
Söyleşi: Eylem Hatice Bayar
Duygu dahil hemen her şeyin metalaştığı, internet, sosyal medya ve algoritmaların hayatımızı, gerçeklik algımızı belirlediği bir çağda yaşıyoruz. İnsanın dışarıdan çok kendine yabancı olduğu bir çağda. Hicran Aslan’ın Klaros Yayınlarından eş zamanlı olarak çıkan Şiirle Direniş ve Hiç Kimse!nin Şairi Olmak kitaplarını okurken bizi bu yabancılıktan çıkaracak ip uçlarını yakaladığımı hissettim. İki kitapta hakikatin silikleşip yerine yorumların kimlik yerine de alışkanlıkların geçmesine bir direniş olarak okunabilir.
“ben sırtımı çokluğun
yüzsüzlüğüne dayamadım
alkışlar sizin taşlar benim “ diyen Hicran Aslan’la bu iki kitap ekseninde şiire, sanata ve yaşama dair söyleştik.
Sevgili Hicran seni şiirlerinle, şair yönünle tanıyoruz daha çok. Şimdi ise yine ağırlıklı olarak şiir üzerine odaklanan ve bir yandan da hayata, onu anlamaya ve anlamlandırmaya dönük yazılarından oluşan iki kitapla çıktın okur karşısına. Kitaplardan birinin adı Şiirle Direniş. “Direniş estetik bir dövüş aracıdır” diyorsun, kitabın sayfaları içinde. Neyle, nasıl direnir insan? Heyecanların, duyguların da hızlatüketildiği dünyamızda direniş de dönüşüyor mu? Örneğin Byung-Chul Han bir direniş biçimi olarak eylemsizliği öneriyor. Neler söylemek istersin?
Evet, tam olarak bir eylemsizlikten bahsetmiyorum. Pasif direniş biçimi ya da minör direniş demek daha çok beni karşılıyor sanırım. Majör tonlar, büyük kahramanlar, yüksek sesli başkaldırılar, marşlar bu büyük görsel körlüğün içinde eridi. Gerçi insanlar bu kayboluş içinde yeniden eski kalıplara dört elle sarılma arayışına da girebilir. Milliyetçi, katı, iktidara inanca dayalı bir hayatı özleyenlerin sayısı katlanarak artıyor. Çünkü insanlar hayatla başa çıkamayınca onun yerine yargı koyan oluşumlara dayanmak tutunmak istiyor. Bir çeşit sivil itaatsizlikten bahsediyorum ben direniş derken. Trierin İdiots filmini hatırlarsak kurulu düzeni rahatsız eden davranış biçimlerinin sistemin içinde robotlaşmış uyumlu insana yaşattığı dehşeti hatırlayalım. Ben kişisel olarak daha estetik küçük farklar oluşturmaktan bahsediyorum. Teorilere dayanan değil pratik içinde insanın yapısının davranışa dönüşürken yaşayabileceği zorlukları da göz önünde bulundurarak yatay bir yaşam tarzından. Yersiz yurtsuz değil yerli o yerliliğin içinde tüm evrene karşı sorumlu bir insandan. Şiirde ve sanatta da aynı tavır içinde olmaktan bahsediyorum. Çünkü bireyi toplumdan koparan ve değerlendiren anlayışların yetersiz bir kavrayışa sahip olduğunu düşünüyorum. Katı yargılar, büyük teoriler, özeleştiri baskıları altında zaten zor olan hayatı daha da zorlaştırmak yerine daha yaşanabilir, gücü yettiğince farkındalığı artmış bir tavır. Kesin doğrular, kesin tonal değerler ve hatta malzemenin tahakkümüne bile bir es vererek yaklaşmak gerekiyor şiirde de. Bu esnek ve estetik bir direniş biçimi.

Şiiri içine düştüğü girdaptan, “şirketleşmekten” kurtarmak gerektiğini söylüyor ve karşı atak olarak da açık şiiri öneriyorsun. Nedir açık şiir. Biraz açar mısın?
