
Cır cır cır ötüp duran cırcır böceklerinin sesi başımı ağrıtıyordu. Hava ısındıkça cırcır korosuna yeni üyeler katılıyordu ya da sesleri arada bir yükseldiği için bana öyle geliyordu. Küçücük böcekten nasıl bu kadar ses çıkar şaşıyordum. Duvarın dibindeki zakkum çiçekleriyse hallerinden memnun gibiydiler. Pembe pembe gülümsüyor, arada bir de kendine has kokularını salıveriyordular. Sıcak havayı onlar da seviyordu bence, zira en bunaldığım günlerde bahçede belirgin bir zakkum kokusu oluyordu. Katmerli pembe çiçeklere pis pis baktım. Nerede olduklarını bir türlü göremediğim cırcır böceklerine zaten sinir oluyordum, bir de bu pembe çiçekler çıkmıştı başıma ve sanki böceklerle bir olup benim hakkımda konuşuyorlarmış da ben bir şey anlamıyormuşum gibi geliyordu. Sinirim iyice tepeme çıkıyordu.
Oysa birazcık rahatlamak için çıkmıştım verandaya. Kucağımda kitabım, gözlerimde yakın gözlüklerimle, ayaklarımı uzatabileceğim şekilde ayarladığım şezlonguma kurulup bir kahve içecektim. Öğleden sonraları veranda nispeten serin olurdu. Duvarları kaplayan her dem yeşil sarmaşıklar dışarıdaki gözlerden bizi saklıyor, küçük bahçemiz adeta bir sığınağa dönüşüyordu. Rahmetli babamın diktiği limon ağacının gölgesine ilaveten verandanın üzerindeki çardağa dolanan annemin kıymetli asması sayesinde buraya güneş giremezdi. Duvarın dibindeki zakkumları kimse dikmemişti, kendiliğinden çıkı çıkıvermişlerdi. Annem onları budayıp sağa sola devrilmesinler diye eski penyelerden kestiği kurdelelerle bağlamıştı birkaç sene önce. Bu yaz bolca açtıkları pembe çiçeklerle dev gibi buketlere benzemişlerdi. Görmüş geçirmiş yazlık evimizin aslında en güzel yeri burasıydı. Bense bu sakin sığınakta bile sıcak yüzünden sinir küpüne dönmüştüm. Terlememek için kıpırdamadan oturuyordum. Yine de ara ara üstüme abanan o sıcak dalgasına engel olamıyordum. Menopozun bütün semptomları atağa kalkmıştı ve son birkaç aydır hepsiyle birden baş etmeye çalışmaktan çok yorulmuştum. Uykusuzluk, unutkanlık, ter basmaları ve öfke patlamaları kol kola girmiş adeta beni delirtiyordu. Boynumdan aşağıya, gerdanımdan memelerimin arasına doğru kayan ter damlacıklarını hissediyordum. Sırtımda, kulaklarımın arkasında, ensemde, her yerimde minik yaratıklar devamlı hareket halindeydiler sanki. Hiç durmadan kağıt havluyla kurulanıyordum yine de hiçbir yerim kurumuyordu. Kahve yerine buzlu çay yapsaydım keşke diye düşündüm ama artık çok geçti.
On dakikadır kucağımda açık duran aynı sayfayla bakışmaktan vazgeçip kitabı kapattım. Halbuki oldukça heyecanlı bir polisiye seçmiştim. Cırcır böceklerinin metalik bir gıcırtıya benzeyen tuhaf sesleri dikkatimi dağıtmış, kafamı toplayıp bir türlü kitaba odaklanamamıştım. Yarım porsiyon yakın gözlüklerimin üzerinden limon ağacının dibinde uyuklayan Tosun Paşa’ya baktım. Sıcaktan baygın düşmüştü zavallıcık, köpek yaşıyla hesaplarsak neredeyse aynı yaştaydık. Cırcır böceklerinin müttefiki zakkum ise, benimki de bal gibi Tosun Paşa’ydı işte. Ona sevgiyle baktığımı hissetmiş gibi bir saniyeliğine gözlerini açıp geri kapattı. Hafifçe içini çekip, başını biraz daha uzağa, patilerinin ucundaki yeşil otlara doğru uzattı. Oradaki otların altında nemli bir serinlik kalmış olmalıydı. Şezlong yerine çimlere mi uzansaydım? Tosun Paşa’ya bakıp gülümsedim, bazen ona çok imreniyordum. Yemek pişirmediği, kıyafet derdi olmadığı, istediği zaman yatıp uyuyabildiği için. Annem üst kattaki odasına çıkmış günlük şekerlemesini yapıyordu. Nasıl da sakin bir kadındı. Bir gün bile ne sıcaktan ne de başka bir şeyden şikâyet ettiğini duymamıştım. Bana da bütün sıkıntılarım için “Geçer kızım, inatlaşma” deyip duruyordu. Anneme de sakinliğine de sinir oluyordum.
