İlk Adımlar: Selin Bak | Hande Emekçi

Nisan 3, 2026

İlk Adımlar: Selin Bak | Hande Emekçi

Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Maceraperest Kitaplar’dan çıkan ve Kitap Kültür Yaşam Ödülleri’nde Yılın Polisiye İlk Roman Ödülü kazanan “Sonsuzluk Kapanı” adlı ilk kitabı ile Selin Bak. 

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?  Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?

    1981 yılında Trabzon’da doğdum. Erzurum Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Bölümü mezunuyum ve yirmi beş yıldır sağlık sektöründe çalışıyorum. Dedektif Dergi ve 221B’de polisiye üzerine eleştiri ve inceleme yazılarım yayımlandı. Öykülerim, Dark İstanbul Yayınları’nın Dark Polisiye 4, 5 ve 6. kitaplarında yer aldı. 

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız? 

   Kitaplar benim için bir kaçış değil, aksine gerçeği arama biçimiydi. Çocukluğumdan beri sadece okumakla yetinmeyen, okuduğum hikâyelerin sonunu beğenmeyip değiştiren ya da o sahnelerin arkasındaki karanlık motivasyonları sorgulayan biriydim. Yazmakla olan ilişkim ise zihnimdeki karakterlerinartık içime sığmamasıyla başladı. Bir noktadan sonra anlatmazsam eksik kalacağımı hissettim. Suç dünyasına olan ilgim ve adalet arayışım beni polisiye ve suç edebiyatının içine çekti. Yazmak benim için bir tercihten ziyade, o kaosudüzenleme biçimi haline geldi.

    Aslında kitabın ilk halinin şimdikiyle alakası bile yok; bu roman tam anlamıyla bir azim ve inat öyküsü desem abartmış olmam.

    Yıllardır en büyük hayalim, kitabımın Oğlak Yayınları etiketini taşımasıydı. Bir gün yayımlanacağını biliyordum ama adresin Oğlak olması benim için bir tutkuydu. Romanın ilk halini, polisiye-fantastik bir kurguyla tamamlayıp onlara gönderdim ve beklemeye başladım. Dönüşleri olumsuz oldu; fantastik ögeler barındırmayan, salt bir polisiye istiyorlardı. Oğlak Yayınları’nda olmayı o kadar çok istiyordum ki, gözümü bile kırpmadan kırk beş bin kelimeyi tek hamlede sildim attım. Geriye kalan, sadece zihnimdeki asıl kahramanım Asya’ydı. Sonra boş bir sayfayla baş başa kalıp düşünmeye başladım; daha önce hiç yapılmamış ne yapabilirim diye.

    Tam o arayış içindeyken, değerli dostum Prof. Dr. Halis Dokgöz’ün Kusursuz Cinayet kitabını okuyordum. Orada geçen ‘Kriyoniks’ konusu zihnimi ciddi anlamda kışkırttı ve derin bir araştırmaya daldım. Her şey zihnimde çakan o tek soruyla ateşlendi: Bilimin sunduğu imkânlar, insan vicdanıyla çatışırsa ne olur?’ Fikir kök saldı, karakterler kendi dillerini buldu ve ben de tereddütsüz peşlerinden gittim.

    Kriyoniks araştırmalarım derinleştikçe, insanların aslında tamamen sonsuz yaşam arzusunun esiri olduklarını fark ettim. İnsan kendi zihninin ve geri alınamayacak hatalarının kapanına kısıldığında, o çıkışsızlık hissi ona sonsuz gibi gelir. Kitabın okuyucuya hissettirmek istediği atmosferi en iyi Sonsuzluk Kapanı isminin özetlediğine inandım.

    Zaten suç edebiyatı yazmak, karanlık bir odada satranç oynamak gibi. Bir yandan kurgunun o acımasız ve kusursuz matematiğini kurmak zorundasınız, diğer yandan karakterlerin psikolojik derinliğinde kaybolmamaya çalışıyorsunuz. Yazma süreci benim için de oldukça yoğun ve zaman zaman sarsıcıydı. Asya ve Çetin’in zihinlerinde aylar geçirdim ve itiraf etmeliyim ki, onların dünyası pek aydınlık bir yer değil. Kimi zaman kurduğum kusursuz olay örgüsünün, karakterlerin kendi iradeleri ve dürtüleriyle kırıldığını, beni yepyeni yönlere savurduğunu gördüm. Onların öfkeleriyle, zaaflarıyla ve kendi adalet anlayışlarıyla yüzleşmek beni de sınadı. Ama o gerilimi yazarken kendi içimde de hissetmek; doğru yolda olduğumu, okura o sahiciliği eksiksiz geçirebileceğimi gösteren en büyük işaretti.

Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?

