Öykü: Masada beş kişiydik | Fazlı Can

Nisan 8, 2026

Öykü: Masada beş kişiydik | Fazlı Can

Mahalle yemeğindeydik. Laf lafı açtı. Lafın takıldığı bir anda uzun zamandır aklımda olan şeyi söyledim: “Eski sokak satıcıları hakkında bir hikâye yazmak istiyorum.”

İflasçı, “Yazacaksın da ne olacak ki?” dedi. Ötekiler beni tuttu: “Tabii yazsın,” dediler.

Anıtkabir’e bakan mahallemizdeki çocukların neredeyse hepsi emekli subay çocuğuydu. Bütün babalar 27 Mayıs’la birlikte, daha yaşları gençken, apar topar emekli edilmişti.

Her evde çocuk vardı.

Toprak çıplaktı.

“Taşındığımızda sokaklar bozkır ve çocuk kokardı,” dedim.

Şimdiyse, o zamanın çocuklarının epeycesi hâlâ hayatta. Ama artık isteseler de çocuk kokamazlar.

Yılda bir kez, azalan sayılarla, mahalle yemeğinde toplanırız; Kızılay’da, bir bankanın lokalinde. Lokal bu işi sevdiği için isteyenler kendi içkisini getirebilir. Yemeğin başında kaybettiklerimiz için kısa bir konuşma yapılır ve bir dakikalık saygı duruşunda bulunulur. Bir dakikalık denir ama çoğunun bir dakika ayakta hareketsiz durması zor olduğu için yirmi, yirmi beş saniyede bitirilir.

Burada son yemekten bahsediyorum. O akşam bizim masada beş kişiydik.

Birincisi İflasçı. En iyi okullarda okumuş bir inşaat mühendisidir. Kendine “müflis müteahhit” der. “Elimi nereye attıysam kurudu,” diye de ekler. Libya’daki bütün yatırımları Kaddafi’nin al aşağı edilmesiyle birlikte telef olmuştur. Sonrasında benzerini Irak ve Rusya’da da yaşamıştır. Bunlara benim de tanıdığım kardeşlerinden yediği kazıkları ekler. Hiperaktiftir. Kimisi ölmüş, kimisi hayatta olan kedilerinin hikâyelerini yazmak ister.

İkincisi Dişçi. “Ben hayal kurmayı çok severim,” diyen biridir. Birkaç yıl önce muayenehanesini, yanındaki daireyi de alarak, iki katına çıkarmış ve içindeki her şeyi atıp yeniden donatmıştır. Telefonda bana “Janım” der. “Birbirimizin hayatını uzatıyoruz,” demesinin ardından, on yıl daha çalışmak istediğini söyler.

Üçüncüsü Hukukçu. “Türkiye’nin en güzel yerlerinde hâkimlik yaptım,” der. “Ankara, Eskişehir, İstanbul, Edirne, İzmir, Antalya… sonra yine Ankara,” diyerek sıralar. Her şeyi anlayışla karşılayan bir hâli vardır: Babasının ölümünden sonra eline geçen mektuplardan öğrendiği Kore’deki erkek kardeşinden bahseder. Çocukken oyun olsun diye Ankara Garı’nda gazete satarak kazandığı parayla, mahallenin yanındaki Hayal Pastanesi’nde bize muzlu yaş pasta ve limonata ısmarlayışı, bana şimdiki bonkörlüğünü hatırlatır.

Dördüncüsü Fizikçi. Az konuşur. Ancak birkaç kişinin anlayabildiği makalelerinin çok iddialı bilimsel dergilerde çıktığını onu tanıyanlar söyler. Onun makalelerinden bahsettiğini de referans almıyorlar diye yakındığını da görmemişimdir. Görmediğim, belki görüp de o sandığım, bir ikiz kardeşi vardır.

Ben de Hikâyeci. Masadaki beşinci kişi. Benim marifetim de asıl yapmam gereken şeyleri boşlayıp bu satırları yazmaktır.

Yemekte bir iki duble rakıdan sonra, söz arasında bir boşluk bulunca konuyu yeniden açtım. Ne yazacağımı da nasıl yazacağımı da bilmediğimi söyledim. Yazarken, belki hiç düşünmek istemediğim şeyler de gelecekti aklıma; ama devam ettim.

