
Günce yazmak, zamana tanık olmaktır. Yirmi yıl önce yazdığım güncelere bakıyorum, sanki bugünlerde yazılmış gibi. Ne yazık ki yıllar boyunca değişen hiçbir bir şey olmadığını görmek beni üzüyor; ama yine umudum barıştan, iyilikten, erdemden yana.
22 Temmuz 2006
Günlerden beri niçin hiçbir şey yapılamıyor? Anlamın tükendiği yerdeyim. Korkunç bir insanlık durumu… İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonrasında gelişen olaylar… Kare kare fotoğraflardan ve akıp giden görüntülerden yansıyan kıyımın, bilincimizde bıraktığı kan izleri… İnsanlık, Beyrut’un yıkıntılarından yükselen toz dumanın içinde zorlu bir sınav daha veriyor.
Ortadoğu’nun kanayan yaralarına bir yenisi daha eklendi Akdeniz’in sıcak mavi kıyılarında. Ah, çocuklar… Çocukların öyküleri var savaş fotoğraflarının derinliklerinde. Zamana karşı koyan, yaşamdan bir an’ı sonsuza açan fotoğraflar, çağın tanığı oluyorlar aynı zamanda. Fotoğraflar, kendilerine bakan duyarlı gözlere hüznün gölgelerini düşürüyorlar. İnsanlığın içi sızlıyor derinden. Niçin ‘dünyanın umudu çocuklar’ yok ediliyor, o masum bedenleri acılarda bırakılıyor? Simsiyah gözlerde korku, gözyaşlarına karışıyor. Güller gibi açılmaya duran çocuk yanaklarını savaşın kanlı dikenleri çizmiş, yaralamış. Küçücük insanlar, anlayamadıkları bir ölüm ve yıkım ortamında yaşamaya ve savaşın ne (ve niye) olduğunu kavramaya çalışıyorlar. Kaçışlar, göç yollarında patlayan bombalar… Anlamak, anlamlandırmak olanaksız; düşünsel sorgulamalar bir noktada kilitleniyor. Umut, görünmez tohumlar halinde henüz. Yürekler Pandora’nın kutusunda kalan umuda sımsıkı sarılmış; bırakmıyor. İnsanlığın elinde umuttan başka ne kaldı ki?
Her şeye karşın, umarsızlığın içimizi zehirli sarmaşıklar gibi sarmasına izin vermemeli. Zor günlerden, karanlıklardan geçip ‘‘tünelin ucundaki ışığa’’ ulaşabilmek; ‘bir gün mutlaka…’’ diyebilmek gerek. Ben insanlığın yüzyıllar boyunca yarattığı değerlere, kültüre, uygarlığa güveniyorum. Sevgi, dayanışma, paylaşım ve evrensel barışın gücüne; çıkarların ortadan silindiği, yapay sınırların aşıldığı tek bir dünyaya doğru yol alınacağına inanıyorum. Düşler ve ütopyalar akla, bilime, sevgiye, uygarlığa, toplumların kardeşliğine dayalıysa; “neden olmasın, neden gerçekleşmesin?” diyorum.
İçimde bir şeyler güçlenip canlanırken, gerçekliğin acıtan boyutları ‘düş-umut’ çizgisinde, erimeye, yitip gitmeye başlıyor. Ütopyaları bırakmamak, yitirmemek gerek. İçinde büyüttüğü, genişlettiği o düş ülkesi, o düş dünyası yok olup giderse, insan kendi kendisini tüketir, yok eder bence. Elbette, düşündüğü ve düşlemlediği sürece tükenmiyor insan denilen varlık. Tükenip gitmek, şiddeti, savaşı, kıyımı da getirir beraberinde. Bunlar insanlığın intihar noktalarıdır bana kalırsa. Şiddetin kara delikleridir savaş; yok oluşun, insanın bitişe sürüklenişinin bir başka adıdır. İnsanlığın sıfır noktasından, sınırsız kötülüğün, yıkımın girdabına açılmaktır aynı zamanda. İnsan tüken(e)meyeceğine göre, savaşlar elbet bitecek bir gün. “Ne zaman?” diyor duyarlı yürekler; “yetmedi mi bunca acı,” diye konuşuyor yaratan, var eden eller. Duyumsuyorum; bir demet ışık düşüyor karanlığın içine, dünyanın uzak ya da yakın bir yerinde. Beklemek, sabretmek, güvenmek gerekiyor insani değerlere ve bu değerleri savunan barışçı, evrensel toplum güçlerine.
23 Temmuz 2006
Biraz olsun teselli bulmak için okumaya yöneltiyorum bilincimi. Sanat, edebiyat ve felsefe, biraz azaltıyor gibi içimdeki kırgın hüzünleri, yanı başımızdaki savaşın yürek sancılarını.
