Başkalarının Kanı Ellerimizde | Berrin Yelkenbiçer                              

Mart 23, 2026

Başkalarının Kanı Ellerimizde | Berrin Yelkenbiçer                              

İçindekini tükettikten sonra plastik yoğurt kaplarını atmam ben. Yıkar temizler, bir gün lazım olur diye kenarda tutarım. Sıcak yaz günlerinde sokak hayvanlarına su kabı yaparım mesela. Kediler köpekler kuşlar karıncalara bir yudum olabilirsem ben içmişim gibi hafiflerim.  İçine toprak koyup çiçek eker, pencere önüne yerleştiririm. Çiçekler tomurcuğa durursa benden mutlusu yok. Misafir gelecekse ve kek börek attıysam fırına, kalın birer dilimi plastik kabıma koyup misafirimin çoluğuna çocuğuna yollarım. Annemden böyle gördüm

Tişörtlerimiz eskidiğinde, renkleri solduğunda, tam göbeğe denk gelen kısmında nedeni muamma delikler oluştuğunda nezdimde hemen toz bezine dönüşürler. Renklerini kaybedene, delikler iyice büyüyene, onlar benden vazgeçene dek sağı solu siler paklar, yıkayıp tekrar tekrar kullanırım.

Boş kavanozlar, eski çarşaflar, partal ayakkabılar bir gün lazım olur diye bir kenarda dururlar. Onlara kazandırabileceğim yeni kimlikler zihnimde fırıl fırıl döner. Plastik kaplar saksı, eski tişörtler toz bezi, partal ayakkabılar kedi yuvası kimlikleriyle var olmaya devam edebiliyorlarsa eğer, vardır her şeyin bir yeni kimlik ihtimali diyerek o ihtimalin peşine düşerim.

Sonra öğrendim ki bir gün lazım olur düşüncesiyle şekillenip cansız varlıkları bir köşede bekletme davranışının adı yokluk bilinciymiş ve nesiller boyu taşınabilirmiş. Yokluğun hücrelerime sızmış bu hali, bende yok olmanın eşiğine gelmiş her şeyi başka bir şekilde var etme çabası olarak karşılık buluyor. Yok olmaya başka türlü nasıl direnebilirim, var olmaya nasıl devam edebilirim?

Balkan göçmeni bir ailenin kızıyım ben. Annem babam ve onların büyükleri, hayatlarına dair sahip oldukları her şeylerini, evlerini, komşularını, ağaçlarını, köklerini, ölülerini, hayallerini bırakıp tanımadıkları bilmedikleri bir yere göç etmek zorunda kalmışlar. Büyük bir kırılmadan sonra hayata sıfır noktasından başlamışlar. Çalışkanlıklarına, yaşam sevgilerine ve birbirlerine tutunmuşlar. Derin bir köklenme ihtiyacıyla hep çok çalışmışlar. Koparılan köklerin ve çekilen yokluğun izleri bir gün lazım olur düşüncesiyle bir kenara konulan ve son nefesine kadar kullanılan eşyalarda, plastik kaplara konulan bir avuç toprakta, o toprağa ekilip açsın diye gözünün üçüne bakılan çiçeklerde kalmış.

Davranış modelimiz haline gelen bazı kodlarımız istesek de istemesek de hayatta işte böyle bizimle beraber yürüyor. Tıpkı içinden söküp atamadığı burjuva bilinci ne yaparsa yapsın peşini bırakmayan Jean Blomart’ta olduğu gibi.

Jean, Simone de Beauvoir’in romanı Başkalarının Kanı’nda direniş lideri bir karakter. Çocukluğunda hizmetçileri Louise’in bebeği menenjitten ölüyor ve Jean buna tanık oluyor. “Lousie’in bebeğinin ölmüş olması çok acı,” diyor babası yemek masasında, “onun için üzgünüm ama hayatımız boyunca da buna ağlayacak değiliz.”

Jean ailesinden ve burjuva köklerinden ilk kopuşu o masada yaşıyor. İçine ömrü boyunca yanından ayrılmayacak bir suçluluk duygusu yerleşiyor. Sonrasında hep bu suçluluk duygusuna ve suça karşı mücadele ediyor. Bu duygu tüm karanlığıyla hep araya girip tüm ilişkilerini gölgeliyor.

Ailesinin burjuva hayatından kopup matbaa işçiliğinin tozuna gönüllü olduğunda, patronun oğlu olduğu gerçeği bu gönüllülüğün ışığını azaltıyor. Önce işçi hakları ve sonra Paris’in Nazi işgaline direnmek için yeraltına indiğinde, etrafındakiler onu eylemlere yollamayarak varlığını koruyorlar. Liderler karar verir diyorlar, onun kararlarıyla eylemlere koyulanlar diğerleridir.

Jean’ın içinde kocaman yer kaplayan suçluluk duygusu, başkalarının hayatları konusunda karar almanın sınırları konusundaki sorgulamalarıyla iyice derinleşiyor.

Arkadaşı Marcel’in kardeşi Jacques ölüyor önce. Sevgilisi Helene direnişe katılıp ölümcül yaralanıyor sonra. Sadece kararlarını değil, varlığını da sorguluyor Jean. Öyle ya, hiç var olmasaydı bu kararlar alınmayacak, belki de bu sevgili insanlar ölmeyecekti.

