
Taşıdığınız hikâyeler vardır. Zamansızdır onlar. Yalnızca yazılmadığı için değil, sizde yaşayan yanları olduğundan zaman örselenmesi karşısında varlıklarını koruduklarından her dem sizdedirler.
Bazen anlatırsınız bunları birilerine. Yaşar Kemal’e bir gün sormuştum, “Zilli Kurt” hikâyesini anlatıp durudğunda; “bunu geçenlerde de anlatmıştınız!” Yanıtı şuydu: “Ben her anlattığımda yeniden yazarım.”
Doğruydu da, sözlü gelenekten gelmişti. Önce söz vardı diyerek hikâyelerini anlatarak kurardı. Oysa, ben, şunu derdim: “Yazacağınız bir konuyu anlatmayın, büyüsü kaçar!”
Bu ne kadar geçerli? Yazınca, ya da bir hikâyeyi tasarlayınca daha iyi anlarsınız.
Benim bu “Maşatlıkta Kuş Sesleri” hikâyem çocukluğumdan beri bende gezinir durur. Ebem de olan anneannemle geçen çocukluk günlerimden kalma birçok imgenin bende yer etmesinden oluşmuştur. Kırlarda gezintilere çıktığımızda şöylediği türküleri merakla dinlerdim, ama hiçbir sözünü anlamazdım. Yalnızca ezgileri ve bazı sözcükleri belleğimde yer etmişti. Yıllar sonra elime geçen Hemşince bir sözlüğü karıştırırken karşıma çıkan bazı sözcüklerin belleğimdeki izini sürerken, hatırladığım türküler gelip beni bulmuştu. Orada derin bir özlemin, ayrılığın. Kopuş ve kayboluşun ağıdı olduğunu hissettiğimi söylemeliyim.
Bunu bazen anlattığım olmuştur. Hatta sorular sorarak gittiklerim de…
Belki de size bile anlatmışımdır bunların bazılarını. Geçenlerde “Maşatlık” öykülerini yazdığım defterleri bir araya getirirken gördüm ki, hiç bitmeyecek bir öyküyü yazmaya yönelmişim. Ailemizin sırların sırrını öğrenmek sevdası diyelim hadi buna.
“Dönmek” kitabını okurken, kitabın yazarıyla konuşmuştum. Adı bende saklı, ama kitaptaki adı: F. Nihan Hassan. Yakın coğrafyalarda yaşanan benzer öyküler…Ne çoktur bunlar. Ve her biri yazılmayı bekler. Size de bu benim “hikâyem”den bir kesit sunuyorum. Belki ileride bu kitabın tümünü okuruz tıpkı “Hassan”ın yazdığı gibi!
MAŞATLIKTA
KUŞ SESLERİ
O Zamanda
Bu zaman, bu bakışsızlık kime keder bilinmez.
Ufalanıyor gözlerim. Taşların yosununa yapışıp kalan tükrüklerimden kına yapıyorum. Ellerim, ellerim alalansın diye. Yanmasını istiyorum parmak uçlarımın, dokunmayı unutmak istiyorum. Derimin altındaki ben ben değilim artık!
Taşa dokunuyor mantarın suyu. Kekremsi, acı.
“Tuzla, açarsın tadını,” diyor bilge söz. Dilimde kuşburnu tadı, tüylü çekirdekleri seviyor damağım.
Yabanda kalan her şey seni hatırlatıyor şimdi. Elleri kınalı, rengini buradan almış olmalı, bakmıyorum yalnızca, tutunuyorum. Çekeliyor…Oysa taşların yüzeyi gökkuşağını andırıyor, oraya bırakıyorum gözlerimi geldiğinde göresin diye. Buradaki zaman ikimizi iki ayrı dile bölüyor; hatırlanan, yaşanan, acıdan geçen…Gözlerinde, gözlerimde taşıdığımız da bu değil mi? Ses, kalıcı olan ses aktarıyor bize; ama daha çok hatırlananlar. Bellek yanılmaları yok çünkü arada…Şimdi nereden çıktı bu Tatyan havası, bu duduk ezgisi…
Bu dağlar kömürdendir,
Geçen gün ömürdendir,
Feleğin bir kuşu var,
Pençesi demirdendir.
Kanat sesleri alıyor gözlerimi sonra, dokunduğum her bir taş cansuyu nemi bırakıyor avucumda. Peştamalına tutunarak adımlıyorum maşatlığı…
“Ah! kaybana, nere kayboldu bu kuzular…Delioğlan, nerden tutturdun şimdi mantar kebabı…”
Dedem görseydi, “günaha girdiğimiz”i söylerdi.
“Orada da canlar var,” dememiş miydi dayım!