Açık şiiri son çıkardığım şair kadınlar seçkisi üzerinden açıklamaya çalışayım ya da yaptığım diğer çalışmalar üzerinden yani pratiğe ve davranışa dönüştürdüğüm kadarıyla. Burada amaç kesin yargılar oluşturmak değil. Böyle de bakılabilir mi? Şeklinde bakmaya çalışmak. Seçkiyi hazırlarken yıllardır senin de bildiğin gibi çok fazla şiir kitabı okuyup üzerine incelemeler yazdım. Tüm bu okumalar zaman içinde insanda bir birikim oluşturuyor. Kitap çıktıktan sonra daha geniş kapsamlı ne yapılabilir diye düşündüm. Herkesi kitaba dâhil etmek basılı anlamda çok zor olacak ve gözünden kaçan pek çok kişi olabileceği için açık şiir fikriyle hareket ettim ve açık kitap etkinliklerine dönüştürdüm kitabı. Farklı şehirlerde yaşayan şair kadınları kendi şehirlerinde ziyaret ederek ulaşabildiğin pek çok şairin kendi şiirini kendi sesiyle okuduğu bir ortam oluşturdum. Bu hem benim daha fazla şairi kendi sesinden duyup dinlememe neden oldu. Hem aynı şehirde birbirini tanımayan şair kadınların tanışması ve belki de farklı ortak girişimler planlamalarına neden oldu. Yani açık şiir derken sadece kitabını edinenlerin veya yazdığın dili bilenlerin değil şiiri sözcüklerin yazım kalıpların oluşan tonal değerlerin, alışıldık şiir biçimlerinin dışında düşünmek gerektiğinde bahsediyorum. Yine inceleme yazıları yazarken artık her kitaba üç aşağı beş yukarı aynı yazılarla yaklaşıldığını fark ettim. Bunlar öyle yuvarlak cümlelerdi ki başlığı silip kimin kitabını ismini yazsan gideri olan yazılardı. O zaman şiir kitaplarına çizgi yorum yapma fikri oluştu bende. Ve çizimler yapmaya başladım. Açık şiir derken Umberto Eco’nun açık yapıtından hareket ettim fikir olarak. Zaten ülkede Erkan Karakiraz, Erkut Tokman, Neslihan Yalman ve Altay Ömer Erdoğan’ın başladığı açık şiir hareketi vardı. Ve yazı aslında o harekete yazıldı. Sonra ben de dâhil oldum açık şiir hareketine çünkü benim bakış açımla çok örtüşüyordu. Şiiri performe etmek diyebilirim kısaca.
İki kitapta da deliliğin sanatla kendini anlatmasının psikiyatriden daha risksiz olduğu üzerinde duruyorsun. Var olan deliliği akıtma, sağaltma olarak da okuyabilir miyiz bunu? Denge, delilik ve sanatsal üretim arasında sence nasıl bir ilişki var?
Burada Foucault okunmalı mutlaka. Kurumlar ve onların işleyişinin sakıncalarından. Benim sanat tanımım zaten ermekle delirmek arasındaki ince çizgide dengede durabilmenin anahtarı sanat. Çünkü hayatı olduğu gibi kabul edip onaylaman mümkün değil, sıyrılmak da öyle. Kolektif bir ortamın içinde önceden oluşmuş bir değerler silsilesine doğuyorsun. Doğduğun yer, doğduğun cinsiyet, doğduğun kimlikten ve bunun etrafında örgütlenen bütün değer ve karşı değerler içinde çırpınıp duruyorsun. Reddetmek kurulmak gibi bir şans bırakılmıyor sana. Gerçek çıplak bakınca dile getiremeyeceğin kadar karmaşık ve çirkindir. Tüm bu gerilim içinde tüm sezgilerin ve algıların bir şekilde bir ifade yolu bulmak istiyor hem hayata devam edebilmek için hem içine nefes aldırabilmek için.

Şairin artık şiir yazmaktan çok önce kendini pazarlama yeteneğine göre şiirini okuttuğunu söylüyorsun. Bir fenomen ve imaj toplumu haline dönüşmenin sonucu biraz da bu. Şair ve şiir de bundan nasibini alıyor. Şiir bireyselliğini ve özgünlüğünü yitiriyor. Adeta başka bir şeye dönüşüyor. Şiirin geleceğini nasıl görüyorsun? Yaşadığımız sanal gerçeklik çağında özgünlüğü korumak ne kadar mümkün?
Özgünlüğünü korumak zorunda değil bence. Zaten yukarıdaki sorulara verdiğim cevaplar bunu anlatıyor. Şiir de her şey gibi değişkendir. Kendini kağıttan yazıdan klavyeden hatta belki dilden kurtaracaktır. Ama formu ve malzemesi ne olursa olsun şiir her devirde kanatlanacak. Belki sadece emojilerin yan yana gelmesiyle yazılacak ilerde. Belki sadece bazı evrensel sembollerle. Belki yazılı değil tamamen anlık ve performatik olacak ama şiir hep var olacak.