Üç yıl önce emekli olmuştum. On beş yıldır sadece yaz ayları geldiğimiz bu minik bahçeli eve temelli yerleşmiştik o zaman, annemle ikimiz ve tabi Tosun Paşa. Keşke daha kuzeye ya da deniz seviyesinden daha yukarıda bir yere yerleşseymişiz. Deniz kıyısında bir kasabada yaşamanın en kötü yanı, yaz ayları boyunca yazlıkçılarla, pansiyoncularla dolmasıydı. Bir de tatili ucuza getirmek için arabalara doluşup cümbür cemaat sahile yayılan günübirlikçiler vardı, asıl gürültüyü yapan da onlardı zaten. İki ay dişimi sıksam hem sıcaklar bitecekti, hem de kasaba yine bize kalacaktı. Sinirlerim tekrar ayaklanmıştı. Komik bir şeyler düşünüp neşelenmeye çalıştım. Yaz Mevsimini Sevmeyenler Derneği olsa kesin üye olurdum diye düşünüp, aklım sıra bu hayali derneğe faaliyet aradım. Paçalarını sıvamış ve ayaklarını su dolu plastik kovalara sokmuş bir yönetim kurulu canlandı zihnimde, kendi kendime güldüm. Az önce içtiğim kahvenin yanında duran su bardağına baktım, dibinde kalan bir yudum suyu çıplak ayaklarıma döktüm. İyi geldi. Parmak arası terliklerim de ıslanmış oldu. On dakika idare ederdi beni bu ıslak serinlik. Kısa bir süreliğine cırcır böceklerini duymaz oldum.
Sıcaklar bastırmadan önceki hali neyse de kurbağaların sesi kesilip geceleri sivrisineklere ve gündüzleri de cırcır böceklerine kalınca, yaz mevsimi gerçekten çekilmez hale geliyordu. Akın akın gelip kasabayı dolduran yazlıkçılar, onların çocukları ve torunları yüzünden iyice nefret eder olmuştum bu mevsimden. Herkes de sanki buraya geliyordu artık. Eskiden bu kadar kalabalık olmazdı. Son iki senedir park yerleri yetmiyordu. Sokaklar yabancı plakalı arabalarla doluyordu, evin önünde yer bulamıyorduk. O kadar insan iki oda bir salon minnacık evlere nasıl sığıyor, kim nerede uyuyor, aklım almıyordu. Bir sürü çocuk, onların pusetleri, bisikletleri, kapı önlerinde renk renk terlikler, site girişine bırakılan ve sahilden taşıdığı kumları her yere dökülen şezlonglar, balkonlarda hiç bitmeyen tabak çanak sesi…
Tam o sırada kapı çaldı. Tosun Paşa başını kaldırıp bana baktı. Ben sakince yerimden kalkınca havlamaktan vazgeçti, öyle başı yukarda bekledi. Islak terliklerimle kaymamaya özen göstererek içeri girdim. Bu sıcakta kim gelmişti acaba?
Kapıyı açtığımda, karşımda ter içinde kalmış Şengül’ü gördüm. Hem yazlık komşum hem de uzaktan akrabamdı. Dört çocuğu vardı. Okullar kapanınca gelirler, okullar açılmadan bir hafta önce Bursa’ya dönerlerdi. Elinde bir poşet, yanında en büyük kızı Aysu, hasır şapkaları ve mayo üstüne giyilen ucuz yollu askılı elbiseleriyle gülümseyerek bana bakıyorlardı.
“Ay Nurten Abla,” dedi Şengül, “Kızla bir kahve içmeye sana kaçtık. Çocuklar sahilde.”
Bir an durdum, sonra ani bir aydınlanma belirdi zihnimde. Öyle ani olmuştu ki ağzımdan çıkan “Ah tam da duşa girecektim,” cümlesine kendim bile şaşırmıştım. “Sıcaktan perişan oldum ayol, şimdi girmezsem şuracıkta düşüp bayılacağım.”
Kapıdakiler de beklemiyordu böyle bir cevap, bir şey söylemelerine fırsat vermeden devam ettim. “Hatta ben de sana geliyordum tam, baktım annem uyumuş kalmış, onu bırakıp çıkamadım” dedim.
Kadın şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir elindeki poşete bir Aysu’ya bir bana baktı. Şaşkınlıkla “Eee… biz kahve diye çıkmıştık,” dedi.
“Ay bu sıcakta ne kahvesi ayol!” dedim neşeyle. “Termosta buzlu çay yap götür sahile. İki dilim de limon atıver, çocuklar da içsin. Ben de duştan sonra gelirim yanınıza. Belki annem bile gelir.”
Şengül öylece bakakaldı. “Tamam o zaman” deyip çaresizce geri döndü. Kapıyı kapattığımda, içimden küçük, serin bir zafer geçti. Duşa filan girmedim tabi. Verandaya döndüm, şezlonguma kurulup kitabı tekrar kucağıma aldım. Tosun Paşa pozisyon değiştirip bu sefer yan yattı, kuyruğunu iki kez yere vurdu, gözleri kapalıydı ama uyumadığı belliydi.
Cırcır böcekleri hâlâ oradaydı ama sesleri artık rahatsız etmiyordu.

