Beni en çok şaşırtan oydu, söze onunla başladım: “Hiç sülükçü gördünüz mü?” dedim. Hiçbiri görmemişti. Ben aynalı bir camekânda su içinde sülük satan bir adamı ilkokuldayken mahallede gördüğümü söyledim.

Bir de mahalleye bir kere gelen berber aklıma geldi. Önüne koyduğu tabureye oturan çocuğun saçını birkaç dakika içinde kesişini, eve koşa koşa giden çocuğun annesinden aldığı gümüş rengi yirmi beş kuruşu berbere verişini anımsadım.

Dişçi, “O çocuk bendim,” dedi.

Fizikçi benim hiç görmediğim, çuval altında korunan buz kalıplarını testereyle keserek satan, buzcudan söz etti. Bunun üzerine ben Bahçelievler’deki, severek hatırladığım, açık hava Zevk Sineması’nı andım. Orada buzdolabı olmadığını; buzların üstüne yatırılmış markasız gazozların çuvalla kapatılarak soğutulduğunu anlattım.

Ayın büyük olduğu gecelerde, ablamlar ve annemle birlikte, Anıtkabir’le yanı başındaki buğday tarlasının arasında yer alan patikadan yürüyerek o sinemaya gidişimiz aklıma geldi. Gazozumu, içine beyaz leblebi koyarak, hiç bitmesini istemeden iki film boyunca içişimi hatırladım. Bahçelievler’in ucundaki Boklu Dere’nin yıkıldı yıkılacak ahşap köprüsünden geçişimizi, sinemada bazen esen rüzgârla üşüyüşümüzü, anneme yaslanışımı yeniden yaşadım.

Sokakta türlü işlerle para kazananları sıraladık durduk. Saymakla bitmiyordu. Dondurmacı vardı, kalaycı vardı, bohçacı vardı. Hurdacı, yoğurtçu, nayloncu, eskici. Hatırladıklarımız arasında en çok hoşuma giden, annemin babamın eski takım elbiselerini sattığı eskici oldu. “Eskileeer alırım”ı kendi duyacağı kadar uzatarak, pencerelere baka baka mahallede dolandığını; bazen de miyavladığını söyledim. “Demek ki adam kendini sokak kedilerine benzetiyordu,” dedik.

Onu benden başka kimse hatırlamıyordu.

“Fotoğrafçı,” dendi. Sözünü ettiğimiz, mahallenin hemen yanı başındaki Anıtkabir’de, Atatürk Orman Çiftliği’nde, parklarda, Ankara’yı seyretmek için çıkılan Çankaya tepelerinde rastlanan fotoğrafçılardı. “Fotoğraf çeker, parasını alır; bazen bir iki saat, bazen birkaç gün sonra aynı yerde buluşunca basılmış fotoğrafı verirlerdi,” dedik. Birinci ortanca ablamla bugibugide çekilen fotoğrafımızı anımsadım: Gençlik Parkı’nda, on beş kuruşa girilen Luna Park’ta. O fotoğrafçıların, istenirse kuru boya kullanarak fotoğrafları renklendirdiğini hatırladık.

“Bizim evden Gençlik Parkı’nın fıskiyesi gözükürdü,” dedim. Geceleri parkın yanı başından geçen trenlerin raylardaki gümbürtüsünün, uykuya dalarken, temmuz sıcağında açık pencereden girip âdeta bir ninni gibi geldiğini söyledim. Bu sözümün üstüne, parkın girişinde havuz başında duran, yeşil bronzdan, göğsü açık kadın heykellerini; ucuz lokantalardan gelen anason ve ateş üzerinde kızaran köfte kokusunu andık. “Derinlerde, Şişman’ın Dondurmacısı da vardı,” dedim. Hepsi hatırladı. “Aynı yerde, ondan önce, ayaküstü seyredilen filmler gösterilirdi,” dedim. Hiçbiri hatırlamadı. O anları çocukluğumla birlikte anımsadım. Abimle birlikte gittiğimizde, harçlığıyla bana aldığı gazozun lezzetini de.

Parkın önündeki yaz hay huyu, salatalıkçılarıyla birlikte aklıma geldi. Onlardan söz ettim. Büyük bir el çabukluğuyla salatalıkları soyuyor ikiye bölmeden ortasından kesip içine bolca tuz koyuyorlardı. Satış çağrılarında “Hıyara bak hıyara” derken, önünde salatalığın soyulmasını bekleyen müşterisine işaret ediyor gibi olurlardı. Salatalığı alan da almayan da onların çağrılarını tebessümle karşılardı. Seslerinin, Ankara’nın o zamanki ağaçsız kuruluğunda, hemen yakındaki Opera Binası’nın duvarlarında yankılanışını hatırladım.

