Zehra Çelenk: “Hakikat doğrudan görünmez; edebiyat, ona farklı açılardan yaklaşabilme cesaretidir.”

Nisan 29, 2026

Zehra Çelenk: “Hakikat doğrudan görünmez; edebiyat, ona farklı açılardan yaklaşabilme cesaretidir.”

Söyleşi: Aynur Kulak

“Gece Unutkandır”, benim dünyaya ilişkin mesele ettiğim birçok şeyin, yazılarımda temas ettiğim alanların ama aynı zamanda edebi ilgilerimin de kesiştiği çok özel bir yerde duruyor.”

Söyleşimize “yazmak” meselesiyle bağınızın nasıl geliştiğini ve nasıl devam ettiğini konuşarak başlamak istiyorum. Sizi Duvar’daki yazılarınızla tanıdım ben ve şimdi Diken’de devam ediyorsunuz. “Yazmak” sizin için nasıl bir yerde duruyor? Köşe yazıları, senaristlik ve edebiyat arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Popüler kültür için yazmakla edebiyat odağında yazmak arasında ne gibi farklar var?

Yazıyla ilişkim çok erken yaşlarda, doğrudan edebiyatla başladı. Sanırım dünyayı anlamaya çalıştığım ilk yer de yazıydı. Önce şiirler yazdım; o şiirler çeşitli dergilerde yayımlandı. Ardından öyküler geldi. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunuyum. Üniversite yıllarımdan itibaren bilinçli biçimde sinemaya ve senaryo yazarlığına yöneldim. O noktadan sonra da edebiyat, senaryo ve sinema hattının iç içe geçtiği bir yazı pratiği oluştu. 2017’de Duvar’da yazmaya başladım; o yazılar geniş bir kitleye ulaştı. Şu anda Diken’de köşe yazıları yazmaya devam ediyorum. 2019’da Everest Yayınları’ndan “Hayatta Kalma Rehberi” adlı öykü kitabım yayımlandı. Çok kısa süre önce de romanım “Gece Unutkandır” okurla buluştu.

“Yazmak” benim için çok temel bir yerde duruyor. Ben dünyayı yazarak düşünen biriyim. Küçük yaşlardan beri yazmak, benim için dünyayı anlamanın ve anlatmanın yolu. Dolayısıyla yazı, hayatımda araçsal bir şey değil, doğrudan düşünme biçimim.

Farklı tür ve alanlarda yazmayı özellikle önemsiyorum. Senaristlik, köşe yazıları ve aslında hepsinden önce gelen edebiyat ilgimin birbirini besleyerek ilerlediğini düşünüyorum. Bunlar birbirinden kopuk alanlar değil. Her biri diğerinin sınırlarını açıyor.
Popüler kültür için yazmak -özellikle ana akım televizyon dizileri- ile edebiyat odağında yazmak arasında elbette farklar var. Televizyon tarafında çok geniş bir kitleye seslenme, pek çok açıdan kolektif ve görsel bir türün sınırlarını gözetme ve çok farklı yaş gruplarına maksimumda ulaşma gibi belirleyici unsurlar var. Gerçi bu sadece sınırlayıcı değil, aynı zamanda geliştirici de olabilen bir fark. Çünkü senaryo yazımı tempo, ritim ve çok güçlü bir kurgu matematiği gerektiriyor. Ve aslında edebiyatın iyi örneklerinin de bu matematiği içerdiğini düşünüyorum.

Öte yandan edebiyatta çok başka bir katman açılıyor. Orada bir dünya kuruyorsunuz ve dilin kendisi başlı başına kurucu bir unsur haline geliyor. Belki en temel fark şu: Bir roman yazarken önce gerçekten dert ettiğiniz bir hikâye vardır. O hikâyeyi, kendi dilinizi ve anlatı evreninizi, sesinizi kurarak, önce kendiniz için sahici bir biçimde inşa edersiniz.
Bu, asla okuru tamamen dışlamak anlamına gelmiyor. Ben edebiyatta da -mümkün olduğunca- çok kişiye ulaşmayı önemsiyorum. Ama bunu yaparken yazının kendi doğasından, derdinden, dilinden ödün vermemek gerekiyor. Benim için mesele, bu iki hattın -anlatı gücü, dramatik gerilim, tempo ile edebi derinlik ve dilin- birbirinin altında kalmaması. İkisini birlikte kurmaya çalışıyorum.

