
Eşiyle ayrılışında o vedayı yaşamamıştı. Sadece acı haberle yıkıldı. Onu son gördüğünde yalnızca yüzüne bakmıştı. Tek bir kelâm olmadan. Düşündükçe kahrediyordu kendine. Bu ayrılıkta hep kendini suçlamıştı. Tekrar yaşamak istiyordu bu yüzleşme ve vedayı. An be an. Kadınına ait bir fuları aldı eline. Kokladı, kokladı, kokladı… Kadını çok seviyordu bu fuları, hemen her daim takıyordu. Yanında getirmişti. Uzandı koltuğa, önce gözlerini tavanda bir noktaya dikti ve doktorun komutlarıyla başladı yolculuğu. Önce derin derin nefes aldı. Gözlerini kapattı. Vücudu rahatladı, sanki boşlukta uçuyormuşçasına derinlere, en derinlere doğru hızla inmeye başladı. Gözünün önünden tüm renkler geçiyordu. Beyaz, sarı, pembe, şarabi… Onunla en çok kalan renk yeşildi. Yeşil derken öyle koyu bir yeşil değil, adeta taze fasulyenin rengi gibiydi. Tatlı, huzur veren… Nedense yeşilin tonunu anca böyle açıklayabilmişti. Derine yolculuğu halen devam ediyordu. En dibe geldi. Karşısına bir Tren Garı çıktı. Kalabalıktı. Kadını, erkeği, çocuğu… Herkes trenin gelmesini bekliyordu. İçinde sevdikleri vardı. Epey bekledi. Nihayet istasyona yaklaşan trenin düdüğü duyulmuştu. Upuzundu. İstasyona gelen ve tam karşısında duran vagonun kapısı açıldı. İçeriye girdi. Gidiş istikametine doğru, diğer vagona geçiş kapısının olduğu yerde sol tarafa camın kenarına oturdu. Hep öyle yapardı, nereye giderse gitsin hep sol tarafa ve en kenara otururdu. Tren hareket etti. Camdan etrafı seyretti uzun bir zaman. Yine renkler hakîmdi. Yolculuk anında en çok güneşin deniz üzerindeki ışık oyunları etkilemişti. Vakit gelmişti, yerinden kalktı, hemen yanındaki kapıdan diğer vagona geçti. Yemekli vagona girmişti. Yine girdiği kapıya göre sol taraftaki boş masaya oturdu. Cam kenarı. Kadınıyla buluşacaktı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, heyecanla bekliyordu. Tek tek beklenen konuklar geliyordu. Kapı açıldı, İşte, beklediği bakmaya doyamadığı o güzel kadın girdi İçeriye. Yerinden kalktı ve özlemle sarıldı sevdiğine. Yine her zamanki gibi yüzüne uzun uzun bakamadı. Baksa da yüzü belli belirsiz görünüyordu. Ağırlıklı olarak bir ışık topu gibiydi. Ne güzeldi! Kokladı, özlemişti kokusunu, içine çekti. Çektikçe ciğerleri şişmişti. Ellerinden tuttu, “ Nasılsın?” Dedi adam. “ Gidişin çok erken oldu, birlikte daha hayallerimiz vardı… Sustu!” Kadın: “ Bu bir döngü, bizler sonsuz varlıklar değiliz, her ayrılık erken. Bizim içinde erken sayılan bu ayrılık, elbet yaşanacaktı. Kaçınılmaz, alışmalısın. Ben, bu âlemde sizleri çok sevdim, görevim bir şekilde bitti. Son buldu. Artık kabullenmelisin. Unutma! Hiçbir şey sonsuz değildir. Bir gün bitecektir. Belki O, ol diyen güç; gün gelecek her şeyi bir anda yok edecek, zaman denilen mefhum bitecek. O’nun için zaten yoktu. Sonra yine bilinmek isteyecek “Ol!” Diyecek. Çocuklarıma da söyle! Benim için üzülmeyin, inanın ben çıktığım bu yolculukta çok mutluyum. Senin de gelmeni çok isterim, birlikte, beraber. Daha zamanı var,” Dedi. Oturdukları süre içinde yüzündeki beyaz ışık topu hiç eksik olmadı. Tekrar sarıldılar, adam bir daha göremeyeceği kadınını yine kokladı, hiç istemese de trenden indi. Diğer yolcular da indiler. Herkes vedalaşmış, el sallıyordu. Adam öyle bakakaldı. Elini kaldırdı, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Mutluydu. Vedalaşma fırsatı bulamadığı kadınıyla yüzleşmiş, doya doya hasret gidermişti. Tren kalkış düdüğünü uzun uzun öttürdü. Yavaş yavaş dönmeye başlayan demir tekerleklerin çıkardığı gürültü sardı etrafı. Kadını camdan yarı beline kadar sarkmış, yüzünde bir gülümseme ve coşkuyla el sallıyordu. O an yüzündeki netlik belirmişti. Kadınının yüzünü en net olduğu andı. Tren kaybolana kadar baktı ardından. O anı beynine kazıdı. Yüreğinde garip bir mutluluk vardı. Geç gelen bir veda ve yüzleşme ile biraz rahatlamıştı.
Son zamanlarda en mutlu olduğu andı. Tren Garından sevdiği kadını yolcu etmiş, vedalaşmıştı. Kadını görüntüsü belli belirsiz olana kadar el sallamıştı. Hüzünle ardından baksa da… Biliyordu ki bir daha göremeyecekti. Yine de mutlu hissetti kendini. Yaşadığı en mutlu günüydü. Böyle bitmişti, hipnozu. Doktorunun yanından ayrılırken yüzü gülüyordu. Uçarcasına çıktı kapıdan. Sırtındaki ağırlık, göğsündeki baskı yoktu. Kim bilir? O an için, belki de kalan ömrü boyunca… Sonuçta kabullenilen bir durum olsa da yerine hiç kimseyi koymadan… Yine bir sürprizle sevdiği gelecekmiş gibi!

