    Benim için yayınevi arayışı, birçok yazar adayının aksine geniş bir liste üzerinden yürümedi. Yukarıda da bahsettiğim gibi benim zihnimde tek bir adres vardı; Oğlak Yayınları.Polisiye edebiyatına verdikleri değer ve bu türdeki prestijleri nedeniyle kitabımın o logonun altında olması benim en büyük hayalimdi. Ancak bu süreç hiç de kolay olmadı. İlk gönderdiğim dosya polisiye-fantastik türündeydi ve yayınevi bu kurguyu reddetti.

    İşte o an benim için dönüm noktasıydı. Çoğu kişi reddedildiğinde başka kapıları çalmayı tercih eder ama ben o kapının doğru kapı olduğunu biliyordum. Yayınevinin salt polisiye beklentisini duyunca, kendi kurguma dışarıdan bir gözle baktım ve haklı olduklarını gördüm. Asya’yı o fantastik dünyadan koparıp tamamen gerçekçi, karanlık ve bilimin sınırlarını zorlayan bir suç dünyasına hapsettim. Yani benim yayınevi bulma sürecim, aslında yayınevinin vizyonuylabenim kalemimin en doğru noktada buluşma mücadelesiydi.

    Dosyanın yeni halini, o saf polisiye kurguyu gönderdiğimde bekleyiş süreci benim için yazdığım gerilim sahnelerinden farksızdı. Ancak bu sefer doğru damarı yakaladığımdan emindim. Oğlak Yayınları dosyayı kabul ettiğinde, sadece bir kitap basım süreci değil, aynı zamanda profesyonel bir mutfak çalışması da başlamış oldu.

    Onlarla çalışmak, yazdığınız metnin her kelimesinin, her kurgu hamlesinin ehil ellerde tartıldığını bilmek demek. Editörümle olan diyaloglar, kitabın isminden kapağına kadar her detayın Sonsuzluk Kapanı’nın ruhuna hizmet etmesi için titizlikle planlanması bana çok şey kattı. Hayalini kurduğum o prestijli çatının altında olmak, harcadığım o uykusuz gecelerin ve sildiğim on binlerce kelimenin en büyük ödülüydü. Onlar benim vizyonuma inandılar, ben de onların ustalığına. Sonuçta ortaya, iki tarafın da içine sinen etkileyici dünya çıktı.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?

    Sonsuzluk Kapanı, insanın sınır tanımayan arzularının ve karanlık hırslarının peşine düşen bir roman. Ümraniye’de kaybolan yaşlı bir kadının sıradan gibi görünen vakasıyla başlıyor. Başkomiser Asya ve ekibinin soruşturmayı derinleştirmesiyle bu kayıpların belirli bir patern içerisinde gerçekleştiği ve asla basit olmadıkları anlaşılıyor. Hikâye adım adım bilimin etik çizgilerinin ihlal edildiği yasa dışı deneylere ve insanın o tehlikeli ölümsüzlük arzusuna uzanıyor. 

    Romanın merkezindeki Başkomiser Asya, erkek egemen bir meslek ortamında tavizsiz bir adalet arayışı sürdüren; dışarıdan aşılmaz görünse de kendi içinde kırılganlıklarıyla savaşan çok katmanlı bir karakter. Zihninde yankılanan o çatışmalı iç ses, olay örgüsünün durmak bilmeyen gerilimine çarpıcı ve sahici bir insani derinlik katıyor.

    Spoiler olacak biraz ama beni en çok etkileyen bölüm, savcının hastane odasında eşiyle konuştuğu bölümdü. Yazarken bile çok duygulanmıştım. Seviyorum böyle insanın içini cız ettiren sahneler yazmayı. İkinci kitapta da yazarken hüngür hüngür ağladığım bir bölüm var hatta. 

İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?

    En büyük heyecanım, hiç şüphesiz elime aldığımda kapağın üzerinde hayalini kurduğum o logoyu, Oğlak Yayınları’nınamblemini görmekti. Yıllarca kafamda kurduğum, kağıtlaradöktüğüm o dünyanın artık somutlaşması ve bir yazar olarak raflarda yer almak tarif edilemez bir his. Kitabın kokusunu içime çektiğim o an, Asya ve Çetin’in artık sadece benim zihnimde değil, başkalarının da zihninde yaşamaya başlayacağını bilmek müthiş bir adrenalin kaynağıydı.

