilmek ve kendi ismini, kendi sırrını yaratmak, kadının sadece doğurganlığıyla değil, kendi arzusu ve bilinciyle var olma çabası. Kadın kimliğinin nasıl tanımlandığını sorgulamaktan öte, o tanımların dışına çıkan “yeni bir Havva”nın kendi kitabını yazmaya başladığı o ilk ânın, o ilk gizli eylemin peşine düşüşü.

7) “Uterus Dentata” öykünüzde, öyküye adını veren kelime Latince ‘dişli vajina’ anlamına gelmektedir. Bu kelime ‘yok edici kadın’ etiketi ve ataerkil yapıyla ilişkilendiriliyor. Öyküdeki ‘cinsel açlık’ vurgusu, ataerkil yapının yeniden üretimi midir?

Öyküme adını veren Uterus Dentata (Dişli Rahim) kavramını seçerken, onu alışılagelmiş ataerkil korkuların bir yansıması olan dişli vajina mitinden bilinçli bir şekilde kopardım. Burada mesele bir kadının erkeği tehdit etmesi değil. Bir annenin kızıyla, bir kadının kendi genetik ve ruhsal mirasıyla girdiği o amansız savaş. Vajina dışarıya, ötekine dönük bir kapıyken, rahim yaşamın başladığı, o kaçınılmaz ve en mahrem içerisidir. Benim karakterim, hayatı boyunca o rahimden sızan vahşi çağrıyı inkâr ederek kendine steril ve normal bir dünya kurmaya çalışıyor. Ancak öykünün sonunda, kaçtığı o dişlerin aslında kendi ruhunda da var olduğunu fark ediyor. Fakat o, bu dişleri annesi gibi doğanın saf vahşetiyle değil, modern dünyanın çok daha keskin ve soğuk rasyonalitesiyle kullanıyor. Öyküyü özellikle karanlık bir noktadan kapadım çünkü karakterim döngüyü annesiyle bütünleşerek değil, annesini onun kutsal saydığı doğadan koparıp en nefret ettiği yere, huzurevinin o kurumsal zindanına mahkûm ederek kırıyor. Bu bir özgürleşme değil, bir iktidar devri. Annesinin eti koparan hayvansı dişlerine karşılık, kızın sahip olduğu modern dünyanın dişleri yani kurumlar ve kurallar, annesinin ruhunu çiğneyip yutuyor. Sonuçta kız, annesine benzemediğini kanıtlamaya çalışırken, medeniyetin imkânlarıyla donanmış çok daha amansız bir canavara dönüşüyor.

8) Öykü kitabınızın adının konmasının bir hikâyesi var mıdır? “Gözler” ve “karanlık” nasıl bir araya geldi?

Ben aslında çok korkak biriyim. Tek çocuk olarak nazlı büyütüldüm ve hayata karşı biraz korunaksız kaldım. Ancak yazmak bana o korkularla yüzleşebileceğim güvenli bir alan sundu. İlk kitabımla beraber kendi karanlığıma bakma cesaretini göstersem de o karanlıkta uzun süre kalmaktan hep çekindim. İkinci kitabım Gözlerin Karanlığa Alışınca, benim için bu korkuya biraz daha yakından bakma şansı verdi. Artık o karanlığın içinde daha uzun süre kalabiliyor, paniğe kapılmadan gözlerimin karanlığa alışmasını bekleyebiliyorum. Karanlığın içinde durdukça, korktuğum o şeylerin aslında tanınabilir olduğunu, hatta bazen onlarla yan yana yürünebileceğini fark ettim. Kitabın adı, bu sabrın ve artık o kadar da korkmuyor oluşumun bir nişanı gibi.

9) Son olarak, şu an üzerinde çalıştığınız bir dosyanız var mı?

Neredeyse iki yıldır zihnimde dolaştırdığım roman fikri artık büyük ölçüde netleşti. Fakat tuhaf bir şey oldu. İlk iki bölümü yazdım, ama devamı gelmedi. Ne zaman romanı sürdürmek için masaya otursam, yeni bir kısa öykü ortaya çıkıyor. Uzun yazmayı hedeflerken giderek daha da kısa metinler yazar oldum. İki yüz sayfalık bir roman tasarlarken, altı yüz–yedi yüz kelimelik kısacık öyküler birbiri ardına geldi. Şimdiden on iki öyküye ulaştım. Sanırım öykücü Deniz’in yazması gereken öyküler bitmemiş.

“Deniz Eldam: “Her metin okurun zihninde tekrar yazılır.”” üzerine bir yorum

Yorum yapın