Derken mahalleye gelen bisiklet kiralayıcısını andık. Anıtkabir’i gören, şimdi üstü apartman dolu arsada, bisikletle iki tur atmanın yirmi beş kuruşumuza patladığını söyledim. Artık unuttuğumu sandığım bisikletli kız aklıma geldi. Ne olduğunu bilmeden onunla evlenmek istediğimi; kısa pantolonumdan, tozlu bacaklarımdan, diz kapağımdaki yara kabuklarından utandığımı anımsadım. O sıralarda kendimi ne kadar büyük hissettiğimi, aslında ne kadar çocuk olduğumu da.

Kendime sordum: “O kız ne yapıyordur? Hayatta mıdır?”

“Destancı vardı,” dedi İflasçı. Önce hatırlamadım. Çocuk artist Ömercik’e benzeyen oğluyla geldiğini söyledi. “Ömercik” deyince hepimiz hatırladık; mahalleye geldiğinde “Destancı geldi destancı,” diye seslendiğini de. Adamın, oğlunun yanında yürüyüşünü anımsadım. Hemen hiç kimsenin onun kör olduğunu bilmeyişini, benim bunu bir sır gibi saklayışımı. Yine sakladım. Aynı destanı her seferinde farklı okuyuşunu, o güzel çocuğun tuttuğu teneke kutuya attığımız bozuklukları ve misketleri andık. Arkalarına takıldığımızı, “Destancı geldi destancı,” diye bağrışarak koşturduğumuzu anımsadık.

Mahalleye gelen cambaz aklımıza geldi. Can yoldaşı Boncuk’la birlikte. İkisinin; cambazın bizim yaşımızdaki kısa saçlı, incecik, oğlan çocuğu vücutlu kızının telin üstünde yürüyüşünü gözümüzde canlandırdık: Yerden neredeyse sekiz on adam boyu yüksekteydiler; düşseler, altlarında yalnızca toprak vardı. Yanakları kırmızı boyalı, İbiş kıyafetli Boncuk kıçındaki kırmızı ışığı yakıp söndürüp koşturuyor, bizi güldürüyordu. Hayatları nasıldı? Hiç konuşmadık. Belki de düşünmek istemedik.

Ayakkabı boyacısı Hasan’ı da anımsadım. Şimdilerde köşedeki Ziraat Bankası şubesinin bulunduğu yerde, o zamanlar iki katlı, solgun mavi boyalı eski binanın önündeki küçük ağacın altında boya tezgâhının başında oturan… Hasan’ın bir cinayete karıştığını hiçbiri bilmiyordu. Onu tek hatırlayan Hukukçu’ydu. Öteki hâllerini bilmeden. Ortaokul ve lise yıllarımda, kıpkırışık yüzündeki matemi bir türlü çözemediğim Hasan’a ayakkabılarımı boyatışımı hatırladım. Bazen, “Boya gerekmez,” diyerek para almadan biraz cila sürerek parlatmasını da. Sonuncusunu söyledim, ötekinden bahsetmedim.

Leblebi satıcısı Atilla’yı anmazsak ona haksızlık olurdu. Bizdeki adıyla Atik; leblebi tozu da satardı, bazen de ay çekirdeği. Mahallenin bir parçasıydı; hepimizin adını bilirdi. Biz ortaokula giderken, o da lise çağlarında gibi görünürdü. Kimsesi yok derlerdi. Belki de o kadar ismi bu yüzden biliyordu. Birkaç yıl önceki mahalle yemeğine gelmişti; onun için para toplanmıştı. Sonra da ölüm haberi geldi. Bunları hep konuştuk.

Belki hepsi ölmüştü ama onların bize, “Sen ölene kadar buradayım,” dediğini duyduk. Onlarla birlikte çocukluğumuzu andık. İstesek de istemesek de olanlardan konuştuk.

Bir sürü başka şeyden de.

O zamanlar hayatı renkli yapan tek şeyi düşündüm.

Söylemedim.

Mahalledeki çocuk kokusunu yeniden anımsadım.

Yorum yapın