Toplama kamplarında ölen Yahudiler’in cesetlerini Fransız köylülerinin masum bedenleriyle takas etmeye hakkı olup olmadığı sorusu kafasında dönüp duruyor. Kendi kanıyla, kendi canıyla ödeyebilir belki ama başka insanlar cebindeki bozuk para değiller, öyle değil mi?

Bu ikilemine karşı çıkıyor dostları. Varılmak istenen amaç belliyse bunun için kullanılan araçların önemi olmadığını söylüyorlar. Başkalarının kanı, bizim kanımız, hepsi bir, diyorlar.

Bu Makyavelci fikirler Jean’ı ikna etmiyor. Etmiyor etmemesine ama davranış ve kararlarında bir değişikliğe de yol açmıyor.

Jean tüm roman boyunca çocukluğunda içine yerleşen suçluluk duygusu ve başkalarının hayatları konusunda karar almanın ruhuna yüklediği ağırlıkla mücadele ediyor ama burjuva köklerini kendince reddetmenin dışında büyük eylemlere geçmiyor. Hayatın önüne koyduklarını alıyor, evirip çeviriyor, kafasında tartıyor ama yoluna devam ediyor.

Suçluluk duygusu ve sorgulamalarının, sorumluluklarının sonuçlarını göğüslemek için sanki yeterli olduğunu düşünüyor ya da onlarla kendini perdeleyip vicdanını rahatlatıyor.

Vicdanın yükü çok ağırdır. Jean da suçluluk duygusu ve varoluşunun görece reddiyle kendini temize çıkarmaya çalışıyor.

Başta Jean ve Marcel, hatta Paul olmak üzere romandaki erkek karakterler hayatı biraz işlerine geldiği gibi yaşıyorlar ve bunda da kendilerince haklı sebepler yaratıyorlar.

Helene, Denise ve Madeleine ise cesur, net ve kararlı kadınlar. Ne yapmak istediklerini bir varoluş sıkıntısıyla değil, gerçekten bir yol bulmak için sorguluyorlar. Kararlarını haklı değil doğru sebeplere bağlıyorlar ve sonuçlarıyla, var ve yok ettikleriyle yüzleşmekten kaçınmıyorlar. Kadın olmanın bütün duygusal ve bedensel acılarını yükleniyorlar. Hiçbir şey onları durdurmuyor. Korkularını bile isteye karşılarına alıyor ve sonuna kadar gidiyorlar. 

Hem kadın hem de erkek karakterlerde ciddi bir varoluş sorgulaması var. Bir kere var olmuş bir şeyin artık sonsuza dek yok olmayacağı biliyor bazıları. Kadınlar bu gerçeği cesurca göğüslüyor romanda, erkeklerse sanki kaçak dövüşüyor.

 Helene’i seven iki erkek karakterin adlarının Jean ve Paul olması, Helene’nin Simone de Beauvor’in kız kardeşinin ismini taşıması, Nazi işgali altındaki Paris’te, 1941-1943 yılları arasında, yaşadığı otelde ısıtma olmadığı için her sabah gittiği Cafe de Flore’da yazılması; hikâyedeki karakterler, kadın erkek ilişkileri ve varoluş sorgulamalarındaki gerçeğe dair ipuçları veriyor.

Dostoyevski’nin “Her birimiz her şeyden herkese karşı sorumluyuz.” cümlesiyle açılıyor roman ve sayfalar boyunca bu söylemin izi sürülüyor.

Bu satırları yazabiliyor ve okuyabiliyorsak eğer, varız demektir. Yok olduğumuz günden sonra bile bir ara var olmuş olduğumuz gerçeği hiç değişmeyecek. Bu varlık yolculuğunda, aldığımız ya da almadığımız kararlar, eylediklerimiz y a da eylemediklerimiz, sorduğumuz ya da sormadığımız tüm sorularla sonsuza dek birbirimize görünmez iplerle bağlı ve sorumluyuz. Bu sorumlulukların sonuçlarıyla yüzleşmek de en büyük ödevimiz.

Özgür olduğumuzu ya da olmadığımızı hissetmek için hep bir ötekine ihtiyacımız var. Hayata dair çok önemli bir durumu var eden öteki, tüm davranış ve sorumluluklarımızın hem sebebi hem de sonucu. Öyleyse varoluşumuzu var eden tüm eylemlerimiz bu sorumluluğu şekillendiriyor ve çok değerli kılıyor.

Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, sadece eylediklerimizden değil eylemediklerimiz de yazdıklarımız değil yazmadıklarımız da konuştuklarımız değil sustuklarımız da hem kendimiz hem de başkalarının hayatını var ediyor veya yok ediyor. Bazen hem var hem yok ediyor.

Dünyanın ekseninin sallandığı, havada füzelerin uçuştuğu, çocukların öldüğü şu günlerde istemesek de elimize başkalarının kanı bulaştı bir kere. Vicdanımızın sesine arkamızı dönmeden, suçluluk duygusunun karanlığında saklanmadan, ellerimizdeki kanı yıkayıp kendimizi aklamaya çalışmadan, sonsuza dek yok olmayacak varoluşumuza çeki düzen vermenin zamanı geldi de geçiyor.

Yorum yapın