“Kuşların evi” demişti teyzem, ayılıp bayılmalarından uyandığı bir günde.
Pür dikkatti Zinnur.
“Abla anlat…anlat…Gözlerini açmadan…Kumlu topraktan sonra ne vardı? Taşın şekli nasıldı?”
“Devamsız, yok öyle bir şey!”
“Onlar emanette,” dememiş miydi dedem, yoksa!
“Komşu hakkı ödenemez…Bize emanet her bir şeyleri, gittiler ve bir gün dönecekler…Biz kara gün dostuyuz, hadi ordan dürzü,” diye kovmamış mıydı “Mitil Ömer”i de kapıdan dayım…
Peki, nerden çıkmıştı Zinnur?
“Abla, aç köpek gibi bakıyordu yüzüne, söyleme sakın! Delik deşik edecekler maşatlığı…”
Dayım anlatmıştı. Annem daha küçük, teyzeme söylemiş bunları. Anlamış da Zinnur’un define peşinde olduğunu.
Zamanın Gölgesi
“Niçin bir başka karanlık ya da aynısında? Ve bunu
soran kim sesi?” Samuel Beckett
Bir çocuk isteği, dememiş; alıp gezindirmişti beni.
Yazdı.
“Seni doğurttuğum ayların sıcağı,” dememiş miydi bu bilge kadın. Ellerim ellerinde..sıkı sıkıya tutunuyorum ona.
Korkuyorum taşlardan…Dikeltiler, kayalar, yosunlar…Her biri insan yüzü, insan boyu, insan gövdesi bana…
“Kuşlar…bak kuşlar…” diyor, ninem.
Buranın sahipleri olduğunu biliyorum.
“Ebabil kuşları,” demişti dayım. Teyzem; “turnadır onlar, yeşil başlı telli turna…”
“Abla bırak allasen, mezarlık kuşu değildir turna; onlar ayrılıkları taşır, göklere yakışır hem, taş bekçiliği yapmazlar…Buradakiler ebabil, ebabil…”
“Devamsız, orası taşlık mı ki…Can bahçesi, gönül siyenci her biri…”
“Cennetkuşu nedir?” diye sormuştum tam da maşatlığa adım atarken.
“Gülizar’ın kuşudur,” demişti ninem.
Onun bahçesine giremezdik kuşlardan. Korku dilimizde çığlıktı! İstesek de adımımızı atmamızın engelleriyle yüzleşirdik. En çok da başı safran renkli olanını yakalamak isterdik. Gıdısında al aldı tüyleri…Ama ille de safran…
“Burası nasıl korunuyor sanırsınız,” demişti dayım!
“Ebabil kuşları insanı korur…İnsan bedeni kutsaldır, toprak ayırmaz; her şeyi herkesi kabul eder. Safları, ayrımları biz koymuşuzdur. İnsanı kucaklayan topraklardan ebabil kuşları ayrılmaz, gölgeleri üzerindedir. Maşatlığın da sahibi onlardır. Zinnur çırpınsın, yapamaz bir şey. Bu kez, giderse, yüzü çarpılarak gelir…Tutan eli de tutmaz olur.”
Gülizar duldu. Bin yaşında görünürdü gözümüze. Cennetkuşları olduğundan bin türlü yakıştırmalar yapılırdı ona. Dilinden kimse anlamazdı. Kuşlarla konuştuğu söylenirdi. Geceleri de kuşlar padişahının katına çıkarmış, hüthüt onun alır Kafdağı’nın ardındaki saraya götürürmüş. Üzerindeki bin renkli giyitleri, başındaki nakışlı, pullu örtüleri hep oradan verilen armağanlarmış. Gülizar, bu dünya ile öteki dünyanın buluştuğu kuyunun üzerinde otururmuş. O kuyuda çok çocuk varmış…yaklaştığımızda oraya düşeceğimizi, bizi alıp oraya atacağını düşünürdük.
Çok çok ötelerden, daha çocukken, kırım kıyımdan kurtularak buraya geldiği söylenirdi. Dilinden anlayan birinin, Çoban Fako’nun onu bakıp büyüttüğünü, sonra da onunla evlendiğini, başka bir kırımda da Fako’yu kaybettiğini rivayet ederlerdi.
Gülizar’ın turnalarını da teyzem hikâye ederek anlatırdı.
“Ablam da bir turna,” derdi dayım.
“Baksanıza, kendi dışında, herkese iyilikleri dokunur…”
“Yaralı, kanadı kırık bir turna gibidir Meryem’im,” der dururdu ninem… “bin yıl yaşasa, bin dünyanın kahrını çeker sürmelim…”
Ve beklerdi teyzem….
“Gözü yoldadır hep,” derdi annem.
