Filiz Ali “Babam Sabahattin Ali 1948 yılının karlı bir Şubat sabahı benim ve annemin birkaç poz fotoğrafını çektikten sonra Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktı ve bir daha geri dönmedi” diye anlatıyor.

Biyografisine göre sonrası şöyle gelişmiş; “Kamyon ve nakliyecilik işi yapmaya karar veren Sabahattin Ali, 1948 yılının Mart ayının sonlarına doğru Edirne’ye gitme kararı aldı. Bu kararın altında yatan temel neden, hakkında açılan davalardan ve verilen haksız mahkûmiyet kararlarından duyduğu bezginlik ve bir daha hapis yatmama itkisinin tetiklediği kaçış arzusuydu. Bu arzusunu gerçekleştirmek için cezaevinde tanıştığı arkadaşı Berber Hasan’ın tanıdığı olan Ali Ertekin’le 30 Mart 1948 tarihinde Bulgaristan sınırına ulaşmak için yola çıkma kararı aldı. 31 Mart 1948’de Ali Ertekin’le birlikte Kırklareli’ne gitmek için yola çıktı.” (Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü).
Ailesi ve dostları Sabahattin Ali’den uzun süre haber alınamayınca arama başlatılmış. Cesedi, 16 Haziran 1948’de Kırklareli civarında, Istranca ormanlarında bulunmuş. Kayboluşu ile bulunuşu arasında 2,5 ay var.
Ali Ertekin yakalandıktan sonra verdiği ifadede Sabahattin Ali’yi 2 Nisan 1948 civarında öldürdüğünü söylemiş. Cesedin bulunduğunda ileri derecede çürümüş olması, ölümün haftalar önce gerçekleştiğini göstermiş. Bu da Nisan başı ile Haziran ortası arasındaki süreyle örtüşmekteymiş. Bu veriler birleştirilerek Sabahattin Ali’nin ölüm tarihi 2 Nisan 1948 olarak kabul edilmiş.

Kısacası Sabahattin Ali’nin ölüm tarihi, bir ölüm belgesine değil, failin ifadesi, adli tıp değerlendirmesi ve son görülme tarihinin çakıştırılmasıyla tespit edilmiş ki bu aşamaların da alel acele yapıldığı ve bulunan cesedin hızlıca gömüldüğü söyleniyor. Mezarın yeri net biçimde kayda geçirilmemiş. Herhangi bir mezar taşı yapılmamış. Sabahattin Ali’nin mezar yeri bugün hâlâ kesin olarak bilinmiyor.
Cinayetin gerçekte nasıl işlendiğine dair ise birçok tez ortaya atılmış. Resmî açıklama olayın “Münferit cinayet” olduğu. Bu açıklamaya göre cinayet, Ali Ertekin tarafından, kişisel nedenlerle ve “milli duygularla” işlenmiştir. İfadesine göre Ali Ertekin, Sabahattin Ali’nin “vatan aleyhtarı” düşüncelerinden kötü etkilenmiş ve tartışma sırasında onu öldürmüş. Bu yorum resmî mahkeme kararına dayanıyor. Ancak Ertekin’in kısa sürede yakalanması, sınırlı ceza alması ve soruşturmanın derinleştirilmemesi şüphe uyandırıyor. Pek çok araştırmacı bu tezi yetersiz ve konuyu kapatma amaçlı buluyor.
İkinci teze göre Sabahattin Ali’nin muhalif kişiliği ve yazıları, özellikle Marko Paşa dergisindeki sert eleştirileri ve sol eğilimli duruşu nedeniyle devletin güvenlik birimlerinin takibindeydi. Ali Ertekin, sıradan bir kaçakçı değil, istihbaratla bağlantılı bir figürdü. Cinayet, doğrudan emirle olmasa bile göz yumulmuş / teşvik edilmiş bir “örtük operasyon”du. Sabahattin Ali’nin sürekli gözaltına alınması ve baskı görmesi, yurt dışına çıkmasının engellenmesi, o dönemde muhalif aydınlara yönelik genel baskı ortamı ve olayın hızlıca kapatılması bu tezin dayanakları olarak gösteriliyor.
Üçüncü tez, cinayetin “Derin devlet/gizli servis operasyonu” olduğu. Bu tez, ikinci tezin daha radikal bir versiyonu. Cinayetin dönemin güvenlik aygıtı içinde yer alan unsurlar tarafından planlı bir şekilde organize edildiği düşünülüyor. Amaç, Sabahattin Ali gibi etkili bir muhalif sesi susturmak.
İkinci ve üçüncü tez için doğrudan belge yok, büyük ölçüde dolaylı kanıt ve bağlam analizine dayanıyor bu tahliller. 1940’ların sonunun Türkiye’de anti-komünist politikaların sertleştiği bir dönem olması, solcu aydınlara yönelik sistematik baskılar yapılması bu tezlerin doğru olabileceğini düşündürüyor ama dediğim gibi kanıt eksikliği var.
Bir yoruma göre de Sabahattin Ali gerçekten kaçmak istemektedir. Ali Ertekin ise hem kaçakçı hem de güvenilmez bir aracıdır. Cinayet, planlı bir siyasi infaz değil, süreç içinde gelişen bir şiddet patlamasıdır.


