
Savaşlar, göçler… “Balçıkla sıvanamayan” o güneş, ABD-İsrail bombardımanlarından yükselen zehirli kapkara dumanlarla adeta sıvanmış durumda, Tahran semalarında güneş görünmüyor, hatta hiç doğmuyor gibi… Ukrayna’daki savaş, yeniden tırmanıyor… İsrail gece boyunca Gazze Şeridi’ne saldırılar düzenlemiş… Pakistan’dan Afganistan’a savaş ilanı… Ve bütün bunlara ilaveten türlü türlü yoksulluk, işsizlik haberleri… Çok sayıda kadın ve çocuk cinayeti… Hukuk mücadeleleri, adalet arayışları… Gözaltı haberleri ve verilen gözdağları… Arada da türlü türlü göz boyamalar… Göz göz oldu yüreğim, o gözlerin derdinden. Ya da, Mahzunî Şerif’ten Adaletin bu mu dünya? Söyle, belki biraz açılırsın.
Bugün 21 Mart, Dünya Şiir Günü. Her yıl baharın gelişiyle birlikte kutlanan bu özel günde, hayatın yürekleri karartan bunca ağırlığına rağmen, elime bir şiir kitabı aldım. Metin Turan’ın Ağustos Aldı Sırlarımı isimli şiir kitabı.
Metin Turan, Suları Islatan Mecnun, Hâl ve Gidiş, Sabırsız Bir Sabah, Su Çığlığı, Lirik Bulut gibi şiir kitaplarının yanı sıra, yazdığı öykülerle, halk bilimi alanındaki araştırmalarıyla, edebiyat incelemeleriyle, farklı kültür sanat dergilerine kimi zaman yayın kurulu üyesi, kimi zaman genel yayın yönetmeni kimliğiyle verdiği desteklerle tanıdığımız kıymetli bir isim. Şu an elimde tuttuğum Ağustos Aldı Sırlarımı isimli şiir kitabının ilk basımı, Mart 2013. Benim elimdeki dördüncü basım.
Bir şiirin, şairin kalemi ucundan döküldükten sonra adeta kuş olup kanatlanması, başka şehirlerde, başka iklimlerde, başka coğrafyalarda yaşayan bir okurun eline konması ve bir anda onun hislerine tercüman olup şakıyarak şairinden bağımsızlaşması şaşılacak bir durum değil. Nitekim elimde tuttuğum kitabın kapağını açar açmaz, sayfa ortasındaki ilk dizelere takılıp kalıyorum: “sabırla sınanmaktasın belli ki / sözcükler de yoruldu / kalbim kendi örsünde dövülmekte“. İşte, diyorum, beni anlatıyor! Beni, seni, bizi anlatıyor! Her bir sözcük, bu yazının girizgâhındaki karanlık haberlerle harmanlanmış hâl-i pür melâlimize nasıl da denk düşmüş.
Kitaptaki şiirlerin tümünü okuyup bitiriyorum. Dönüp dönüp yeniden okuduğum şiirler var: Uzak, Yol İşaretleri, Sesin Geldi, Enkaz veİstanbul Şarkısı bunların başında geliyor.Metin Turan’ın şiirleri için kıvamlı/yoğun tabirini kullanmak isabetli olur. Dizeler, bu yoğun akışkanlıkla okurun kendi zihin ve hayal dünyasına sızarak şiiri okurun etkin katılımına açık hale getiriyor. Bu tespiti yaptıktan sonra kendi kendime verdiğim “cüret”le, sayfalar arasında özgürce bir okuma yolculuğuna çıkalım bakalım. Hem okumanın biraz da hınzırlık içeren gizemli keyfi bu değil mi zaten?
Şairimiz okuru, ta çocukluk döneminin içinden seslenir gibi “… kumlara kazıdığım çocukluğum / erken büyüyen kahkaham” dizeleriyle selamlarken, “çocuk ” ve”çocukluk” imgesi kitap boyunca elinizi hiç bırakmıyor: “dingin bir ırmağın coşkusuna akmaktadır / yeşile karışmış çocuk kokusuyla“(çehov parkında)
“iyiden daha iyi şiir yaşıyor çocuklar / ninniyle gönenmiş her sesten / hangi uçurtmayı salsalar / gökyüzü çoğalıyor” (merhaba)
“unufak olmuş çocukluğumdan kalanlar” , “ölüm doyamadığım çocukluğum” (uzak)
“çocukluğumun ülkesi yok benim / geniş mekânlarda topaç çevirmeler de” (zonguldak)
“sokaklar kadar çocuk / çocuklar kadar deniz su olurum” (su ve deniz)
“ben yeni çocukluğumda eski ihtiyar” (gurbetteki anneyle doğumgünü söyleşisi)
Çocukluk, bir mutluluk ülkesi gibi ve sık sık çocukluğa yapılan bu göndermelerle adeta bu mutluluk ülkesine sığınıyorsunuz. Belki de zulüm ve zorbalığın hüküm sürdüğü bu çağdan, baskı ve kıyım dünyasından kaçıp sığınabileceğimiz, elimizde kalan tek sığınak çocukluğumuz olduğu için.