“Çok sert bir gerçekliğin içindeyiz. Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberiyle karşılaştığımız bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla “Gece Unutkandır” için çıkış noktalarımdan biri,  anlatmak istediğim hikâyeyi başka bir yerden kurmaktı. Maktulün de dahil olduğu, farklı anlatıcıların devreye girdiği, sadece suçu değil suçu mümkün kılan zemini de görünür kılmaya çalışan bir yapı kurmak istedim.”


 “Gece Unutkandır” için ilk sormak istediğim; bu romanı oturup yazmaya ne zaman ve nasıl karar verdiğiniz? Romanın kadın cinayetlerine temas eden bir konusu var ve elbette kadınlara dair tüm yaşananlar canınızı yakıyor –bunu yazılarınızdan biliyorum– fakat oturup bu romanı kurmanıza sebebiyet veren belli bir olay var mı mesela?

“Gece Unutkandır”, benim dünyaya ilişkin mesele ettiğim birçok şeyin, yazılarımda temas ettiğim alanların ama aynı zamanda edebi ilgilerimin de kesiştiği çok özel bir yerde duruyor. Bu anlamda tek bir karar anı hatırlamıyorum. Daha çok, uzun zamandır zihnimde dolaşan bir hikâye, anlatım biçimi ve soruların bir noktada bir araya gelmesiyle ortaya çıktığını söyleyebilirim.

Öteden beri aklımda, polisiye türünün imkânlarını kullanan ama ona bütünüyle teslim olmayan, kadın bakış açısını merkeze alan bir anlatı kurma isteği vardı. Aynı zamanda hâkim anlatının biraz dışına çıkmak, alışıldık perspektifi kırmak gibi bir arzum da vardı. Çünkü hem polisiye hem de türler arası geçişlere açık anlatılar benim hem yazar hem de okur olarak çok ilgi duyduğum alanlar. Bugün zaten edebiyatta türlerin iç içe geçtiği, birbirinin olanaklarını kullandığı bir eğilim var ve ben baştan beri buna inanıyorum. Bu nedenle, polisiye hiç okumayan bir okurun da başka katmanlarıyla içine girebileceği ama aynı zamanda polisiyenin gerilim, merak ve yapı kurma imkânlarını da kullanan bir roman yazmak istedim.

Öte yandan, çok sert bir gerçekliğin içindeyiz. Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberiyle karşılaştığımız bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla “Gece Unutkandır” için çıkış noktalarımdan biri,  anlatmak istediğim hikâyeyi başka bir yerden kurmaktı. Maktulün de dahil olduğu, farklı anlatıcıların devreye girdiği, sadece suçu değil suçu mümkün kılan zemini de görünür kılmaya çalışan bir yapı kurmak istedim. Bir anlamda bulmacamsı bir kurgu var ama o bulmaca sadece “kim yaptı?” sorusuna değil, “nasıl bir zemin bunu mümkün kılıyor?” sorusuna açılıyor.

Ne yazık ki bu coğrafyada, hatta dünyada, bunun çok sayıda örneği var. Yani “Gece Unutkandır”ı yazarken tekil bir olaydan değil, tekrar eden yapılar ve benzer dinamiklerden yola çıktım. Bu açıdan yazım süreci de yer yer zorlayıcıydı. Ama bu zorlayıcılığı özellikle üstlenmek istedim. Çünkü edebiyatın hayatın dışında, steril bir yerde durması fikrine çok yakın değilim. Türlerin ve anlatıların, gerçeklikle temas edebildiği, onunla iç içe geçebildiği bir zeminin daha sahici olduğunu düşünüyorum. Hakikat doğrudan görünmez; edebiyat, ona farklı açılardan yaklaşabilme cesaretidir. “Gece Unutkandır” da böyle bir yerden çıktı.

“Bugün, ne kadar sevgiyle çevrili olurlarsa olsunlar, gençlerin giderek artan bir yalnızlık duygusu içinde büyüdüğünü görüyoruz. Etrafları çok fazla uyaranla, çok fazla tehlikeyle, belirsizlikle çevrili. Bu koşullar içinde çocukluktan yetişkinliğe geçmeye çalışan bir genç kadının hem kırılganlığını hem de gücünü, sesini mümkün olduğunca sahici bir yerden yansıtmak istedim.”


