Öğretilemeyen Şeyler: Ölüm Kitabı | Pelin Özer

Mart 21, 2026

Öğretilemeyen Şeyler: Ölüm Kitabı | Pelin Özer

1.

Son zamanlarda hangi kitapları okuduğumuza bakarak kendimize dair yabana atılamayacak boyutta bilgi sahibi olabiliriz. Kitapların birbirleriyle alakasızlıkları kadar ortak bir temaya yakın duruşları da aslında üstünden fazlaca vakit geçmeden hep birlikte değerlendirilmeleri gerekliliğini doğrulayacak göstergeler. Hevesle ve hayranlıkla, satırlarını çizerek, heyecanla alıntılar yaparak okuduklarımız kadar elimizden hızla düşürdüklerimiz, veryansın ettiklerimiz, bir daha hiç karşılaşmamayı umup kimbilir, olabilir, hakkımızdır, kendimizden lütfen negatif duygularla yüzleşme fırsatlarını esirgemeyelimfena halde sinirlendiğimiz kitaplar da bu kapsamda.

Aslında şöyle desek yeridir: Okuduğumuz ya da okumamayı seçtiğimiz kitaplar —sadece kitap olması şart değil: yaratılar aynı zamanda bizi yazıyor; bir bakıma yoktan varediyor. Bir kitaba yönelişimizin kendi içinde mutlaka dile gelmemiş bir hikâyesi olduğu gibi beklenmedik zamanlarda kapımızı çalanların; olayların nasıl geliştiğini anlamadan şıp diye başucumuzda bulduklarımızın da bizimle bir derdi olma ihtimali epey yüksek. Hele bir de kümelenip bir konuya koro halinde işaret etmeyi görev bilmişlerse….. Eh artık onları sadece okumanın dışında, bir zahmet, ha gayret, başka türlü ağırlamamızın zamanı gelmiş demektir.

Bu kapsamda ele alındığında okuduklarımızın listesi biz onlara dikkat kesilsek de kesilmesek de sessiz sedasız günlüğümüze, otobiyografimizin yazılmış-yazılmamış, belki hiç yazılmayacak sayfalarına ekleniveriyor.

2.

Bir süredir beni çepeçevre saran ve her nasılsa kendiliğinden oluşmuş bir külliyat var ki bana resmen usul usul Ölüm Kitabı’nı okumakta olduğumu belletiyor. Üstelik hayatımın bunca yaşam yüklü bir diliminde…… Güne haiku ayarlarıyla başlamayı pek aksatmayan birine Ölüm uğramaz deyip geçmemeliymişiz demek. Sevgili ölülerimle bitip tükenmez sohbetlerimi aksatmazken; yakınlarda fiziksel âlemde kayıp vermemişken; sağlıkta belirgin bir aksama hasıl olmamışken……. Peki nereden çıktın diye soruyorum ona. O an çevremi güçlü bir uğultu sarıyor. Sadece benim değil Dünya’nın bedenini de sarmış çoktan. Bastırmaya çalışmaksa ciddi biçimde güçten düşürüyor. Tam o sırada Dünya yangın yeri diye feryat eden bir güruh zihnimi kemirmekle meşgul. Ölüm Kitabı’nın tek bir yazarı olmasın diye çatlak sesle beklenmedik o çıkış geliyor: Şu senin YerKürenin acz içindeki yaşlı-çökkün versiyonu söz alan. Her şey onun başının altından çıktı. Ama henüz beceremedi mevsimleri yoketmeyi. Çünkü bir de onun arka yüzü var. Bize en kritik zamanlarda hiç ses çıkarmadan düzenin zıttıyla menkul olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor.

Fazlaca hırpalayıp tümden yokoluşa sürüklememeye özen göstererek: Şimdi sırası mı ama? diye diye kovalandı güruh. Bir kez daha. Aynı soru: Sırası mı? Baharlar beklenmedik ayaza karşın pıtır pıtır açmayı sürdürür, cemreler peşisıra düşerken….. Roman ah şu roman neredeyse tamamlanacakken…… Yıllardır beklemiş dosyalar günyüzüne çıkmaya hazırlanır, verilecek müjdeler birikirken….. Üstelik Newroz hareketliliğine pek yakında Hıdırellez eklenecekken…… Adımlar daha hızlı, aşk termometresi ayarlara isyan coşarken…..

3.