    En büyük zorluk ise kesinlikle vazgeçebilmekti. Kendi emeğine karşı acımasız olmayı öğrenmek bu sürecin en sancılı kısmıydı. Kitabın ilk halinden 45 bin kelimeyi tek bir hamlede silmek, bir yazarın kendi evladını feda etmesi gibi bir duygu. O kelimelerin her birinde emeğim vardı ama hikayeninselameti ve o kusursuz polisiye kurgusuna ulaşmak için bunu yapmam gerekiyordu. Yazmaktan çok, yeniden yazmak ve o teknik araştırmaların özellikle Kriyoniks konusunun içinde boğulmadan kurguyu ayakta tutmak beni en çok zorlayan ama bir o kadar da geliştiren süreçti.

    Kitap yayımlandıktan sonra aldığım tepkiler gerçekten çok güzeldi. Beni tanıyan, yazmakla olan o saplantılı ilişkimi bilen herkes, günün birinde raflarda adıma ait bir kitap göreceklerinden zaten emindi. Benim bir kitap yazacağım gerçeği onlar için bir sürpriz değildi. Ancak asıl şaşkınlıkları, kapağı kaldırdıklarında başladı.

    Birkaç kişiden duyduğum ortak ve en gurur verici cümle şuydu: Bir kitabının çıkacağını biliyordum ama karşımıza böylesine sarsıcı, bu kadar kusursuz kurgulanmış ve iddialı bir eserle çıkacağını tahmin etmemiştim.” İnsanların beklentilerinin çok ötesine geçmek, onları sadece bir kitap yazdığıma değil, derinlikli bir suç romanı inşa edebildiğime ikna etmek muazzam bir histi. Yazarken çektiğim o sancıların ve gözümü kırpmadan sildiğim on binlerce kelimenin en güzel karşılığıydı.

İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?

    Kesinlikle değişti. Eskiden yazmayı sadece bir ilham ve kendini ifade etme süreci olarak görürken, Sonsuzluk Kapanıve özellikle Oğlak Yayınları ile olan çalışma sürecimden sonra yazmanın aslında çok titiz bir mühendislik ve disiplin işi olduğunu anladım.

    Özellikle o 45 bin kelimeyi sildiğim an, yazarlıkla ilgili romantik fikirlerimden arındığım andı. Bir yazarın, hikayesineen dışarıdan bakabilen, en acımasız eleştirmeni olması gerektiğini öğrendim. Yazmak sadece kelimeleri yan yana getirmek değil, okurun zihninde kurduğunuz o labirentin her bir çıkışını, her bir gölgesini milimetrik hesaplamakmış.

    Ayrıca, yazmanın tek kişilik bir eylem olmadığını da fark ettim. Siz o odada karakterlerinizle baş başasınızdır evet, ama kitap yayımlandığı andan itibaren o dünya artık size ait olmaktan çıkıyor. Okurlardan gelen yorumlar, onların Asya’da ya da Çetin’de bulduğu, benim belki de bilinçaltımdanbıraktığım detaylar, yazmanın aslında ne kadar devasa bir kolektif bilince hizmet ettiğini gösterdi bana. Şimdi ikinci projeye bakarken, kalemimi çok daha keskin ve ne istediğini bilen bir yerden tutuyorum.

Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?

    Kesinlikle. Sonsuzluk Kapanı raflardaki yerini almış olabilir ama Asya ve Çetin’in mesaisi hiç bitmeyecek. Çünkü onları çok seviyorum. Hatta roman ilk çıktığında bir burukluk bile yaşadım; çünkü özledim. Hemen ikinciye başladım çünkü onlarla vakit geçirmek beni çok mutlu ediyor. Onların hikayesi, yine suçun ve insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde ilerlemeye devam ediyor. Şu an olay örgüsünü daha da derinleştirdiğim, karakterlerin sınırlarını yeniden test ettiğim hatta okurun da bam telini titretecek yeni bir metin üzerinde çalışıyorum.

    Verebileceğim en net ve en sert tavsiye, kendi metinlerine karşı acımasız yaklaşmalarıdır. Bazen o çok sevdiğiniz, günlerce uykusuz kalarak yazdığınız on binlerce kelimeyi tek kalemde silip atmak, hikayenizin gerçek ruhunu bulması için atılması gereken tek adımdır. Eğer ben ilk dosyayı silme cesaretini gösteremeseydim, Sonsuzluk Kapanı asla doğru yayıneviyle, hayalini kurduğum o Oğlak Yayınları çatısı altında okura ulaşamayacaktı.

    Bir diğer tavsiyem ise hedeflerini net belirlemeleri. Nerede olmak istediklerini bilsinler ve o kapıda ısrarcı olsunlar. Ancak bunu körü körüne bir inatla değil, gelen eleştirileri ciddiye alıp kurgularını o kusursuz matematiğe uygun şekilde yeniden inşa ederek yapsınlar. Özellikle suç, gerilim ya da polisiye yazıyorlarsa, gerçeğin o tekinsiz doğasından asla kopmasınlar. 

Yorum yapın