Metin Turan’ın şiirinde “çocuk/çocukluk” metaforu gibi “adres” metaforu da anlatımı derinleştiren edebî bir imge. Adres, zaman zaman çocukluk imgesiyle bağlantılı bir kullanımı da çağrıştırıyor. Mesela, “hangi adrese uğrasam demirler sürgülü” ya da “ömrüm en tanıdık adreslerde şaşırıyor yolunu” dizeleri, insanın tam da kendini bir yere ait olduğuna inandırdığı esnada içine düştüğü sorgulamaları ve belki artık kendine farklı bir kimlik ya da kişilik boyutu kazandıracak yeni edimleri / değişimleri işaret etmiyor mu? Dünyayı görme arzusu, uzaklara duyulan merak, adres metaforuyla, “otobüs terminalleri, istasyonlar, havaalanları / ezbere bildiğim en güzel adresi ömrümün” dizeleri olarak karşımıza çıkarken, merak duygusunun altında yatan da, yine o yerinde duramayan çocukluk değil mi ki?
Artık sadece sıradan bir konum ya da konut olmayan, aynı zamanda bir “aidiyet” ve “arayış” hissini de beraberinde taşıyan adres, nihayetinde insanın yine kendisine çıkan tüm yollara da karşılık gelmiyor mu? Ve o an fark ediyorsun ki, asıl adres dışarılarda bir yerlerde değil, bizzat senin kendi içinde: “yaralarımı çoğaltan yalnızlık / adresimi işaretleyen acı“, “gitmelere adres oluyorum gelmelere durak” (uzak)
“hangi otel kaydında rastlanırsa adıma / iflas etmiş yolculuğa çıkıyor adresim” (garip)
Şiir, aynı zamanda imgeler yaratma sanatı şüphesiz. Ağustos Aldı Sırlarımı‘daki imgeler, titiz çalışan bir dil emekçisinin tezgâhında özenle işlenmiş. Hani divan şiirinde mısra-i berceste denen bir konu vardır ya. Estetik değeri yüksek, anlam itibariyle derin ve dilden dile dolaşır hale gelen en seçkin dizeye denir mısra-i berceste. Tabii ki elimdeki kitap bir divan değil ve ben de bu konuda bir otorite değilim. Fakat kitapta öyle dizeler ve o dizelerde öyle imgeler var ki, mısra-i berceste gibi insanı bir anda içine çekiyor. Şimdi burada bir dizeyi sizinle de paylaşmak ve haddim olmayarak onu kendi mısra-i bercestem ilân etmek istiyorum: “kendine uğramış misafir uyku tutmaz” (enkaz) Gerçekten de bir insanın, varıp bir yol kendime bir uğrayayım demesi ve kendisiyle yüzleşmesi son derece kıymetli. İç dünyamızdaki vicdan terazisinde, hakikate ulaşmak için iyi ki’ler, keşke’ler, acaba’lar arasında gidip gelen o çatışmalı derin süreç, ancak bu kadar etkileyici anlatılırdı. Kendiyle baş başa kalmak, kendiyle yüzleşip hesaplaşmak hangimizde uyku bırakmıştır ki?
