Öykü: Güneş Yüzünden | Yelin Bilgin

Mart 23, 2026

Öykü: Güneş Yüzünden | Yelin Bilgin

Evde buzla doldurduğu termosa sabah marketten aldığımız beyaz şarabı ekleyip çalkaladıktan sonra, ilk yudumu almam için bana uzattı. Bir saattir bizimle birlikte kırk derece güneşin altında kaynayıp buharlaşma noktasına gelen şarap kurumuş dudaklarıma değip boğazımdan usulca aşağı inerken ürperdim. Buz gibiydi. O an kendime çeki düzen vermem, ayaklarımın yere sımsıkı bastığından emin olmam gerekirdi ama yapamadım. Termosu içmek için yukarı kaldırdığımda tepemizde cayır cayır yanan güneş gözüme girdi ve Mersault nasıl cinayet işlediyse onun yüzünden, ben de âşık oldum.

Biz fanilerden farklıydı. Güneşten kaçması, korunması gerekmiyordu. Bütün gün denizde, suyun içinde midye kabuklarına saklanmış minik yengeçleri bulup avucunda bana getiriyor, denizin dibinde taşların yerini değiştirip balıkları oradan oraya peşinden sürüklüyordu. “Balıkların peygamberi oldum!” diye anlatıyordu yanıma geldiğinde ve müritlerini görmem için beni denize sokuyordu. Şnorkelini paylaşıp bana nasıl kullanacağımı öğretirken en az benim kadar heyecanlıydı. Peygamberi olduğu dünyayı ilk defa onun sayesinde gördüm, kafam suyun içinde, popomu kıpkırmızı yakma pahasına Ege’nin derinliklerinde kayboldum. O benim beyaz tavşanım olmuş, beni bir deliğe düşürmüş, masmavi bir dünyanın kapılarını aralamıştı.

Karnımız acıktığında sandviç yapmak için sabah aldığımız çıtır çıtır ekmeğin karnını her derde deva çakısıyla yardı, domatesleri incecik doğradı. Peynir, jambon, çekirdeksiz zeytin… Onun kesip hazırladıklarıyla yaptığım sandviçleri bir çırpıda gömdük. Üstüne yine çakısıyla soyup dilimlediği mangoyu ve küçük şeftalileri hapur hupur yedik. Mangonun kocaman yassı çekirdeğini dakikalarca, üstünde bir gıdım et kalmayana değin kemirdim. Şeftalilerin suyu bikinimden sarkan göbeğime damlarken aşkın iştahla, iştahın mutlulukla bağlantısını ve tüm bunlar bir araya geldiğinde utancın nasıl tası tarağı toplayıp ortamı terk ettiğini düşündüm. Göbeğim şiştikçe güneşin altında daha da mayışıyordum. Ellerimdeki şekeri denizin tuzuyla temizlediğim gibi kendimi gölgeye attım yine. “Girmeyecek misin?” dedi. Kitap okuma bahanesine sığındım. Onu izleyecektim oysa. Ayaklarını acıtan taşlara basmamak için koca terlikleriyle denizin ortasına kadar yürümesini, terlikleri ayaklarından özenle çıkarıp önceki akşam kordon boyunca yürürken bir tekneden atılmış halde bulduğu kırmızı halat parçasına geçirmesini, halatı büyük bir taşa gemici düğümüyle bağlamasını adım adım seyrettim. Şnorkeliyle müritlerinin diyarında derinlere doğru yüzerken, terlikleri biz fanilerin arasına dönüşte nazik ayaklarını korumak için denizin ortasında onu beklediler. Birlikte ilk tatilimizin son günüydü ve en büyük keyfim güneş gözlüklerimin arkasında gizli gözlerimle onu dikizlemekti. Suyun içinde salınan terliklerinin bir fotoğrafını çektim.

