
Anlatının doğası yalnızca aydınlatmakla sınırlı değildir. Anlatı aynı zamanda bir güç alanıdır. Aynı olay, farklı bir bilinç tarafından anlatıldığında bambaşka anlamlar kazanır. Anlatan özne, yalnızca olanı aktaran değil, aynı zamanda onu yeniden kurandır. Bu noktada anlatı, hakikati açığa çıkaran bir araç olmaktan çıkar; hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen bir çerçeveye dönüşür. Anlam üretir; fakat aynı zamanda anlamı sınırlar, yönlendirir, zaman zaman çarpıtır.
Anlatının kimin tarafından kurulduğu, gerçekliği doğrudan belirlemese de hayatın akışında ciddi bir belirsizlik üretir. Çünkü anlatı, gerçekliğin bazı yönlerini görünür kılarken bazılarını görünmez bırakır. Bu görünmezlik, insanın kendi deneyimini sorgulamasına, hatta zamanla “Acaba sorun bende mi?” sorusuna yönelmesine neden olur. Oysa bu sorgulama, dış gerçekliğin değil, anlatının kurduğu çerçevenin içselleştirilmesinin sonucudur. Bununla birlikte birey, farkında olmadan bir kabulleniş salınımına girer; kendi deneyimi yerine kendisine sunulan anlatıyı referans alarak yaşamaya başlar.
Pierre Bourdieu’nün ‘sembolik şiddet’ diye ifade ettiği şey de budur. İnsanların zorlandıklarını fark etmeden bir güç ilişkisine razı olmaları… Bu şiddet fiziksel değildir; dil, normlar, alışkanlıklar ve toplumsal kabuller üzerinden işleyen görünmez bir etkidir. Bourdieu’ye göre bu mekanizma, egemen olanın değer yargılarının, ezilen tarafından ‘doğal bir yasa’ gibi içselleştirilmesiyle kusursuzlaşır. Böylece insanlar kendilerine dayatılan düzeni, başka bir seçenek yokmuşçasına kendi seçimleri gibi yaşarlar.
“İnsan, kendine anlatılan hikâyeye inanır; çünkü başka bir hikâyesi yoktur.”
Her şeye rağmen anlatı aracılığıyla ışık arar insan. Ve bunu yaparken karanlığın da bir parçası olduğunu fark eder. Çünkü her anlatı bazı şeyleri aydınlatırken bazılarını gölgede bırakır. Margit Schreiner, Ev, Kadınlar, Seks adlı kitabında evliliği bir erkeğin bakış açısından anlatır bize. Franz, evi terk eden karısı Marie-Thérèse’ye seslenir anlatı boyunca…
“Yirmi yıl boyunca her şeyi sizin için yaptım. Elime ne geçti peki? Hiç. Ne teşekkür ne sevinç, hiçbir şey… Akşamları tükenmiş bir kadın, usandırıcı bir çocuk, sıradan bir hazır yemek, pis bir ev…”
Evlilik ilişkisi, bireysel bir birliktelikten çok, toplumsal beklentilerin yeniden üretildiği bir alandır. Güç dengesi; ekonomik koşullar, normlar ve kültürel kodlarla belirlenir. Kim konuşur, kim susar, kim yönetir, kim uyum sağlar gibi görünmez kurallar ilişki içinde kendini hissettirir. Bireyler, bu kalıpların dışında kalmamak adına zamanla kendi ihtiyaçlarını geri plana iter; yaşadıkları sorunları normalleştirir. Böylece güç dengesi sessizce bir tarafın lehine kayarken, diğer tarafın deneyimi görünmezleşir.
Kapitalist düzen, bireyleri yalnızca ekonomik aktörler olarak değil, aynı zamanda toplumsal rollerin taşıyıcıları olarak konumlandırır. Aileyi bir düzen alanı olarak idealize eden bu ataerkil yapı, toplumsal cinsiyet rollerini sürekli yeniden üretir. Erkek gücün temsilcisi olarak konumlanırken; kadın, uyum sağlayan ve görünmeyen emeği taşıyan bir role itilir.