Etkileyici ve güçlü imgeler kadar şiirin oturduğu zemin de sağlam olmalı elbette. Metin Turan, Ağustos Aldı Sırlarımı‘daki şiirlerini özgür ve rasyonel düşünceye dayalı hümanist bir zemin üzerinde inşa ediyor. Eleştirel bakışı teşvik eden akılcı ve evrensel değerlere yaslanarak yazıyor şiirini. Doğanın ve mekânların ancak sevgi ile anlam kazanabileceğinin altını çizerken, insanın insan yönünü harekete geçirmeyi de hedefliyor. Kullandığı dil, günlük konuşma dilinin sıcaklığında bir lirizme sahip. Ayrılıkları, yalnızlıkları da ölçülü bir hüzünle karşılayıp kabul ediyor: “nicedir kırık bir 45’lik gibi yayıldın gövdeme / ısrarla hüzzam makamından söylüyorsun” (ayrılık)
Dizelerde, seküler bir hayat duruşuyla insanı ve doğayı özgürleştiren bir bakışı bir arada sezinlemek mümkün. Şair, doğruluk ve dürüstlük için din olgusunun bir ön koşul olmadığını sezdirirken, eşit ve onurlu bir kardeşliğin de altını çiziyor: “ah karaköy! / saçlarımı kucaklayan iyot kokusu / uzak bir kilise çanından havalansa güvercin / gagasında yarım ekmek dilimi / yakın bir cami kubbesinde tamamlar / şarkısının son sözünü” (istanbul şarkısı)
Kent hayatının, içine aldığını adeta öğüten karmaşık ve değişken yapısına karşı doğa üstü ya da dogmatik olana değil, bizzat doğanın kendisine yöneliyor: “yeşil nergiz dalındayımdır salıncağında ömrün / erken uyanan kuşlar, / havlamaktan yorulmayan köpekler / bir bildiği olmalı coşkun açan papatyanın / yuvasının yönünü değiştiren karıncanın” (harita metot)
“hangi menzile koşsam sökün eder papatya” (dönüş)
“beni çekip götüren ırmaktır / kıvrımlarımı kaya diplerinden sıyırıp / sevimcimden çiy damlar da sofraya / ekmek kokar / çoğalmaz hangi ırmak” (merhaba)
Metin Turan’ın şiiri, günden güne elimizden kayıp gidene, bozulup yozlaşana, kaybolup kimliksizleşene işaret ederken bunu yılgın, çaresiz, umutsuz bir perspektifle yapmıyor. Enkaz şiiri örneğin. Şiir, isminin tam tersine, bir enkazı ya da ürkütücü bir yıkımı değil; yeniden ayağa kalkışı, bir dirilişi müjdelercesine yazılmış gibi umut aşılayan dizelerin içinden sesleniyor: “kuşatıldığımız doğrudur / kasvetli bir iklimde geldiler köhne bir nefesle / ağladılar kükürt kokusu sesleriyle / aminleri boldu / hırladılar / ey bugün! / ey gelecek! / güzeldir yeşil kokan sokaklara haykırmak / çivit mavisi bir göğün altında şarkılar söylemek / nasılsa / çıkarır yorgun gömleğini ülkem / kurtulur acılarla yaşlanmış tarihten” (enkaz)
Bugünün tarihi 21 Mart dedik ya, bugün ayrıca halk ozanımız şair Âşık Veysel’in de ölüm yıldönümü. Veysel’in, “Benim sadık yârim kara topraktır” derken ya da “Açar solar türlü çiçek / Kimler gülmüş kim gülecek / Murat yalan ölüm gerçek / Dostlar beni hatırlasın” derken, bu dünyada bir ölüm olduğu gerçeğini vurgulaması nedendir sizce? Peki bir başka ulu ozanımız Muharrem Ertaş’ın mezar taşına da kazınmış olan, “İşte geldim işte gittim / Güz çiçeği gibi bittim / Yalan dünya ne iş tuttum / Ömrüceğim geldi geçti” dizelerinde bize ettiği nasihat? Ölüm gerçeğini aklınızdan hiç çıkarmadan hakça, kardeşçe ve insanca bir hayat yaşayın çığlığı değil mi sizce de bu sessiz dizeler?
Metin Turan’ın Ağustos Aldı Sırlarımı kitabı, bu özel günde, yolu barıştan, hakikatten ve güzellikten geçen tüm şairleri saygıyla selamlamamıza da vesile olsun. Ünlü İngiliz oyun yazarı ve şair Shakespeare’in Hamlet’inin de dediği gibi bugün, “Çığrından çıkmış bir çağ bu. Ey kör talihim!” diyerek haykırmak istediğimiz zamanların içinden geçiyoruz. Elimizde, hayata tutunmak için kültür-sanat, edebiyat, birlikte üretmek ve dayanışmak adına ne varsa sıkı sıkı sarılmaktan öte pek bir şeyimiz yok. Amacımız, tıpkı şairimiz Metin Turan’ın bir söyleşisinde dile getirdiği gibi, “Her estetik çaba, barış kültürüne bir katkıdır” deyip kendimizce bu çabaya bir damla bırakmak.


