“Kalbimi kontrol edemedim sana karşı, bari aletimi kontrol edebileyim” demişti bir keresinde sarhoşken. Gülüp geçtim, sarhoş lakırdısından başka bir şey değildi. Kalbini daha fazla kontrol etmeye çalışıyordu ve bunu yapmaya çalıştıkça kafası gittikçe karışıyordu belli ki. Kalbiyle aletinin birlikte hareket etmesine teslim olduğu tek seferi hayatının en tatlı laneti olarak görüyordu. Balayı gecesinde hamile kalmıştı karısı. Doğumdan birkaç ay sonra da çekip gitmişti bir daha dönmemek üzere. Kendisi babasız büyümüştü, oğlu annesiz büyüyordu. Kadınlara güveni sarsılmıştı. Oğluna iyi bir baba olmaya çalışırken kendini aşksız bir hayata mahkûm etmiş, yabanileşmişti. Oğlunu benimle tanıştırmıyor, içlerine girmeme izin vermiyordu. Onun kırgınlıklarına öyle kapılmıştım ki kendi küskünlüklerimi unutmuştum. Onu iyileştirmek varoluş amacım olmuştu. Dudaklarımı küçük kulaklarında, boynunun kıvrımlarında, köprücük kemiklerinin çukurlarında gezdiriyor, kulak memesini, sakallarını, sertleşen meme uçlarını, karın kaslarını hafifçe dişliyor, kimsenin girmesine izin vermediği kuytularına ulaşmaya çalışıyordum. Dilimle aşağılara inip ıslak ağzımı göğsüne gömdüğümde elimi tutup aletine götürürken kolunu yukarı kaldırıyordu mis gibi koltukaltına daha rahat gömülebilmem için. Parmaklarımı göğsündeki uzun tüylerin içinden geçirmeyi seviyordum. Kafamı karnına yaslarken dizlerimi kendime doğru çektiğimde kalçalarımı avuçlarına alıyordu. Kucağında küçücük oluyordum.

Karısı gideli on yıl olmuş, hayatından iz bırakmayan birkaç kadın geçmiş ama o henüz hiç oğlunun yan odada olmadığı bir evde uyumamıştı. İlk defa bende kaldığında yeni bir güne birlikte uyanmayı, en savunmasız olduğumuz uykuyu, günün ilk gülücüğünü paylaştık. Gece salyası yastığa akmıyor, sabah ağzı kokmuyor, homurdanmıyordu. İlk defa birlikte sinemaya gittiğimizde patlamış mısır sevmediğini, sinemada sessiz ve pür dikkat film izleyemediğini, fısır fısır yorum yapmadan duramadığını öğrendim. Bir gün, o istedi diye, ilk defa birlikte alışverişe çıktık. Vakit nakittir diyerek ilk gördüğünü alanlardandır zannediyordum ama değilmiş. Alternatiflere bakarken yoruldu, sıkıldı, karar veremedi ve hiçbir şey satın almadı. Yaz geldiğinde yıllardır tatil yapmadığını söyledi, bir yerlere gitsek mi dedi. Birlikte planladığımız ilk tatilimizin bizi mutluluktan korkutacağını bilsek vazgeçerdik belki. Sırt çantalarımızı doldurup medeniyetten kaçtığımız uzun yürüyüşler yapmak, yolda karşılaştığımız kediler, köpekler, keçilerle sohbet etmek, önümüze çıkan ağaçlardan incir, hünnap aşırmak, günde sadece tek öğün için bir masaya oturmak ortak zevklerimizdi. Akşamları nerede ne yesek diye düşüne düşüne bazen aç kalma tehlikesi geçirsek de her seferinde en güzel ızgara kalamarı ve ahtapotu bulmayı başarıyor, iştahla yiyip içiyor ve gecenin sonunda bütün gün çok eğlenmiş çocuklar gibi yorgun sızıyorduk. Tatil dönüşü evlere dağılırken güzel şeylerin çok sürmeyeceğini bilen kırk yaş üstü âşıklar olarak düşünceliydik. Eylül ayına girmiştik, teknik olarak yaz bitmiş, okullar açılmıştı. Hayatı çok bilinmezli denklem gibiydi. Kararlar vermesi, seçimler yapması gerekiyordu. Vücudu isyan etti. Hastanelik oldu. Üstümüze çöken enkaza karşı koyacak, birbirimizi koruyacak gücü bulamadık. Bana yetmediğini düşünmek, söylemek kolayına geldi. Yolları ayırdık.  