Daha daha geniş bir perspektiften bakanlar ise resmî anlatıyı, münferit cinayet tezini ikna edici bulmuyor. Olayın, dönemin siyasal atmosferinden bağımsız açıklanması mümkün değil, diyorlar. Sabahattin Ali’nin sadece ünlü bir yazar değil, muhalefetin sembolü olduğuna, onun öldürülmesinin tekil bir olaydan çok dönemin muhalif aydınlarına yönelik bir tehdit ya da gözdağı olduğunu düşünüyorlar. “Muhalefete devam ederseniz sizin de başınıza böyle şeyler gelebilir” denmiştir deniyor.
Sabahattin Ali cinayeti üzerine 1950’lerden beri araştırmalar yapılıyor. 1968’de yayınlanan Kemal Sülker’in “Sabahattin Ali Dosyası” (daha sonra “Sabahattin Ali Cinayeti” diye yayınlanmış) önemli ilk araştırmalardan. Mahkeme belgelerini ve ifadeleri ilk kez derli toplu biçimde yayınlamış ve incelemiş. Kemal Sülker., sanığın çelişkili ifadeleri, muhtemel bağlantıların araştırılmaması ve davanın hızlı biçimde bitirilmesine ve cezanın düşüklüğüne dikkat çekmiş. Ali Ertekin cinayetle yargılanıp idam talep edilmesine rağmen dört yıla hüküm giymiş ve kısa süre sonra serbest bırakılmış. “Tesadüfi bireysel eylem” değil, daha geniş bir mekanizmanın parçası olabileceğini belirtip cinayetin “örtük bir siyasal operasyon” ihtimali olduğunu yazmış. Sülker’in çalışması, belgeleri bir araya getirmesi açısından önemli bulunuyor ve tartışmayı başlatan metin olarak değerlendiriliyor.
Rasih Nuri İleri, Yalçın Küçük, Aziz Nesin, Kemal Bayram, Hıfzı Topuz gibi isimler cinayeti farklı bakış açılarından değerlendirmiş. Gazeteci-yazar Gökçer Tahincioğlu’nun “Sabahattin Ali’yi Ben Öldürdüm”ü (İletişim yay.) hem cinayet hakkında öne sürülen belli başlı tezleri inceliyor, hem de daha önce gün yüzüne çıkmamış MAH fişleme belgelerini ilk defa yayınlayıp ele alıyor, tek sorun metnin “roman” olarak kaleme alınması.



Gökçer Tahincioğlu’na göre Sabahattin Ali cinayeti Türkiye’de daha sonra sıkça görülecek olan faili meçhul cinayetlerin erken örneklerinden biri. Fail bulunmuş gibi görünüyor (Ali Ertekin), ancak olayın arkasındaki yapı araştırılmamış. Tahincioğlu, Ali Ertekin’in tek başına hareket eden sıradan bir kaçakçı değil, daha büyük bir yapının taşeronu olabileceği ihtimaline dikkati çekiyor. Tahincioğlu’na göre asıl mesele, cinayetin kendisinden çok, gerçeğin ortaya çıkmasının sistematik biçimde engellenmesi. Bu noktada Sabahattin Ali cinayeti, Türkiye’deki birçok karanlık olayın prototipi olarak görünüyor.
Tahincioğlu, Nevzat Bölügiray’ın “Geçmişten Geleceğe” (Tekin yay.) adlı anı kitabına dikkati çekti. Nevzat Bölügiray, emekli korgeneral. 12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetim komutanlığı yapmış. Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı görevine getirilmiş. 1983 yılında emekliye ayrıldıktan sonra kitaplar yazmaya başlamış. Geçmişten Geleceğe’de 1948 yılında Edirne Sınır Taburu’nda üsteğmen rütbesi ile görev yaparken Bulgaristan sınırı civarında gerçekleşen bir olayı aktarıyor. Ancak buna bizzat tanık olmadığını, çevresinden duyduğunu belirtiyor. Açıkça isim vermiyor, “üniversite hocası”, yurt dışına kaçmak isteyen biri gibi tarifler kullanıyor. Bu tariflerin Sabahattin Ali’yi işaret ettiği düşünülüyor. Bölügiray’ın aktardığı en çarpıcı unsur kurbanın ölüm biçimi, iple boğularak öldürüldüğünü duymuş. Bu detay, resmî anlatıdan, kafasına vurularak öldürüldüğü bilgisinden farklı.
Bölügiray kitabında açıkça “Sabahattin Ali” adını vermiyor ama tarih (1948), yer (Bulgar sınırı), kaçış girişimi, muhalif kimlik gibi unsurlar ister istemez Sabahattin Ali’yi anımsatıyor. Nevzat Bölügiray’ın anısı doğrudan kanıt sunmasa ve tarihsel kesinlik sağlamasa da Sabahattin Ali cinayetinin “yargısız infaz” olma ihtimali şüphelerini güçlendiriyor.
Tahincioğlu’nun en güçlü tezi şu; Sabahattin Ali, Ali Ertekin tarafından değil, “gladyovari” (derin devlet benzeri) bir yapı tarafından işkenceyle öldürüldü. Ali Ertekin: sıradan bir kaçakçı değil, Milli Emniyet (MAH) ile bağlantılı bir muhbir olabilir. Cinayeti üstlenerek gerçeği gizlemeye çalışmış.
Gökçer Tahincioğlu’nun romanı Sabahattin Ali cinayetini çözmüyor ama “Bu cinayet bireysel bir olay değilse, hangi yapı tarafından ve nasıl gerçekleştirildi?” sorusunu, “sorguda öldürüldü” kanısını güçlendiriyor. “Sorguda öldürüldü” tezini kabul edersek de cinayet tarihinin 2 Nisan olma ihtimali yok. Büyük bir olasılıkla cinayet daha ileri bir tarihte gerçekleşti. Sabahattin Ali’nin cesedinin 2,5 ay sonra bulunabilmesi de bunu düşündürüyor.


















