
Johann Wolfgang von Goethe’nin ölümsüz yapıtı Faust Alman edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da en etkileyici trajedilerindendir. Goethe Faust’un hikayesi üzerinden, insanın bilgi ve deneyime duyduğu sonsuz arzu ile bunun beraberinde gelen ahlaki ve varoluşsal ikilemleri netleştirir.
Eserde Faust, bütün zamanını kitaplara, deneye ve düşünceye adamış, dünyanın sırlarını çözmeye uğraşan bir bilgindir. Ancak bilgiye duyduğu bu sınırsız, denetimsiz açlık kolayca hırsa dönüşür ve onu tatminsiz, huzursuz bir ruh haline sürükler.
Goethe’nin ustalığı, derinliği burada ortaya çıkar. Faust’un entelektüel hırsı, onu bilginin derinliklerine doğru çekerken bir yandan da kendi içsel boşluğuna savurur.
Anlatıda Mephistopheles karakteriyle yine Faust üzerinden insanın arzusu ve zaafları sınanır. Mephistopheles, Faust’a istediği bütün dünyevi zevkleri, aşkı, iktidarı sunmayı teklif eder. Ancak her şey gibi bu teklifin de ödenmesi gereken bir bedeli vardır.
Faust’un sevgilisi Margherita (Gretchen) ile ilişkisi ise anlatının duygusal merkezini oluşturur. Gretchen’in masumiyeti ile Faust’un sınırsız hırsı çatışır. Çatışmalarının her ikisini de sürüklediği konum Goethe’nin karakter analizindeki realist derinliğini ortaya koyar.
Eser insan doğasının sınırlarını, bilginin gücünü ve arzuların karmaşıklığını sorgularken aynı zamanda yüzyılların sorusu özgür irade ile kader arasındaki bağlantıyı da irdeler.
Faust’ta Varoluş Yolculuğu
Goethe’nin klasikler dünyasında ayrıcalıklı bir yerde bulunan Faust yapıtında felsefenin temel soruları olan” Ben kimim, nereden geliyorum ve ne olacağım?” kalıplarına cevap verilebilmesi için sadece görünen ve bilinenden yola çıkmanın yeterli olmadığını, aklın yanı sıra sezgiye de gereken değerin verilmesinin önemi vurgulanır. Faust varoluş felsefesinin temelindeki bu sorularla ilgilenen bireyin, yolculuğu sırasında karşılaşacağı zorlukların metaforik bir aynasıdır.
Goethe dünyanın sırlarının değişmez olduğunun altını çizerken aynı zamanda her merak eden tarafından açıkça görülemeyeceğini, bir anlamda gizlenmiş olduğunu da anlatır. Bu gizemi ortaya çıkarabilmek için akıl yolundan ayrılmadan tefekkür ederek, derin düşünerek, idrak aşamasına gelebilmek gerekir. Bu da son derece azimli ve titiz bireysel çaba ile gerçekleşebilir.
Faust’un yolculuğu “önce söz vardı” diye başlarken daha sonra “akıl” ve “güç” üzerinden devam eder ve en son olgunlaşma aşamasında “faaliyet” ile tamamlanır. Böylece, bilmekten eylemeye, yani varoluşun somutlaşmasına uzanan bir dönüşüm simgelenir.
Eserde özellikle vurgulanan fikir insanın özünden kopması halinde kendine yabancılaşacağıdır. Faust yüz yüze kaldığı bu yabancılaşmadan tekrar kendi iç benliğine dönme serüvenini yaşar.
Sembollerin yoğun kullanılmasının bir sebebi de bireysel aydınlanmanın bir başka deyişle insanın kendine yolculuğunun ne derece karmaşık olduğunu netleştirmektir.
Faust insan var oldukça sürecek bu zamansız yolculuğunda üç temel aşamadan geçer. Bunlar “görerek bilmek”, “duyarak bilmek” ve en nihayetinde “olarak bilmek” safhalarıdır. Ancak bu üç aşamayı geçerek insan ihtiyacı olan dengeyi kurarak, kamil olabilir.
Faust, bir anlamda modern dönem insanının aynadaki metaforik yansımasıdır. Akıl ve sezgiye gereken değeri vererek, faaliyetler ile varlığın bütünlenmesinin derin hikayesidir. Faust yalnızca bir edebi kurgu olmanın ötesinde akıl ile sezginin, söz ile eylemin buluştuğu dönüşüm noktasıdır. İnsanın kendi özüne dönüş yolculuğunda okuru da yanına alarak gidebilen, çok nadir rastlanabilecek edebiyat şaheserlerinden biridir.
“Cesarette güç, deha ve sihir vardır”


















““Faust” İçimizdeki Uçurum | Füsun Günaydın” üzerine bir yorum