Geçen gün Sartre’ın günlüklerinin yeni basımıyla karşılaşmıştım. Bugün onları okudum bir süre. Sartre, İkinci Dünya Savaşı’nı “Tuhaf Savaş” olarak adlandırıyor. Bu savaş sırasında tuttuğu on beş günlükten beşi biliniyormuş. Savaşın başlarında yazdığı ilk günlük ise yakın bir zaman önce bir kitap meraklısının arşivlerini Fransa Ulusal Kütüphanesi’ne satmasıyla bulunmuş ve Fransa’da yayımlanmış.
Yıl 1939… İkinci Dünya Savaşı başladığında Sartre 34 yaşındadır ve zorunlu olarak askerdedir. 1939 yılında, Sartre ilk başarısını Bulantı adlı felsefi romanla yakalamış, aynı anda hem ikinci romanı hem de felsefe üzerinde çalışan genç bir entelektüeldir. Ve seferberlik anı gelip çatar; onu korunaklı dünyasından alıp birden bambaşka bir gerçekliğe atar. Kendisiyle 1975’te yapılan bir söyleşide: “O zamana kadar, kendimi her şeye hâkim sanıyordum. Dünyanın, diğer insanlarla ilişkilerimin ve diğerlerinin benimle ilişkilerinin ağırlığının bilincine varabilmem için kendi özgürlüğümün inkârı anlamına gelen seferberlikle karşı karşıya kalmam gerekiyormuş demek ki.” diyor Sartre. Aynı söyleşide Jean Paul Sartre, savaşın hayatını ikiye böldüğünü söylüyor: “34 yaşımdayken başladı, 40 yaşımdayken bitti ve benim için hakikaten gençlikten olgunluk çağına geçiş oldu.”
Sartre, bütün varlığını etkileyen bu dönüşüm sürecini yaşadığı 1939 yılının Eylül ayından 1940 Haziran’ına kadar düşüncelerini ve yaşadıklarını, belirttiğim gibi, on beş deftere kaydetmiş: Adı Tuhaf Savaş. Sartre bu günlüklerinde, toplumdışında kalmayı tercih eden bir yazar olarak kendisinin ölüm, savaş ve içinde bulunduğu tarihsel şartlardaki tuhaf durumu hakkında; arkadaşlık, gençlik, kadınlar, ateizm gibi konularda sayfalarca yazıyor. Günlüklerden beşi Sartre’ın evlatlık edindiği kızı Arlette Elkaim-Sartre tarafından 1983 yılında, yazarın ölümünden üç yıl sonra Fransa’da yayımlanmıştı. Diğerleriyse ortada yoktu, belki savaş sırasında, belki daha sonraki yıllarda kaybolmuştu. İşte bu kayıp günlüklerden bir kısmı da kısa zaman önce ortaya çıkarılıp yayımlandı.
Günlüklerde Sartre’ı daha önce hiç görmediğimiz biçimde görüyoruz. Sartre tanıdığımız, bildiğimiz yaşamının henüz eşiğinde. Görevli olduğu askeri meteoroloji biriminde yine bol bol okuyor, romanı Akıl Çağı üzerinde çalışıyor, mektuplar yazıyor, günlüklerine notlar alıyor ve doğal olarak en çok savaşa, savaş-öncesindeki görüşlerine, 20’li yıllarındaki pasifizmine, 30’lu yıllarındaki kayıtsızlığına (“Asla Politika Yapmak İstemedim”) değiniyor.
Sartre asker kaçaklığı yerine, cepheye gidip çarpışmayı tercih etmesini, içinde bulunduğu dönemi kabul etmekle açıklıyor, asker kaçağının ‘bugün’ü reddettiğini, geleceğe seslendiğini söylüyor: “Ben bugüne seslenmek istiyorum. Tutucu bir insanım. Dünyayı olduğu gibi tutmak istiyorum, bana nasıl güzel görünüyorsa öyle değil- tam tersine onu kıyasıya eleştiriyorum- çünkü dünyanın içindeyim ve kendimi de onunla birlikte yıkmadan, onu yıkamayacağımı biliyorum.”
Bu yazdıklarından kısa bir süre sonra, Simone de Beauvoir’a yazdığı bir mektupta “Kendimle ilgili olarak düşüncelerim çok net: savaştan nefret ediyorum; ama 1920-1939 arasında onu engellemek için kılımı bile kıpırdatmadım. Bugün, hiç yakınmadan, bu öngörüsüzlüğün bedelini ödüyorum. Hatayı nerede yaptım? Kesinlikle savaşın olduğu şu günlerde ya da engellenmesinin mümkün olmadığı yıllarda değil. Henüz kötü bir rüya olarak belirmeye başladığı, üzerine akıl yürütebileceğim ve politik bir yaklaşım geliştirebileceğim yıllarda hatayı yaptım,” diyor. Yazarın kendini tanıma, kendisini sorgulama süreci başlıyor bu günlüklerin içinde.