Ayn Rand “Hazinelerimi koruyorum: düşüncemi, irademi ve özgürlüğümü. Ve bunların en büyüğü özgürlük” der. Katılır mısın? Senin hazine ya da hazinelerin neler?
Sartre’nin özgürlüğe mahkûm edilme fikri üzerinden düşünüyorum daha çok. Özgürlük illüzyonu içinde savrulmaktan belki de. Özgürlük kelimesi eskisi gibi uçuş uçuş değil daha ağır, daha görülmez iplerle boğulmak gibi ağır şeyler çağrıştırıyor bana. Son yıllarda pek çok kelimeye karşı böyle bir tutum gelişti bende. Onun yerine bana daha cazip gelen kelime şimdilerde kendini evrendeki her şeye karşı sorumlu hissetme. Davranışa dönüşen sevgi, davranışa dönüşen pratikte görebileceğim yazım ve üretim biçimleri. Benim hazinem kendi günlük yaşamım ve pratiğim içinde değdiğim herkeste küçük de olsa bir farkındalık oluşturmak, bir göz yıkanması, bir kulak uyanması gibi yumuşak bir şeyin geçtiğim her yere toz tanecikleri gibi saçılması. Bunu büyük ölçüde yazdıklarımı, ürettiklerimi takip edenler için de düşünüyorum.
Sanatın farklı dallarıyla uğraştığını biliyorum. Simonides “Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resimdir” diyor. Sen şiire resimle yaklaşıyorsun. Şiirin resmini yapıyorsun. Bu süreç için bir şeyler söylemek ister misin? Resim, şiir ve gerçeklik arasındaki bağ nedir sence?
Malzemesi ne olursa olsun sanat aynı noktadan hareket ediyor sanırım. Gerçekliği sezdiğini farklı ifade biçimleriyle ortaya koymak. Ben biraz bu noktada malzemeye takılmamaktan yaklaşıyorum sanata. Şiiri sözcüklerle incelemek zorunda değiliz. Çizgilerle veya notalarla da inceleyebiliriz. Ya da çağdaş sanat üretimlerine şiirle yorum yapabiliriz. Bu seneki söyleşilerime düet serimin bölümleriyle katılıyorum mesela. Defterlerime kendi el yazılarıyla şiirlerini yazan şair arkadaşlarımın şiirlerinin üzerine çizimler yaptım. Çünkü bu iki kitapta zaten düet kitaplar. Örneğin iki tarafından da yarılıdır sanat yazısı çağdaş sanat işleri üreten bir kadın arkadaşımla bakış açısı olarak örtüşen şair bir kadınla eşleştirdim.
Günümüzde neredeyse herkes yazar. Yazmakla yazar olmak arasında fark kalmadı nerdeyse. Ne dersin bu konuda? Bir de Şiirle Direniş kitabında kitapları üzerine yazdığın şairlerin ortak bir tarafı var mı?
Ben herkes yazarsa iyi yazı görünmez olur fikrinde olan biri değilim öyle abart ki sadelik görünür olsuncuyum ben. Bu abartı zamanla iyiye özlemi daha çok arttırıp iyi yazılanı daha görünür kılacak diye düşünüyorum. Şiirle direniş kitabında da aslında normal bir inceleme yazmadım. Her şairin kitabını bir çağdaş sanat literatürü veya üretimiyle karşılaştırdım. Edebi ve estetik metinler olması ve alışıldık yazım biçimlerinin dışına çıkması önemliydi benim için. Hepsinin ortak derdi şiirdi.
“Karelerde nasıl duracağına bakanlar asla kendileri olamazlar” diyorsun Tanrı Beni Dansa Kaldırdı kitabında. Virginia Woolf da “kendiniz olmak her şeyden daha mühimdir” der. İki kitabın da söylediği şeylerden biri de bu. Sence bu durumun sanatsal yaratımla bağlantısı nedir?
Kabul görenin üzerinden hareket etmenin kolaycılığına dayamıyorsun sırtını. Dolayısıyla sanatın özünü oluşturan özgünlüğe daha çok yaklaşıyorsun. Zanaat artık yazılı metinlerde de var. Bunu ödüllendirenler bunu düşünsün diyorum.
Son olarak iki kitabın da bana hatırlattığı Sohrap Seperinin dizelerini bırakmak istiyorum buraya
“Bizim işimiz belki de
Nilüfer çiçeği ile çağımız arasında
Hakikat şarkısının peşinden koşmaktır.”
Teşekkürler Hicran Aslan. Kalemin hiç susmasın.
Kesinlikle. Ben teşekkür ederim.

