Serin karakterini konuşarak devam etmek istiyorum. Romanla ilgili en canımı yakan nokta öldürülen gencecik kızlar ve bu kızlarımızın soğukkanlılıkla öldürülme biçimleri fakat aynı zamanda onların tanıklıkları hakkında hiçbir zaman bilgi sahibi olamayacak olmamız, yani onları hiçbir zaman dinlememiş olduğumuz gerçeği. Canları pahasına birçok şey yaşıyorlar ve günün sonunda onların hikayelerini başkalarının tanıklığı üzerinden dinliyoruz. Siz belirgin bir tercihle tersi bir yerden kurmuşsunuz hikâyeyi. Bu da hemen yakalıyor. Olayları hem farklı karakterlerin hem de Serin’in gözünden görüyoruz. Serin karakterini bu çerçeveden konuşursak ne söylemek istersiniz?

Benim için önemli bir mesele, bu cinayetlerin nasıl ve kimin gözünden anlatıldığıydı. Kadınların çoğu zaman sadece bir “kurban” olarak, bir imge ya da bir fotoğraf olarak yer alması, bir hayatın ve karakterin ona yapılan şey, şiddet ve dehşet üzerinden tanımlanması, uzun zamandır içimde biriken bir rahatsızlıktı.

Serin bu nedenle benim için başından itibaren odaktaydı. On yedi yaşında, çok erken bir yaşta—öte yandan da bugün bir kadının her an başına gelebilecek biçimde—söndürülen bir hayat. Hayalleri olan, geleceği olan bir genç kız. Çoğu zaman bu kadınları, ancak öldükleri anda tanıyoruz. Bir haberin içinde, bir fotoğraf olarak görüyoruz. Bu benim için çok can yakıcı bir şeydi. Serin’i, sesi olan, kimliği olan, düşünen, arzu eden, hayal kuran bir karakter olarak kurmak istedim. Bir anlamda bunu, öldürülen bütün kadınlara bir borç gibi de düşündüm. Onların hikâyelerinin sadece başkalarının tanıklığı üzerinden kurulmasına itiraz eden bir yerden yazdım.

Romanın yapısında farklı anlatıcılara yer verme tercihim de buradan geliyor. Çünkü bu tür olaylarda genellikle başkalarının kurduğu bir anlatı dolaşıma girer: ailenin, medyanın, failin, soruşturmanın…Ben bu tek yönlü tanıklık halini biraz parçalamak istedim. Bu nedenle anneyi, genç bir anneyi, farklı kadın karakterleri, olayın parçası olan ya da olayla temas eden kişileri—bir adli tıp uzmanını, bir kadın polisi—farklı hatlar üzerinden kurdum. Aslında bütün bu karakterler aracılığıyla, bu ölümün etrafında farklı kadınlık hallerini, farklı kırılganlıkları ve farklı direnme biçimlerini de görünür kılmak istedim.

Serin ise bu yapı içinde özel bir yerde duruyor. Çok erken yaşta dünyayı anlamaya başlamış, kitaplarla güçlü bir ilişki kurmuş bir karakter. Bir uyumsuz, yani dünyayla arasında mesafe olan, o mesafeden bakabilen biri. Bugün, ne kadar sevgiyle çevrili olurlarsa olsunlar, çocukların giderek artan bir yalnızlık duygusu içinde büyüdüğünü görüyoruz. Etrafları çok fazla uyaranla, çok fazla tehlikeyle, belirsizlikle çevrili. Bu koşullar içinde çocukluktan yetişkinliğe geçmeye çalışan bir genç kadının hem kırılganlığını hem de gücünü, sesini mümkün olduğunca sahici bir yerden yansıtmak istedim.

“Bence burada çoğu zaman gözden kaçan bir nokta var: Hep çocukların yönsüzlüğünden söz ediliyor ama ebeveynler de bu dünyanın içindeler. Onlar da aynı belirsizliklerle, aynı kırılganlıklarla, aynı zorluklarla baş etmeye çalışıyorlar. Bir anlamda onlar da yönlerini arıyorlar. Annelik söz konusu olduğunda ise bu tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü neredeyse refleks haline gelmiş bir şey var: Bir felaket olduğunda önce anne suçlanır.”