24 Temmuz 2006
Lübnan’daki anlamsız savaş, iç acıtan fotoğraf ve film kareleriyle, bomba ve silah sesleriyle, toz, duman, barut kokularıyla devam ediyor durmadan. İnsanlık adına biraz olsun ilerleme görülmüyor. Yangın sürüyor.
25 Temmuz 2006
Sartre’ın günlükleri konusundaki araştırma ve okumalarımı sürdürüyorum. İnternet ortamından edindiğim bilgi ve yorumlar da bana yol gösteriyor. Sartre’ın 13 Ekim tarihli günlüğüne yazdıklarında önemli bazı saptamalar dikkatimi çekiyor: “Hayatımın her anı ölü bir yaprak gibi benden kopup gidiyor. O derece ki, anın içinde yaşamıyorum, daha çok gelecekte yaşıyorum. Varılabilmek için aşılmış bir hayatı varsayan hedefimden ötürü… Ergenlik çağımdan beri beni meşgul eden, yakamı bırakmayan ilerleme yanılsaması yüzünden… Bana söz edilen herhangi bir Ben için şöyle düşünüyorum: ben ondan daha iyiyim. Bana bir önceki günün hataları, düşüncesizlikleri hatırlatıldığında, bunu seve seve kabullenirim çünkü bir daha aynı duruma düşmeyeceğime ikna olmuşumdur. Sonuçta, aslında bunun tek bir nedeni vardır, onunla benim aramda hep zamansal bir mesafe vardır.”
İnsanın, kendini bulması, kendini yeniden kendi bireysel özgürlüğünün içinde var etmesi önemli bir sorun. Bu konu daha sonra Sartre’ın bütün düşünsel ve yazınsal yaşamında başat bir kavram ve olgu olarak var oluyor. Anladığım kadarıyla, Sartre savaşın anlamsızlığı ve tuhaflığının içinden geçerek, zorlu ve sancılı bir dönüştürümle kendi bireysel varoluşunu oluşturmaya ve kendini yeni baştan kurmaya çalışıyor. Bu süreç bilinçli bir seçim olarak yalnızlığı da içerir yazara göre: “Her şey benden kopup gidiyor ve ben her şeyi herkese veriyorum, çünkü zaten kopuyorum. Kendimin pruvasında derin bir yalnızlık… Öyle sanıyorum ki çok sayıda duygunun benden uzak olmasının nedeni bu.”
Kendini özgürce var eden insan, daha sonra yeniden topluma yönelecek ve toplumsal sorumluluklarının ardına düşecektir.On sekiz yaşındayken, Sartre günlüğüne şöyle yazıyordu:
“Ben’imi aradım: onun, arkadaşlarımla, doğayla, sevdiğim kadınlarla ilişkilerimde kendini gösterdiğini gördüm. Ben’de kolektif bir ruh, bir grup ruhu, toprağın ruhu, kitapların ruhunu buldum. Ama asıl olarak Ben denen şeyi, insanların, eşyaların dışındaki, hiçbir koşula bağlı olmayan, gerçek Ben’imi bulamadım.”
Zaman içinde ve özellikle savaş ortamında yaşadıkları, düşünce ve sorgulamalarla gelişiyor ve Sartre varoluş, özgürlük ve sorumluluk anahtar sözcükleri ile ifade edilebilecek kendi özgün felsefi duruşunu oluşturuyor. Aradığı ‘Ben’, ellerinde ve yüreğinde şekillenmeye başlıyor. İlginç olan, bu şekillenmenin ve oluşumun savaşın anlamsızlığı içinden süzülüp gelmesi.
Anlamsızlığın anlama dönüşmesi, ‘tuhaf’ olanın yadırgatmayacak bir anlamsal düzeye yükselmesi… “İnsanın kendini kurması için ondan önce yıkması gerekir,”sözünü doğrularcasına, savaşın yıkımlarından, kişisel yıkımlardan yeni bir dönüştürüme ulaşılabilmesi… Bunu da ancak, diyalektik bakışla kendini sorgulama ve derin bir felsefi yorum gerçekleştirebiliyor.
Sartre’ı ‘Ben’ olarak var eden İkinci Dünya Savaşı’dır bir bakıma. Böylesine sancılı bir yıkım, dönüşüm ve değişim sürecini yaşayabilmek de ancak bu yüzyıla damgasını vurmuş bir filozofa; Sartre’a özgüdür elbette.
26 Temmuz 2006
İnsanlığın gözyaşları ne zaman kuruyacak? Çocukların üzerine yağan füzeler ne zaman ortadan kalkacak? Bilge Karasu’nun “Dehlizde Giden Adam”ı misali yürüyorum karanlıklarda. Korkmuyorum. Bana kopkoyu karanlık masallardan geçtikten sonra masmavi gökyüzüne, denizlere açılmayı öğreten umuda selam olsun.


