“Akşamları yorgun argın eve döndüğümde evi derleyip toparlamış, güzel bir şeyler pişirmiş, dinlenmiş, beni bekleyen bir karım yoktu… Onun yerine sırf evde oturmaya yetecek kadar özgüveni yok diye aptal bir market kasasında üç kuruş maaş için kendini heba ettiren bir karım vardı… Senin orada kazandığını ben o zamanlar BMW’min bir aylık benzinine harcıyordum… Ama bunu söyleyemezdim tabii çünkü yine ağlayıp zırlamaya başlardın.”
Bu sözler yalnızca bir erkeğin öfkesi değil; aynı zamanda kadına nasıl bir rol biçildiğinin de açık bir ifadesidir. Kadından beklenen, yalnızca eş olmak değil; belirli bir kadınlık performansını eksiksiz yerine getirmesidir. Judith Butler’ın da vurguladığı gibi, toplumsal cinsiyet sabit bir kimlik değil, tekrar eden davranışlarla kurulan bir performanstır.Butler, bu performansın özgür iradeden ziyade toplumsal bir zorunlulukla her gün yeniden üretildiğini, kimliğin ancak bu ‘tekrarlar’ aracılığıyla varlık kazandığını savunur. Bu performansın dışına çıkıldığında ise yalnızca bireysel bir tercih yapılmış olmaz; aynı zamanda düzenin sınırları ihlal edilmiş olur. Franz’ın öfkesi de tam olarak bu ihlale yönelir. Çünkü Marie-Thérèse, kendisine biçilen rolü eksiksiz oynamamaktadır
Kadın, bireysel bir özne olmaktan çok, yerine getirmesi gereken bir rolün taşıyıcısına indirgenir. Erkek anlatıcının dili gerçekliği kuran bir güçtür hikâyede…
“Hani nerede büyük kadın filozoflar, vizyon sahibi kadınlar nerede, maceracılar? Araştırmacılar? Şöyle doğru dürüst bir kadın hareketini bile beceremediniz. Olduysa da bugün nerede? Nerede sizin büyük romanlarınız, besteleriniz, resimleriniz?
Yazar bir röportajında, hikâyeyi başlangıçta Marie-Thérèse’nin bakış açısından yazmak istediğini, ancak onun şikâyet eden bir sese dönüşeceğini düşündüğü için bakış açısını tersine çevirdiğini söyler. Böylece şikâyet eden taraf Franz olur. Marie-Thérèse ise bu dilin içinde görünmezleşir ama aynı zamanda baskıdan sıyrılır.
Marie-Thérèse’nin deneyimi, bu dilin filtresinden geçerek görünür hale gelir okura. Bu tek taraflı monolog, bilinçli bir tercihidir yazarın. Okur burada pasif değildir; anlatının başında Franz’a hak verdiği anlar olur. Ancak metin ilerledikçe… Bu dilin kurduğu gerçeklik çatlamaya başlar. Çatlaktan gerçeğin dili sızar okurun kulağına. Gerçi Schreiner, bir çıkış yolu sunmaz bize. Ama içinde bulunduğumuz yapıyı teşhir eder. Kadınların neden kaldığı, neden ayrılmadığı ya da neden susturulduğu gibi sorularının, bireysel tercihlerden çok yapısal ilişkilerin içinde anlam kazandığını gösterir.
Anlatının sonunda Marie-Thérèse’nin gösterdiği direnç, onun özneleşme çabası bir umut taşır yüreğimize. Fakat birçok kadının hâlâ bu yapının içinde sıkışıp kaldığı gerçekliği… Franz’ın kullandığı o dilin bugün iktidarlar tarafından her gün yeniden üretildiğini düşündüğümüzde…
Evet, kitabın kapağını kapattığımızda çoğumuz ocağımızın temiz olup olmadığını kontrol etme dürtüsüne kapılacağız.
Ama bir gün, kendi “ana” dilimizle hikâyelerimizi anlatmayı ve onlara inanmayı öğreneceğiz.
İşte o zaman… Bize ait olmayan bu düzenin yükünü taşımayı reddedip şunu söyleyeceğiz:
“BIRAK KALSIN ÖYLE. TEMİZLEMEK ZORUNDA DEĞİLİM.”
Oyunu bozmak bir dünya yaratma projesidir.
Sara Ahmed
Kaynak:
Margit Schreiner. Ev, Kadınlar, Seks, Çev. Serap Gülerçin Karluk, Yapı Kredi Yayınları

