Ölüm Kitabı belki tek tek her soruma ânında cevap vermiyor. Ama umarsız, kayıtsız bir havada olduğu sanılmasın. Resmen benimle konuşuyor. Bildiği tempoda ve söylemsel havada. Harika yanı da bu işte. Demek Ölüm ile ciddi ciddi, kimbilir belki öncesinde cesaret edemediğim biçimlerde yepyeni diyaloglara girmemin zamanı gelmiştir. Mesela bir anda bir ampul yanıyor: Karşıtlıkları yabana atma demek istemiş olabilir. Yazılmamış mektupları beklemeden aldığımız bir çağdayız ve postacı Ölüm desek yeri mi? Madem kumandayı hissiyata verdik, neden olmasın.…… Peki bu apansız bastıran Ölüm Kitabı, bir nevi menopozun çağrısı mı? Mümkün. Bedenin mevsimleri hiç ağırdan alır mı? İç ve dış saatlere böylesine kulak vermiş birini neden uyarma ihtiyacı duysun? Kişinin bildiğini sandığı bir kendi’nden uzak düşmesi bir çeşit yas mı yoksa? Sırayla, hassasiyetle ele alınıp mümkünse aynı özenle yanıtlanacak bir sorular dizisi sökün etmek üzere. Eyvah deyip arkasına bakmadan kaçmak da bir seçenek. Ama ben kalacağım.

Ölüm deneyiminin ardından, gidip de dönerek bildirenlerin yokluğunu fırsat bilip bir acil keder takviyesi yapmak istemiş olmasın? Hayatın atlanan çağları Ölüm hasadında boy atmayı sürdürür mü? Mümkün. Belki gaipteki ses Bedenin alıp başını gidişine ruhun uyumlanmasından söz açmak istiyor; topraktaki nem oranının bununla ilişkisi üstüne kafa yormak sadece bir bahçıvanlık çalışması olabilir mi? Evet, bu da olası. İyisi mi soruları teker teker ağırlarken tuhaf biçimde birbirine neredeyse sarılmış, çıt çıkarmaz bir olgunlukla sessizliğin bağrından söz açan bu kitaplara karşı ben hiç değilse başka türlü bir nazar geliştirmeye çalışayım.

Koroyu duydum ya bir kere. O halde her notaya can kulağıyla kalbimi açacağım. Dayanabilirse ne âlâ demek bile fazla. Ölüm Kitabı sonu da başlayacağı noktaları da dikte etmiyor. Şu tıkırtılar kulağıma başka türlü nereden çalınacaktı. Yazmak oyunbazlığa davetiye çıkarıyorsa da Ölüm Kitabı başka türlü bir ayar önerisiyle yazı masamın hemen kıyısında. Nefese dolanarak bana bıkıp usanmadan, şikâyet etmeden ve bir o kadar şefkatle eşlik ediyor.

4.

Gerçi hiç başımdan savmadım onu; tamam, belki her çatkapı geldiğinde başköşede ağırlamamışımdır, empatide bazı ihmallerim olmuştur ama Ölüm’e hiç ölmeyecekmişim gibi bir umarsızlıkla bakmış değilim. Ne ona peşinen boyun eğdim ne de bir korkunun kimbilir belki de kolaycı kostümüne bürünüp görmezden gelmeye, başımdan savmaya çalıştım onu. En fazla Ölüm tanımaz, ölülerle diyaloğu sürdürür hallerimle ona ciddiyetsiz görünmüş olabilirim. Gerçi yok, hayır, hiç sanmam. Bir yakınması var ki onu da duyduğum andan itibaren benimsedim. Ne olduğunu söyleyemem. Aramızda sır bu, keyfince dolanır durur.

Bence Ölüm memnundur böyle algılanmaktan. Her neyse, ona başrol vermek iyi fikirse de şimdi buna kapılıp gitmeye niyetim yok. Çözmem gereken bir konu etrafında Ölüm Kitabı’na dair Ölüm sosu katılmamış bir deney peşindeyim. Ve geçmeyen yasların hayat doğuran doğasına, mevsimlerin şakacı ritüellerine, can dostlarımın öyle ya da böyle Ölüm’e uğramak zorunda kalışlarına; o gönüllü, yakınlık dolu yarenliklere, bomba bağına nağme pompalamalara, mayın tarlasına trans uçurmaya, cümleye varacak alanlarda şiire koşmaya devam ederken Ölüm’e göz kırpmayı; onu uğursuz diye arka odalara saklamamayı bütün bu kitapların apansız bastıran serin farkındalığıyla Ölüm okuyup Ölüm yazmayı Hayat ile dolu dolu sürdürüyorum.

#ölümsendenbirşeyaldığındaonugeriver #carl’ınkitabı #najamarieaidt

#ölümkalımmeselesi #irvinyalommarilynyalom

#bahçıvanveölüm #georgigospodinov

#annem #mirayçakıroğlu

#yastutanbeyin #maryfrancesoconnor

Yorum yapın