Anne karakterinin, Hale’nin hissettikleri, özellikle suçluluk duygusu da romanın önemli hatlarından birini oluşturuyor. Romanda şöyle etkileyici bir cümle var: “Suçluluk duygusu, annelikle beraber gelip insanın üstünden hiç kalkmayan ağır bir yorgan gibiydi bu ülkede.” (s.18) Anneliğe toplumsal olarak yüklenen bu sürekli suçluluk duygusu üzerinden düşünerek, Hale’nin kendini affedemeyecek noktalara gelmesine, anne-kız ilişkisinin katmanlı ve yoğun ama kırılgan yapısına dair neler düşünüyorsunuz? Kızlarının başına trajik olaylar gelmiş annelerin durumunu Hale karakteri odağında konuşabilir miyiz?

Çocuk yetiştirmenin giderek daha da zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bir yandan aileye, ebeveynliğe sürekli vurgu yapılıyor ama öte yandan bu yükü gerçekten taşıyabilecek sosyal, ekonomik ve psikolojik koşulların ne kadar sağlandığı çok tartışmalı. Önceki kuşaklardan farklı olarak bugünün ebeveynleri hem kendi hayatlarını kurmaya, hem hayatta kalmaya hem de bir çocuk yetiştirmeye çalışıyor.

Bence burada çoğu zaman gözden kaçan bir nokta var: Hep çocukların yönsüzlüğünden söz ediliyor ama ebeveynler de bu dünyanın içindeler. Onlar da aynı belirsizliklerle, aynı kırılganlıklarla, aynı zorluklarla baş etmeye çalışıyorlar. Bir anlamda onlar da yönlerini arıyorlar. Annelik söz konusu olduğunda ise bu tablo daha da ağırlaşıyor. Çünkü neredeyse refleks haline gelmiş bir şey var: Bir felaket olduğunda önce anne suçlanır. Kadın cinayetlerinde de bunu çok net görüyoruz. En kötü şey başa geldiğinde bile ilk işaret edilen kişi çoğu zaman annedir.

Oysa annelik pratiğinin kendisi zaten başlı başına yoğun bir suçluluk duygusu içeriyor. Hayat zorlaştıkça, kadınlara biçilen roller—ki annelik bu rollerin en belirgin olanlarından biri—daha da ağırlaşıyor. Kadınlar sürekli bir “eksik kaldım” duygusuyla yaşıyor. Bir de buna ergenlik dönemi ekleniyor. Anne-kız ilişkisi zaten doğası gereği son derece katmanlı, yoğun ve kırılgan bir ilişki. Ergenlikle birlikte bu ilişki daha da karmaşık bir hale geliyor.

Ben Hale karakteri üzerinden bütün bu katmanları düşünmeye çalıştım. Ve en kötüsü olduğunda—bir annenin biricik evladını kaybettiği o noktada—üstelik bu kayıp bir cinayetle gerçekleştiğinde, ortaya çıkan duygunun sıradan bir yas olmadığını biliyoruz.
O annenin, çocuğunun hayatına dair bilmediği hatların, hiç temas etmediği, hiç fark etmediği ilişkilerin var olduğunu ve o hatların dolaylı da olsa, bu sonla kesiştiğini görmek… “Neyi eksik bıraktım” sorusunun sürekli zihninin içinde dönmesi… Bu, son derece ağır, karmaşık ve içinden çıkılması çok zor bir süreç. Hale karakteri benim için bu nedenle çok önemliydi. Onu yargılamadan, tek bir duygunun içine sıkıştırmadan, bütün çelişkileri, kırılganlığı ve ağırlığıyla kurmak istedim.


“Romanda erkeklik temsilleri benim için önemli bir başlıktı. Benim bu konuda yapmak istediğim iki temel şey vardı. Birincisi, fail ya da failler de dahil olmak üzere bu erkeklerin zihninin içine girebilmekti. Onları dışarıdan tanımlamakla yetinmeyip, içeriden anlatmaya çalışmaktı. İkincisi ise, bu temsillerin karşı kıyısında duran bir erkek karakter kurmaktı. Komiser Vedat benim için özel bir yerde duruyor. O, klasik anlamda her şeyi bilen, çözen ve anlatıyı sırtlayan bir “kahraman komiser” değil.”

