Jürgen Habermas’ın İlerleme ve Çağdaşlaşma Kavramı | Prof. Dr. Onur Bilge Kula

Mart 25, 2026

Jürgen Habermas’ın İlerleme ve Çağdaşlaşma Kavramı | Prof. Dr. Onur Bilge Kula

İlerleme, çoğunlukla çağdaşlaşma ya da modernleşme kavramı ile birlikte anılır. Bunun birçok nedeni olabilir; ancak çağının çağdaşı olmayan toplumların bulunması başlıca neden olarak görülür. İlerleme ile çağdaşlaşma ilişkisini de irdeleyen Habermas’ın ‘İletişimsel Eylem Kuramı’ kitabının ‘Modernite Kuramı’ bölümündeki çözümlemesi uyarınca, “sistem/dizge ve yaşam dünyasının kapsamlı kopuşu, Avrupa feodalizminin sınıflı toplumlarının, erken dönem modernitenin ekonomik sınıflı toplumlarına geçişinin gerekli koşuludur.” Modernleşmenin “kapitalist örneğinin” belirgin özelliği, yaşam dünyasının “simgesel yapılarının, para ve erkin buyrumları altında ayrımlaşan ve özerkleşen alt-dizgelerin” bozuma uğratılması, bir başka deyişle, “şeyleşletirilmesidir.” Çağdaş toplumların karmaşıklığının başlıca nedeni, birbirinden görece bağımsız alt-dizgelerin ayrımlaşmasıdır. Söz konusu alt-dizgeler, aynı zamanda birbiri için “çevreler” oluşturur ve iletişim dolayımları aracılığıyla, birbiriyle “düzenli bir değiş-tokuş” içinde bulunur. Böylece, “karşılıklı iç içe geçmeyi” sağlayan alanlar oluşur.
Bu açıklamalardan da görüleceği gibi, Habermas, Avrupa toplumlarının çağdaşlaşmasını büyük ölçüde tümel kapitalist sistem ya da düzen ile tümel toplumun kendi içinde yaşam dünyalarına bölünmesi ve bunların sistemden kopuşu ve böylece feodalizmden, kapitalist sınıflı topluma geçiş ile açıklamaktadır. Her toplumsal sınıf, yaşam koşullarının bir sonucu olarak özgün yönler geliştirir. Bu özgünlükler, günlük yaşamı biçimlendirme, sorun belirleme ve çözüme, çalışma ve konut kültürüne de yansır. Toplumsal konum ve çelişkilerden doğan söz konusu özgünlükler, iletişim ve eşgüdüm tarzında da somutlaşır; ancak bütün bunlar Habermas’ın öne sürdüğü gibi ‘yaşam dünyalarının’ belirgin bir ayrımlaşmasına yol açmaz. Böyle belirgin bir ayrımlaşma, bir toplumun kültürünün tümelliğini
Habermas’ın değerlendirmesiyle, Luhmann’ın evrim kuramı, “bu çizgi” üzerindedir ve yeni Kantçı “değer gerçekleştirimi idesini” büyük ölçüde ortadan kaldırır; “havada uçuşan kültürel değerlerini” silip süpürür ve böylece sanki olanaklıymış gibi, çağcıllık kuramına “daha büyük bir devingenlik” verir. Luhmann modern toplumların gelişiminin “üç devrim” tarafından biçimlendirildiğini tarihsel yaklaşımla açıklamaya çalışır.
Toplumsal Sınıfların ve Yaşam Dünyalarının Ayrımlaşması, İlerleme Olarak Nitelendirilebilir mi?
Tarihsel yaklaşım uyarınca, toplumsal-kültürel ilerleme kavramı açısından şu dört evrimci etmeni öne çıkarır:
• “Ayrımlaşma,
• Uyumsal yeteneklerin genişletilmesi,
• Üyeliklerin ya da bütünleşmenin genelleşmesi ve
• Değerlerin genel-geçerleşmesi.”