Yaz her zamankinden daha uzun sürdü, sevimsiz ve huzursuz sonbahar geçmek bilmedi. Haftalar sonra kirli sepetinde çok sevdiği ev tişörtünü buldum. Kokusu bir güzel sinmiş üstüne. Parfümü, teni, deodorantı… Yıkayamadım. Sepete geri atamadım. Çekmeceye koyamadım. Banyo kapısının arkasına astım. Sanki geceyi birlikte geçirmişiz, bütün gece beni uyutmamış, sabah duş alırken çıkarmış gibi. Onsuzluğa, yalnız uyumaya, gece uyku tutmadığında ışığı açıp normalde onun olması gereken tarafa yığdığım deftere, kitaba uzanıp bir şeyler okumaya, müziksiz geçen günlere, az yemeye, televizyonda kafama göre bir şeyler izlemeye alışmamışım gibi… Yatakta sarılamadığım bedenini, birlikte yiyemediğimiz yemekleri, artık kiminle paylaştığını bilmediğim iş dedikodularını, her sabah gönderdiği günaydın ve her gece attığı tatlı rüyalar mesajlarını özlememişim gibi…

Tişörtün kokusu teninin tadını getirdi aklıma. Ağzımı mayıştıran şeftalinin şekerini göğsünün kollarıyla birleştiği, koltuk altlarına giden küçük bombenin tuzuyla dengelemiştim dudaklarımı kurutmak uğruna. Kollarımı yukarı kaldırmış, koltukaltımı öpmüş, kafasını karnıma koyup gözlerini kapatırken “Seninle kimsenin sevişmediği gibi sevişmek istiyorum” demişti. Cevap versem bir şeyler değişir, hayatını benim için, benimle yeniden, en baştan kurmaya karar verir, yaz biter bitmez üstüne giydiği, sıkı sıkı sarındığı korkaklık postundan sıyrılır mıydı…

O son gün cennet koyumuzdan yukarı çıkan merdivenleri yarılamışken yosunların altına gömdüğü birayı hatırladım. Çantayı sırtından indirip koştu almak için. Çoktan içilmeyecek hale gelmiştir diye düşünürken sırtım cız etti. Geceyi buzlukta geçirmiş olan biramız yosunlar ve evden çıkmadan etrafına defalarca sardığı kağıt havlu sayesinde mükemmel bir soğukluktaydı. Çantaların ağırlığı son akşamımızın hüznüne karışırken zeytin ağaçları arasında, terk edilmişe benzer ıssız köyler ve uzun yollar boyunca eve doğru yürüyüşümüzde bu bira bizi bir süreliğine oyaladı. Bir yudum ben, bir yudum o. Eve vardığımızda sırtını terden yakma derecesine getiren çantayı “Deniz taşıdım, deniz!” diye bağırarak yere attı. Islak havlular, mayolar, şnorkeller, terlikler… eşyaları toparlarken denizin suyuna, tuzuna bulanmış her şey onun çantasına doluşmuş, yol boyu ağırlaştıkça ağırlaşmıştı. Ciddi mi, kızgın mı diye baktım. “Sen de saçlarında deniz taşımışsın” dedi gülerek. Beni duşa sokup saçlarımı usul usul, öpe öpe, hiç karıştırmadan, benim hep yaptığım gibi kafamın üstünde köpüklü bir top yapmadan yıkadı. Gözlerimi kapatıp kendimi ellerine bıraktım.   

Kırık bir kalp kışın daha kolay taşınır en azından diyorum ama kara kış gelmek bilmiyor. Ne saçlarımı karman çorman yıkamak ne de bikinimden sarkan, yedikçe şişen göbeğimi ölümcül diyetlerle yok etmeye çalışmak bana onu daha az sevdiriyor, daha hızlı unutturuyor. Yine yersizce güneşli bir günde, önümde Boğaz ve küçük iskeleye yanaşan motorlar, yanımda güvercinleri, kumruları besleyen, kuşlar eline kondukça gülümseyen amca, az ilerimde denize atlayan boy boy, çeşit çeşit, yazdan kalma kavruk erkek bedeni Bebek Parkı’nda oturuyorum. Davetsiz güneş değdiği her şeyi ısıtıp mutlu ederken “Her şey senin yüzünden, rahat bırak beni!” diye bağırasım, güneşi kurşunlayasım geliyor. Tuzun çatlattığı dudaklarım ne yapsam iyileşmiyor, gözlerim denizin ortasında huzurlu bir şekilde salınan terlikleri, terliklerin sahibi balıkların peygamberini, güneşten ve bizden başka kimsenin şahit olmadığı, fotoğraflarda kalan o mutlu anı arıyor.

Yorum yapın