Romandaki erkek temsilleri de oldukça iyi çerçevelenmiş. Komiser Vedat’ı ayrıca konuşmak istiyorum. Biz hep cinayeti işleyen erkeklik meselelerini konuşuyoruz fakat bu meselenin karşı kıyısında duran erkekler de var. Komiser Vedat’la ilgili kafamda oluşan izlenim vicdanlı, merhametli oluşu ve bu duygusal yapısı itibariyle neredeyse her gün bir kadın cinayeti gündemi içerisinde, bin bir çeşit trajediye maruz kalarak mesleğini icra etmek zorunda kalması. Ve hafızanın, unutmamanın yerine geçen müthiş bir koku algısına sahip olması. Komiser Vedat karakteri için neler söylemek istersiniz?

Romanda erkeklik temsilleri benim için önemli bir başlıktı. Çünkü edebiyatta ve ekranda hem erkek hem de kadın karakterleri uzun süre ağırlıklı olarak erkek bakışının içinden görmeye alıştık. Elbette bu alanda çok katmanlı, bu kalıpları kıran örnekler de var ama aynı zamanda tek boyutlu temsillerle de sıkça karşılaşıyoruz.

Benim bu konuda yapmak istediğim iki temel şey vardı. Birincisi, fail ya da failler de dahil olmak üzere bu erkeklerin zihninin içine girebilmekti. Onları dışarıdan tanımlamakla yetinmeyip, içeriden anlatmaya çalışmaktı. Romanda bu nedenle farklı erkek karakterlerin—bir ergen çocuğun, bir yetişkinin, bir failin—zihninde dolaştığımız bölümler var.

İkincisi ise, bu temsillerin karşı kıyısında duran bir erkek karakter kurmaktı. Komiser Vedat benim için özel bir yerde duruyor. O, klasik anlamda her şeyi bilen, çözen ve anlatıyı sırtlayan bir “kahraman komiser” değil. Daha az konuşan, sistemin içinde var olan eksiklikleri ve adaletsizlikleri gören ve bu görme biçimiyle beraber bir vicdanla yaşamaya devam eden bir karakter.

Bugünün dünyasında o çok bildiğimiz “racon kesen”, her şeye hâkim, neredeyse kusursuz erkek figürünü hem inandırıcı bulmuyorum hem de artık edebi olarak da çok besleyici gelmiyor. Onun yerine daha sahici, kendi iç çelişkileri olan ama buna rağmen işini yapmaya çalışan, hakikatin peşini bırakmayan bir karakter kurmak istedim. Vedat derin bir sorumluluk duygusuyla hareket eden biri. Hem mesleğine hem de karşılaştığı ölümlere karşı güçlü bir etik duyarlılığı var. Ve belki de en önemlisi, unutmamayı seçiyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünyada her şey çok hızlı unutuluyor, hatta unutmak adeta teşvik ediliyor. Ben buna karşı, hafızayı ve hatırlamayı önemseyen bir karakter çizmek istedim. Buradan da koku meselesi çıktı. Hafızanın en güçlü taşıyıcılarından biri olarak koku, romanın duyusal dünyasını kurarken benim için çok belirleyici oldu. Vedat’ın kokularla kurduğu ilişki, onun sezgisel tarafını da açığa çıkarıyor. Dünyayı sadece akılla değil, sezgiyle, duyularla, iz sürerek anlamaya çalışan bir karakter. Bu da onu klasik polisiye figürlerinden ayıran önemli bir özellik.

Ben genel olarak, dışarıdan bakıldığında çok iddialı görünmeyen ama kendi içinde güçlü bir etik hatta sahip olan karakterleri önemsiyorum. Bunlar, dünyanın bütün kirine rağmen bazı şeylerin hâlâ işlemesini sağlayan kişiler aslında. Vedat da bu anlamda, bu sistemin çatlakları içinde var olmaya çalışan, her şeye rağmen işini yapmaya devam eden bir karakter. Diğer erkek karakterlerle birlikte düşündüğümüzde ise, duruşu daha da görünür hale geliyor. Bir yanda fazlasıyla tanıdık, yer yer aşırı eril, kalıplaşmış erkeklik halleri, diğer yanda ise daha gerçek, daha kırılgan, daha farkında bir erkeklik ihtimali. Vedat’ı da tam bu ikinci hatta yerleştirmeye çalıştım.

