
Kaygan solucanlar kıpırdanıyor yedi kat yerin dibinde. Yukarıya doğru yol açıyor kemirgenler. Ofisin içindekiler ise sandalyelerinde diken varmış gibi tedirgin. Kalemler ağır, bilgisayar tuşları yavaş. Hangi işi ellerine alsalar yarım kalacağının korkusu yüreklerinde. Saatin sarkacında gözler. Eda da hazır aslında gitmeye. Çantasını, ceketini alsa yeterli. Kartı basınca çıkışınız yapıldı diyen metalik ses onu uğurlar kalabalık caddelere. Aralarında yitip gider sarsak adımlarla. Ama son saatlerin hantallığını ve sakinliğini seviyor. Bir de amirlerin “Aferin, işini bitirmeden çıkmıyor,” demelerini. Diğerlerinden daha rahat bu yüzden.
Eve gidince de ayrı bir koşturmaca; yemeği, bulaşığı, televizyonu, telefonu derken dönüveriyor gün. Tadını çıkarmalı evden uzak olmanın.
Odalarına bir hafta önce verilen Cengiz de kendisi gibi. Son dakikaya kadar bilgisayarını bırakmıyor. Hatta dün çıkarken, “Hadi,” demesine rağmen, “Az kaldı, ben kilitlerim kapıyı,” diye cevap vermişti ekrandan gözlerini ayırmadan. Eda’nın elinde anahtar, kalakalmıştı odanın ortasında.
İkisinin masası uzak değil birbirine. Pencere önü ve pencere karşısı. Bazen dışarıdaki ağaçları seyrederken göz göze geliyor Cengiz’le. “Çalışkan,” diyor içinden. Benim gibi… Bu söz derinlerde yankılandığında yabani bir kuş havalanıyor ağaçların arasından. Kanatları çelimsiz, gagası eğri. Dudağının kenarı ile gülümsüyor kuşa. Küçümsüyor belki de. Cengiz’in arkası dönük ama hissediyor boz renkli kuşun pencerenin önünden geçtiğini.
Elinde evrak, ofisin içinde delicesine dolanıyor Eda. Dosyaya koymak için zımbalaması gerek. Müdür bekliyor. Daha da telaşlanıyor. Toplam yedi kişiyiz, hepimiz mi bihaberiz ofisin temel malzemelerinden? Bir iki bakışın arıyoruz diye etrafta dolaşması dışında kimse kıpırdamıyor. Tekrar çekmeceleri karıştırıyor. Doğrulurken masanın kenarında sessizce bekleyen çay bardağına çarpıyor eli. Soğumuş, koyu sıvı deviniyor. Refleksine güveniyor Eda. Yakalıyor devrilmeden. Saten gömleğinin üstünde genişleyen damladan kaçamıyor yalnız. “Bir bu eksikti,” diyor burnundan soluyarak. Parmağıyla silince gözünde büyüyor leke. Başına ne zaman dikildiğini kestiremediği Cengiz çelik zımbayı uzatıyor, “Şahsıma ait,” diyor parmakları birbirine değerken. Yüzünde yakıcı bir alaz…
Birkaç gün önce havalandığını gördüğü kuş yakın dallardan birine konuyor. Cengiz, “Bak, seninki,” diyor kanatlarını açıp gerinen kuşa. “Nerden benimki oluyor?” diye itiraz edecekken kuş havalanıyor, ardına baksa süzülüşünü ve o süzüldükçe gökyüzünün grileştiğini görecek ama şimdi acelesi var.
Zımbaladığı yeri kalın tırnakları ile ayıran müdürde gözleri. Göğsüne yakın yerdeki lekeyi görmesin diye içe çekmiş omuzlarını. “Müdürüm,” diyor “ofisimizin arkası ormanlık ya bazen yabani kuşlar geliyor pencere kenarına…” Sayfaları hızlı hızlı imzalayan müdür “Yabani kuşlar şehrin göbeğinde bile var, aldırmayacaksın, işlerin aksamasını genel müdürler istemez, bilirsin,” diyor. Dağıttığı sayfaları tekrar eline sıkıştırıyor, “Sıraya koyup zımbalarsın bunları, düzen iyidir.” Zımba telinin çıktığı iki minik deliğin boşluğuna dalıyor Eda. O boşluklarda ağıtsı bir uğultu var, duyuyor. Kulaklarına yaklaştırsa ne dediklerini anlayacak, yapmıyor. Utanarak çıkıyor odadan.
Duvara yaslanan bedeni tir tir titriyor. Pencerenin dibine konan kuş boynunu sağa sola çevirerek tek gözü ile Eda’yı inceliyor. Cengiz, kulağına “Korkma bir şey yapmaz,” diye fısıldıyor. Daha önce vahşi bir hayvana hiç bu kadar yakından şahit olmamış. Çıkışta turnikeye basılan kartların çıkardığı kuru seslere karışıyor kalbinin atışları. Lütfen tekrar deneyiniz, çıkış yapılamadı. Kuşun tüyleri kabarıyor, ucu belirsiz ip yumağına dönüşüyor kıpırdanmaları. Nefesini derinleştirmek istiyor Eda. Ancak burnundan aceleyle salınmasına engel olamıyor. Sonradan kendine soracağı ve haykıracağı tek kelime çıkmıyor ağzından.
“Şahin mi, Doğan mı?” derken sesi titriyor Eda’nın.
Boğuk bir hırıltı çıkıyor Cengiz’den,
“İkisi de değil. Boz kerkenez… Güpegündüz ortaya çıkmaktan çekinmez, küçük memelilerle beslenir.”
“Farelerle mi yani?”
“Ekseri tarla faresi ile. Ta yukarılarda süzülürken bile onların kalp atışını duyup sessizce iner tepelerine…”
Eda uzun tırnaklı iki pençeyi ensesinde hissediyor. Aslında kıpırdasa, elini kaldırsa, kolunu çırpsa korkutacak boz kuşu. Tek yaptığı kasılıp kalmak. Damarlarındaki kan kulaklarında şelale. Yükseğe bakınca başı dönüyor, aşağı bakınca kayalıkların sertliği. Akıntıyı kesmeli. Yabani kuşu ürkütmeli. Cılız sesiyle,
“Yanlış,” diyor
“ikimiz de…”
“mesai bitti çoktan,”
Küçükken dudakların üzerine kapanan işaret parmağı şimdi de yükseliyor.
Sus…
“Bir daha bu kadar yakından yabani bir kuşu göremezsin.” diyor Cengiz.
Göz açıp kapayıncaya kadar kerkenez aniden yere konup o hızla yükseliyor. Şimdi yakın bir dalda, pençesinin arasında bembeyaz bir tarla faresi, gagasında kan…

