Habermas’ın çözümlemesi uyarınca, bütünleşme ve değer genelleşmesi, “değerlerin gerçekleştirilmesi, kurumsallaşması ve uluslararsılaşması tasarımının” korunduğu ya da saklandığı işlevler alanına girer. Luhmann’dan farklı olarak Parson, giderek artan sistem özerkleşmesini, “ahlaksal-edimsel kavrayışta sürekli ilerleyen özerkleşme” ile ilişkilendirir; artan bütünleşme ve değer genelleşmesini, “evrenselci adalet ilkelerine yaklaşma” anlamında yorumlar. Bu çerçevede “işlevci çağcıllık kuramını”, Weber’in “Batı akılcılığı sorunsalı” ile ilişkilendirir. Toplumsal çağdaşlaşmayı “dizgesel değil, eylemsel akılcılaşma” olarak kavrar (Habermas 1982, s. 420- 421).
Habermas’ın tarihsel ilerleme anlamında Luhmann ve Parson’un yaklaşımlarını irdelemesinden de görüleceği gibi, ‘ilerleme’ kavramı özellikle Rönesans ile başlayan ve Aydınlanma ile belirginleşen toplumsal çağdaşlaşma sürecinde ortaya çıkan evrimler, hatta devrimler biçimde gerçekleşen yenileşme atımlarında somutlaşır. Yukarıdaki açıklamalarda sorgulanması gereken nokta ‘Batı akılcılığı’ anlatımıdır. Batı’da tarihsel gelişim içinde aklın kullanımı ya da işlevselleştirilmesi, dünyanın başka yerlerine göre farklılık gösterebilir; ancak bu ‘Batı akılcılığı’ gibi ayrıcı bir adlandırmayı gerekçelendirmeye yetmez.
Kant’ın ‘Aydınlanma Nedir?’ yazısında vurguladığı gibi, her insan akıl ile donanmıştır ve ‘akıl’ insan türünün ayırıcı özelliğidir. Böyle olunca dünyanın çeşitli bölgelerinde ya da ülkelerinde sadece aklın farklı edimselleştirilme biçimlerinden söz edilebilir. Dolayısıyla, ‘Batı akılcılığı’ kavramı, Bloch’un yerinde bir tutumla eleştirdiği ‘yaşam dünyası’ kavramı gibi, insanlığın akıl birikimini parçalara bölmekten başka bir anlam taşımaz. Burada bir noktayı daha vurgulamak gerekir: ‘Batı akılcılığı’ kavramının öne çıkarılmasına Kant ve Hegel’in de katkısıyla belirginleşen ‘batılı aklın üstünlüğü” düşüncesi de ortam hazırlamış olabilir.
Habermas, modernite ya da modern dönem anlayışının eleştirisi kapsamında Parson’un özellikle “sistem ayrımlaşmasının yeni düzeyi” ve aynı şekilde “artan sistem özerkliği” ve bunlarla bağlantılı olarak “kurumsal bireycilik” ve “sekülerleşme” kavramlarını, modern kültür ile bağlantılandırdığını belirtir. Parson ayrıca bütün bu kavramları Weber anlamında “değer, norm ve amaçlı akılcı eylem yönelimleri” olarak ‘yorumlama’ eğilimi taşır. Bu bağlamda Marx, Durkheim ve Weber’e gönderme yapan Habermas’a göre, “ekonomik ve yönetsel akılcılık, iletişimsel içyapılarında”, söz konusu ölçütlere göre “akılcılaştırılamayan” yaşam alanlarını etkisi altına aldığı takdirde, “bozulmalar” ortaya çıkar.
Söz konusu nedenlerle, Parson’un ‘modernite kuramı’, Max Weber’in “akılcılaşma savı” ile açıklamak istediği “sosyal patolojileri” açıklayamaz; çünkü ‘akılcılaşma’ olarak kavramlaştırılan toplumsal çağdaşlaşma, eylem kuramı açısından gerekçelendirilemez. Bunun nedeni, Batı’da gerçekleşen modernleşmenin görüngülerini “yapısal ayrımlaşma” ve “bütünleştirici alt sistemler” ölçütleri açısından değerlendirmede aranmalıdır. Bu yaklaşım, “ahlak ve hukukun gelişimini, devrimci anahtar değişkenler” durumuna getirir. Buna karşın, yaşam dünyasının “özdeksel yeniden üretiminin dinamiği” ve böylece de “sınıfların yapısı” ve “egemenlik düzeninden” doğan uzlaşmazlıkları görmezden gelir.

Yorum yapın