“Aslında bu farklı yaşlardan, sınıflardan, karakterlerden gelen erkekleri birleştiren bir zemin var: Toplumsal cinsiyetin erkekliğe yüklediği anlamlar, ayrıcalıklar ve kör noktalar. Ama bu karakterleri birbirinden ayıran, farklı yönlere savuran dinamikler de var. Hepsini tek bir kalıba indirgemek yerine, o çeşitliliği korumak benim için önemliydi.”

Romanın diğer erkek profillerini, Mert’i, Mazlum’u, Bülent’i (ve çok sürprizli biçimde karşımıza çıkan bir diğer karakteri ama bunu spoiler vermemek adına açıktan yazmıyorum) konuşacak olursak her biri de yaşı, mesleği, sosyal yapıları, sınıf farklarıyla farklı erkek profilleri. Bu erkek karakterlerin tümünün profilleri, yaştan, karakterden statüye birbirinden çok farklı. Ama hiçbirini cinayet çemberinin dışında bırakamıyoruz, soruşturmanın son düzlüğüne kadar elenemiyorlar neredeyse. Neden?

Romanda “şüpheli” ve “fail” meselesi, yani cinayet çemberi içinde dolaşan erkeklik halleri benim için başından itibaren önemliydi. Çünkü bu romanı sadece bir suçu, cinayeti anlatmak değil, suçu mümkün kılan zemini bütün boyutlarıyla görünür kılmak amacıyla kurdum. Bu nedenle hem gündelik hayatta hem de kadın cinayetlerinde karşımıza çıkan farklı erkeklik temsillerine yer vermek istedim. Takıntılı bir aşk biçimi mesela, kimi zaman iyi niyetle başlayan ama giderek sınır ihlallerine dönüşen bir takıntı. Ya da dışarıdan bakıldığında güven veren, “iyi” görünen ama aslında erkeklik imtiyazını çok daha örtük ve çok daha tehlikeli biçimlerde kullanan karakterler. Bunun yanında, korumak isteyen ama tam da bu “koruma” arzusu içinde zarar veren erkeklik halleri de var. Yani niyet ve sonuç arasındaki o çatlak. Ve tabii ki, görünümü ile hakikati arasında mesafe olan, kendini farklı biçimlerde sunan erkekler…

Aslında bu farklı yaşlardan, sınıflardan, karakterlerden gelen erkekleri birleştiren bir zemin var: Toplumsal cinsiyetin erkekliğe yüklediği anlamlar, ayrıcalıklar ve kör noktalar. Ama bu karakterleri birbirinden ayıran, farklı yönlere savuran dinamikler de var. Hepsini tek bir kalıba indirgemek yerine, o çeşitliliği korumak benim için önemliydi.

Yetişkin hatta orta yaş erkeklerin cinsellik adına gencecik kızları seçmesi, akranların birbiriyle ilişkisi, Serin’in babasıyla ilişkisi ve onu kaybettikten sonraki yalpalamaları, ailenin çocuklar için yetişkinliğe geçiş döneminde kurdukları ilişkilerde ne kadar önemli olduğu, çocuk olmak, büyümek, yetişkinlerin kirli güncel dünyasında yerini aramak, temiz kalabilmek, ekonomik uçurumlar, öldürülmek, yaşayamamak… Hikâye tüm karakterleri ve tüm olay örgüsüyle ülke adına çok şey anlatıyor elbet. Tüm bu maddelere baktığımızda masumiyet ve suç ilişkisinde makasın ne kadar açıldığını da görüyoruz fakat suça, şiddete uzanan en önemli maddenin ne olduğunu konuşmak istiyorum sizinle. Erkeklik mi, ekonomik uçurumlar mı, sınıf farkları mı, akranlar arasındaki ilişkiler mi, aile mi?

Aslında hepsi. Bütün bunların arkasında çok belirgin bir zemin var ve o da erkeklik üzerine yeterince düşünülmeyen, hatta sürekli yeniden düşünülmesi ve tartışılması gereken o temel yapı.