Bir gün çıkıp gelecek olanı biz de merak ederdik. Ve bu bir sırdı bize. Kapılarının ardında saklı sözdü, sitemdi, isyandı, öfkeydi…Büyük dayım bundan dolayı terk-i diyar etmişti yurdunu…Teyzemin ayılıp bayılmaları bundan mıydı yoksa?! Annemin gençkızlığa yürüdüğü çağlarda küçük dayımın ona kol kanat germesini teyzemin bir rüyasına vermişler…
Anneannemin bana hep “Kerem ile Aslı” hikâyesini anlatması, “Ferhad ile Şirin” masalını, ta ötelerdeki Kalor Kayası’nı hatırlatarak dillendirmesi de bundandı demek…
Derdi ki; “Sevda bir ayrılık gömleği, giysen çıkaramazsın, çıkarsan da giyemezsin bir daha…Meryem’im bir Şirin gibi yandı…Edenler bulsun demiyorum, onlar da bir ana kuzusu…Neylersin yavrum, dünya ikilik üzerine kurulmuş. Buluşmak zordur, yağlı kement iki yakayı kavuşturur da iki sevenin gücü bunu alt edemez. O ağırlığı kaldıramazlar, o yükü taşıyamazlar kem gözlerin ezinci yıkar viran eder gönülleri…”
O, evin gamlı gülüydü, “sevinci ve bereketi” derdi ninem. Üzerine titrenirdi. Upuzundu simsiyah saçları teyzemin. Fildişi tarağını eline aldı mı, örgülerini açtığı saçları simsiyah ipince uzunlukta bir yol olurdu gözümüzde…teyzemi alıp götürecek, ummanlara salacak, birine kavuşturacak yol…İnce uzun parmaklarını dolardı saçlarına, incitmek istemeyen bir ipiltide okşayarak tarardı; sanırdınız ki, birini sevip okşuyordu. Ve o ân, yeni bir türkünün gamına yatacağını anlardınız teyzemin:
Hatırına düşmez sormaz halimden,
Kirpikleri siyah kalem kaşlı yar,
Turnam turnam yareli turnam aldırır sunam…
Fikrin zikrin çıkmaz oldu aklımdan
Kendi melül melül gözü yaşlı yâr
Dertliyiz ve sefil gurbet ellerde,
Bir zaman şöhreti gezer dillerde,
Turnam turnam yareli turnam allıdır sunam.
Yârim geldi diye gözü yollarda,
Anadan gülmedi garip başlı yâr.
Can Siyenci
“Bütün varlıklar birbirleriyle hısımdır.”
Kant
Zankanın gelişini duyuran seslerin ayrımına varan gene teyzemdi. Karda kıyamette teyzemin zamanın gamlarını saydığını söylerdi annem.
“Siz uyuyun, ben rüyalarınızın akrabasıyım,” derdi.
İnsanların uyudukları saatlerde uyanıktı o. Sesini taşırdı gecelere, sabahlara ermek isteyen bir bakışla günü karşılamak isterdi.
“Rüyalarınızı saklayın,” derdi,” öyle her önünüze çıkana anlatılmaz rüya; rüya sırdır, rüya kaderdir, rüya geleceğinizdir..kelâmdır rüya…” sonra kendisine açılanları yorumlamaya başlardı. Ama karşısına gelip her durana sözü yoktu. Ayırırdı; “git, yıkan paklan, üstünün ve ruhunun kirini arındır öyle gel,” dedikleri de olurdu; “daha çok rüya gerek sana, ilkini farş edersem uğurun kapanır” deyip geri çevirdikleri de vardı.
Bizim için teyzem oyun bahçesinin gülüydü, gül ağacıydı. “Ama ben leylakları severim yavrular” der bağrına basardı bizleri. Dayımın Selo’su, halamın Elif’i bir de ben onun üç gülüydük. Evini de “Gülistan Sarayı” diye bize açar, sofralar donatır, oyunlar kurar, masallar anlatırdı hep…bizden biri olurdu teyzem. Bahçeyle soluk alıp verirdik…Güvercinler, leylaklar ve güller arasında bir melekti gözümüzde teyzem…
Bir gün, “Can siyencim yaralar beni, gözüm gönlüm avuntuda işte abla,” diyerek anlatmaya başlamıştı Selo’nun annesine; “bırakın biraz daha kalsın bu çocuklar bende, gönlümün şenliği her biri, dayanamam bu kimsesizliğe…”
Ninemi, maşatlığın yanındaki gömütlüğe uğurlayalı beri yalnızdı teyzem…Bizse onun can siyencinin ağrılarını alıyorduk demek, ona her kavuştuğumuzda!

















