Yas sürecinden iyileşmeye: Yara Atlası | Mehmet Akif Öztürk

Mart 11, 2026

Yas sürecinden iyileşmeye: Yara Atlası | Mehmet Akif Öztürk

Yaşanmamış yaşam, sakin fakat merhametsizce çalışan, yıkıcı ve karşı konulmaz bir güçtür.

Carl Gustav Jung

Etkilerini dışarıdan bakan kimselerin fark edemediği travmaları insan, uzun süre üzerinde hissedebilir. Yani kişi, normal hayatına devam ederken, işe giderken, yemek yerken vs. tamamen normal görünebilir. İçsel olarak yaşadığı zamanla uyumsuz bir halde hayatına devam eder. Bazı insanlar buradan geri dönüş yaşayamaz ve o travma girdabında kaybolup gider. Bazıları ise tutunacak dallar bulur ve buradan iyileşerek çıkar. İyi bir psikoterapi almak iyileşme yollarından biridir. Bir de buna destekleyici bir şey eklendiğinde iyileşme ve kabullenme hızlanır: Din, mesela.

Bütün bunları bir psikolojik danışma seansı açısından yazmadım. Hediye Demet Alkan’ın Timaş Yayınları’ndan yeni çıkan romanı Yara Atlası tam olarak böyle bir karakteri konu edindiği için yazdım. Okura belirtilmeyen bir travmayı atlatmak için psikoterapi seanslarına devam eden karakterin yolculuğu, doktorla olan diyalogları fakat her şeyden çok iç monologları bize travma yaşayan bireyin her hâlini vermesi açısından önemli. Bir travmayı atlatmayı çalışan karakterin doktorla beraber daha çok içsel yolculuğunda dinden oldukça fazla yararlanması aslında iyileşme sürecine bir “arayış” da katıyor ve bu ikisi bütün roman boyunca devam ediyor. Elbette travmaların kökeninin genelde çocukluk dönemleri olmasının da farkındalığıyla bilinçli bir iyileşme ve “arayış” sürecine götürüyor bizi:

İnsanın içindeki çocuğa bakması, çocuk mezarlarının önünden geçerken kapıldığımız o ürpertili hisse benziyor. Sen orada hep beş yaşında olacak ve hiç büyümeyeceksin. Bu küskünlük de… Çocukların küskünlüğü geçmez. Belki sonsuzluğa aktarılacak en büyük hesap budur.”

Karakterin başlangıçta yoğun bir umutsuzluk yaşamasını görüyoruz ancak ince bir umut ışığı her zaman sızıyor anlatılanlardan. Bu umut ışığı kitabın sonunda güçlü bir ışığa dönüyor. Başlangıçta gördüğümüz, sonu tevekkül ve teslimiyetle biten bir yıkılmışlık, biraz gücenme, kırgınlık mevcut bu anlatıda. Ayetlerle beslenen bir yıkılmışlık ve tutunma hâlini de görebiliyoruz. Raskolnikov’un Allah ağrısı çekmesi gibi, kitaptaki karakterde de Allah ağrısının yanında bir de Allah’a muhtaçlık görüyoruz:

Derken göksel biri geldi ve kuşları serbest bıraktı. Onlar uçunca ben ağladım. Ağlamak teslim olmaya uzanan en kısa yoldur. İnsanın başındaki mücevherli tacın secdeye eğilirken devrilmesi ne de güzeldir. Bu, mağlup olmaların en güzeli değil de nedir? İşte yine sadece seninle baş başayız Tanrım. Küçük hayatımın epik delirmeleriyle karşındayım. Maide’nden bir di­lim ekmeğe muhtacım. Yeryüzü ekmekleri doyurmu­yor. Öyle açım ki. Doyur beni de Allah’ım. Onları doyurduğun gibi doyur. Zeytin ve incir de ver. Tüm yeminlerime yenilerek ve başkalarının yeminlerinin bir bir yıkılışına şahitlik ederek geldim kapına. Ben artık yalnızca Senin yeminlerine inanıyorum.

Karakterin zaman zaman gerçekle hayal, somutla soyut arasındaki anlatımı, zaman zaman sembolizme yaslanan üslûbu, her zaman olmasa da bazı bölümlerde kafkaesk bir karakter gibi görünebilir gözümüze. Bunu sürdürmemiş ama yazar. Karakteri reel dünyada da görüyoruz az da olsa. Buralarda da modern dünyanın ilişkilerinden ciddi biçimde yaralanmış, depresif bir karakter çıkıyor karşımıza. Uyuşamama hâlinin getirdiği, bir nevi mesai sonrasının uyuşukluğu arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor.

Roman karakterin iç monologları ve “doktor” diye hitap ettiği terapistin seanslarıyla ilerliyor. Meslekten biri olarak, terapi seanslarının gerçekçilik yönünden başarılı kurulduğunu söyleyebilirim. Sadece bu seanslarda terapist biraz daha konuşabilirdi. Daha doğrusu yazar bize bunu duyurabilirdi. Ayrıca karakterin yaşadığı travma da açıkça yazılmasa bile okura hissettirilebilirdi. Travma ve sonrasıyla ilgili kitaplar bizim edebiyatımızda da dünya edebiyatında da arttı son yıllarda. Örneğin Vigdis Hjorth’un Miras’ı bunun iyi örneklerinden. Orada belli bir sayfa sonra travma sebebini öğrenebiliyorduk. Burada da yazar bu yöntemi seçseydi biraz daha somutlaşabilirdi yaşananlar ve terapi seansları.

Roman boyunca ağır ve yoğun bir duyguya yer verdiği için bunu günlük hayattan manzaralarla biraz seyreltmesi gerekiyordu bana kalırsa. Çünkü karakter aynı zamanda bir işe giden ve günlük hayatını sürdürebilen biri. Bu hayatın sahnelerini daha çok görmeliydik. Gerçekçilik açısından da şunu başarılı buldum: Karakter öyle bir anda iyileşme hâline geçmiyor. Daha çok kabullenme hâline geçiyor ki yas sürecindeki en önemli aşamalardan biridir. Yazarın atlama yapmadan bu süreci işlemesi tutarlı bir anlatı ortaya çıkarmış.

Türünün bence başarılı örneklerinden biri Yara Atlası. Özellikle yazarın dili kullanma becerisini başarılı buldum. Aksamayan, yormayan bir üslûbu var Hediye Demet Alkan’ın. Bu da ileriki romanları için en büyük umut ışığı.

Yorum yapın