Bugün toplumda, her yaştaki erkekler için neredeyse her an yeniden üretilen bir dil var. Bu dil, kadınları kolayca ulaşılabilir arzu nesneleri olarak konumlandıran, bunu sürekli normalleştiren ve hatta teşvik eden bir dil. Bunu sadece gündelik hayatta değil, anlatılarda, dizilerde de görüyoruz. Partnerler arasındaki çok büyük yaş farkının çoğu zaman erkek lehine kurulması, bunun doğal kabul edilmesi… Yani arzu alanının erkek için genişletildiği, neredeyse sınırsızlaştırıldığı bir zemin var. Bu başlı başına bir sorun. Çünkü her şeyden önce eşitliği bozan bir şey. Erkek için norm kabul edilen, kadın için ise çoğu zaman ayıp ya da yasak sayılan bir çifte standartla karşı karşıyayız. Bu da çok açık bir toplumsal ikiyüzlülük üretiyor.

Aile meselesi burada çok kritik. Özellikle baba ile kurulan ilişki hem çocuğun dünyayla kurduğu bağı hem de anneyle olan ilişkiyi de etkileyen kırılgan bir hat. Ama mesele sadece aileyle de sınırlı değil.

Bugün çocuklar çok erken yaşlardan itibaren son derece karmaşık, çok katmanlı bir dünyanın içindeler. Bu dünyada ne mutlak yasaklar ne de sınırsız özgürlükler tek başına bir çözüm sunuyor. Sınır çizmek elbette çok önemli ama o sınırların nerede başlayıp nerede biteceği, ne kadar sürdürülebileceği de çok zor bir mesele.

Belki de en temel gerçek şu: Bir çocuğu sadece anne ve baba değil, bütün bir toplum yetiştiriyor. Ve toplumdaki bütün sorunlar—özellikle de erkeklikle ilgili sorunlar—çocukların hayatına çok erken yaşta sızıyor. Bu da onları son derece kırılgan hale getiriyor. Bugün özellikle iyi niyetli ebeveynlerin çocuklarıyla kurmaya çalıştıkları ilişkiye baktığımızda, kırmadan, koparmadan, uzaklaştırmadan temas kurma çabasını çok net görüyoruz. Ama bunun ne kadar zor bir şey olduğunu da görüyoruz. Kuşak farkı, koruma isteği, denetleyememe duygusu… Bütün bu başlıklar, zaten her dönemde var olan sorunların bugün çok daha yoğun, çok daha karmaşık bir hale gelmesine neden oluyor.

Buna sınıfsal boyutları da eklemek gerekiyor. Romanın önemli katmanlarından biri de bu. Aynı şehirde, İstanbul’da, birbirine çok yakın ama aslında birbirinden çok uzak hayatların varlığı… Ekonomik ve sınıfsal uçurumlar da bu hikâyenin önemli bir parçası.

Akranlar arası ilişkiler de giderek zorlaşıyor. Son dönemde daha görünür hale gelen akran zorbalığı, gençlerin çok erken yaşlarda çok farklı çevrelerle ilişki kurma ihtiyacı ve bunun beraberinde getirdiği riskler… Bütün bunlar bu tablonun parçaları.

Benim için önemli olan, tüm bu unsurları bir araya getirerek, bu tabloyu olabildiğince görünür kılmaktı. Bütün bu meseleleri, anlatının, karakterlerin ve olay örgüsünün içinden sezdiren bir yapı kurmaya çalıştım. Bu nedenle romanın sosyal içeriği didaktize etmeden bu katmanları taşıdığına dair gelen yorumlar da benim için çok değerli oluyor. Çünkü tam olarak yapmak istediğim şey buydu.

Gece Unutkandır’ın edebi yapısını ve kurgu anlayışını biraz açabilir misiniz? Romanın atmosferini ve farklı, çok katmanlı yapısını kurarken nasıl bir yöntem izlediniz?

“Gece Unutkandır” için başından itibaren “edebi polisiye” vurgusu benim için önemliydi. Bu, türler arası bir metin. Polisiyenin bütün imkânlarını kullanan ama aynı zamanda kurduğu hatlar, karakterler arasındaki ilişkiler ve anlatım biçimiyle başka bir yerde duran bir metin. Ben bu türler arasındaki dengeyi seviyorum; birinin diğerini bastırmadığı, birbirini açtığı bir alan.

Kurgu anlayışını belirleyen en temel şey ise hakikatin parçalı oluşuydu. Tek bir yerden, tek bir bakış açısından ulaşılamayan bir hakikat… Bir gecenin, bir cinayetin hakikatine farklı bakış açılarıyla, zamanın içinde kırılarak ulaşma fikri benim için çok belirleyiciydi.

Bu noktada hafıza meselesi de devreye girdi. Çünkü bu roman hem bireysel hem de kolektif hafızayla ilgili. İnsanların gördükleri, görüp de sustukları, dahil oldukları, isteyerek ya da istemeden yaptıkları şeyler… Bütün bunların biriktiği, üst üste geldiği bir yapı.
Dolayısıyla romanın çok katmanlı yapısıyla hafızanın işleyişi arasında bir denge kurmaya çalıştım. Hafıza nasıl parçalıysa, kesintili ve kırılgansa, anlatının da o biçimde kurulmasını istedim. Bu anlamda içerikle biçim arasında doğrudan bir ilişki kurmaya çalıştım.

Atmosferi kurarken kent çok önemliydi. Şehir, sadece bir arka plan değil, karakterlerle birlikte nefes alan bir yapı. Bununla birlikte kokular da belirleyici bir unsur oldu. Hem hakikat hem de duyular üzerinden ilerleyen bir estetik kurmak istedim ve koku, hafızayla kurduğu güçlü bağ nedeniyle bu anlatının önemli taşıyıcılarından biri haline geldi.

Bütün bunları kurarken benim için bir diğer önemli mesele de şuydu: Romanın sonuna gelindiğinde, her şey çözülmüş olsa bile anlatının tamamen tüketilmemesi. Okurun zihninde bir iz bırakması, arada durup yeniden düşünmeye çağırması… Ve bunu yaparken de anlatının temposunun düşmemesi. Yani bir yandan katmanlı, düşündüren bir yapı kurarken, diğer yandan sonuna kadar okuru taşıyan, gerilimini ve ritmini koruyan bir anlatı inşa etmek istedim. Bu denge, romanın kurgu anlayışının en kritik noktalarından biriydi.


 Yazarlık yolculuğunuzda bizi neler bekliyor? Sırada neler var, öyküler, roman?

Bundan sonra hem yazdığım türlerde üretmeye devam etmek hem de o alanlar arasındaki geçişleri korumak istiyorum. Roman, senaryo, köşe yazıları… Bunların hepsi benim için önemli. Çünkü bir yandan zamanın nabzını tutmayı sağlıyor, bir yandan da dünyayla doğrudan ya da katmanlı bir temas kurmayı sağlıyor. Yazıyla hayatın birbirinden ayrı yerlerde durduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan, benim iki yuvam var. Biri edebiyat, diğeri televizyon ve sinema. Bundan sonra da bu iki alanda birden üretmeye devam edeceğim.

Önemli bir kısmı tamamlanmış başka bir roman üzerinde çalışıyorum. Aynı zamanda, “Gece Unutkandır”ın dünyasının da devam edeceğini düşünüyorum. Bu hikâye, kurduğu karakterler ve anlatım hattı itibariyle kendi içinde genişlemeye çok açık bir yapı taşıyor. Ben de bunu bir seri olarak düşünmeye başladım; yani bu romanın bir devamı olacak.

Bu hikâyeyi uyarlama ihtimali de zihnimde güçlü bir biçimde duruyor. Romanın yapısı, karakterleri ve anlatım biçimi, görsel bir anlatıya doğal olarak açılıyor. Bunun üzerine de çalışmak istiyorum.

Ben genellikle hikâyeleri çok önceden zihnimde geliştiren, notlar alan ve onları zaman içinde olgunlaştıran bir yazarım. Dolayısıyla önümde açılmayı bekleyen birden fazla anlatı var.

Edebi anlamda daha sık üretmek istiyorum. Çünkü yazmak benim için sadece bir ifade alanı değil, aynı zamanda düşünme ve var olma biçimi.

Kısacası bundan sonra edebi alanda karşılaşacağınız şey yine çoğunlukla romanlar olacak. Ama aynı zamanda bu romanların farklı mecralara açıldığı, başka anlatı biçimlerine dönüştüğü bir dönem de olacak.

Güzel söyleşi için teşekkürler.

Yorum yapın