Mert Öncel: “Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgi var, buna eşik de diyebiliriz.”

Mart 3, 2026

Mert Öncel: “Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgi var, buna eşik de diyebiliriz.”

Söyleşi: Meltem Dağcı

Sonsuzluğun Melodisi adlı fantastik/bilimkurgu üçlemesi Luna Yayınları tarafından yayımlandı. The Moon and Her Grace ve İzler adlı İngilizce ve Türkçe şiir koleksiyonları basıldı. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor, Aether, ORM, Roket ve Puslu Kıta başta olmak üzere fantastik ve bilimkurgu türündeki kısa öyküleriyle çeşitli dergi ve seçkilerde yer aldı. Polemik Yayınları’ndan çıkan Eşik: Spekülatif Öyküler kitabı hakkında Mert Öncel ile konuştuk.

“Tanrı’nın Kalbi teoride başarılı olsa da bir androidi nasıl değiştireceğini bilmiyordu.” cümlesi Tanrı’nın Lütfu öykünüzde yer alıyor. Öyküde insan türü yok olduktan sonra androidlere ruh verme fikri var. Androidlere ruh verilmesi, Tanrı rolünün teknoloji aracılığıyla yeniden kurulması anlamına mı gelir?

Bilinçli olmasa da öyle diyebiliriz. Teknoloji geliştikçe örf, adet, gelenek, din benzeri şeylere olan inanç da azalıyor. Bunu zaten tarih boyunca da görebiliyoruz. İnsanlar daha çok elle tutulabilir somut şeylere inanmayı tercih ediyor. Günümüzde ve önümüzdeki birçok yılda da bunun en büyük aracı bilim ve teknoloji. Matthew bu kalbi yaparken bunun olacağını tahmin edemiyor hatta tanrı olmak da istemiyor. Fakat onun “çocukları” onu üstün bir varlık olarak gördüğü için tanrılaştırıyor.

Yine aynı öyküde LCFR seri numaralı androidleri görüyoruz. Bu kısaltma dini bağlamda Lucifer’ı çağrıştırdı bana. Tanrı’dan söz etmişken Lucifer (şeytan) göndermesi, Tanrısal gücün karşısına alternatif bir bilinç ve özgür irade figürü mü koyar?

Lucifer her zaman ilgimi çeken bir figür olmuştur. Hakkının da çok yendiğini düşünüyorum zaten. O yüzden tanrılaşan modern insanın olduğu bir öyküde melekleri de koymak istedim. LCFR-001 ilk yaratılan baş melek ve tabii ki Tanrı’nın (Matthew) da favorisi. Ona Lucy Fer adını da bu yüzden veriyor. İnsan tanrının suretinde yaratılmıştır denir ve bunu görebiliyoruz. Yeni insan Lucifer tanrı Matthew’ın suretinde yaratılıyor. Matthew için bu yeni insanlar, evlatları eski insanlardan bile daha kusursuz. Tabii işin içine bilinç ve özgür irade girdiğinde kaos ve çekişme başlar. Onu da okura bırakıyorum. Lucifer ve diğerlerinin olduğu bu yeni dünyada gelecek nasıl olacak kim bilir.

Taştaki Kılıç öykünüzde “Kimsenin bilmediği bir nedenden ötürü Dünya nüfusunun yüzde yetmişinden fazlası uyandıklarında çeşitli yeteneklere sahip olduklarını fark etti. Süper güç, hız, dayanıklılık, uçma, lazer gözler, yaratık çağırma, telepati ve bunlar gibi düzinelerce farklı yetenek ortaya çıktı.” Bu öykünüzde fantastik-drama türünde olan Merlin’e bir selam gönderiyorsunuz. İnsanların iyiliği ve kötülüğü tercih etme sebebi metne sızmış. Merlin’deki özel yetenek çoğu zaman bastırılan bir kimlikti. Öyküde nüfusun yüzde yetmişinin güç sahibi olması ile “normallik” kavramını yeniden mi tanımlıyorsunuz?

Evet bu güç sahibi insanlar artık yeni dünyada “normal” haline geliyor. Ama tabii ki normalin olduğu her yerde anormal de olmalı. Anormal olanlar da güç sahibi olmayan sıradan insanlar. Herkes güç sahibi olursa dünyanın çok kaotik ve yaşanılamaz olacağını düşünüyorum. Sonuçta büyük güç büyük sorumluluk gerektirir ve insan doğası gereği doyumsuz ve açgözlüdür. O yüzden süper gücü olan herkes iyi değil. Tabii gücü olmayanlar da otomatik olarak iyi olmuyor, onların da arasında kötüler var. Işık varsa gölge de vardır, kazanan varsa kaybeden de vardır. Arthur, Merlin, Mordred, Lancelot gibi önemli figürleri bu şekilde kullanmak istedim.

“Maskeyi takıp farklı bir hava solumaya başladıktan sonra her şey değişmişti. Demek ki normalde soluduğumuz havada bir şeyler vardı. Maske bunu engellediği için de gerçeği görmeme yardımcı oluyordu.” cümleleri Gerçeklik Maskesi öykünüzde geçiyor. Öyküdeki gerçek-sahte ve yaşam-simülasyon kavramları zihnimde dolanıyor. Yaşam ile simülasyon arasındaki sınır, algısal bir müdahaleyle (maske) değişebiliyorsa, gerçeklik öznel bir inşa mıdır?

Aslında bir simülasyonda yaşıyoruz ama farkında değiliz fikri yıllardır etrafta dolanıyor. Ben bunun mümkün olduğunu da düşünüyorum. Çok gelişmiş uzaylı bir ırk için karıncalardan farklı olmayabiliriz. Bizim yaşam ve ölüm dediğim şey onlar için saniyeler süren minik bir arka balkon projesi olabilir. Tabii bunları kanıtlayabilmek için çok erken. Dünya ve insanlar evrene baktığımızda daha bebek. Bu yüzden gerçekliğin öznel olduğunu da düşünüyorum. Birden fazla gerçeklik, birden fazla doğru var ve bu perspektife göre değişebilir. Schrödinger’in kedi deneyini hatırlayalım; kedi hem hayatta hem de değil.

Dolmuş Yolcusu öykünüzde “Lütfen ineceğiniz yeri yüksek sesle belirtin. Aksi takdirde sonsuza dek bu dolmuşun yolcusu olmaya hazır olun.” geçiyor. Karakter zamanda bir yolculuk yapıyor sanki. Zamanın büküldüğü anlar, mekândan bağımsız. Dolmuş, sıradan bir ulaşım aracı olmaktan çıkıp zamansal bir eşik mekâna mı dönüşmektedir?

Kitapta da koymuştum zaten ama bu gerçek bir tabela. Bir abimiz dolmuşuna bunu koymuş ve ben de görür görmez bundan bilimkurgu öyküsü çıkar diye düşünmüştüm. Senin de dediğin gibi dolmuş sıradan bir araç olmaktan çıkıyor. Dolmuş şoförü Kharon, dolmuş Kharon’un teknesi ve yolcuların hepsi de hafızasını kaybetmekte olan ölüler diyebiliriz. Tabii bu metaforda yol da Styx nehri oluyor. Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgi var, buna eşik de diyebiliriz. Dolmuş da bu eşiği geçmemize yarayan zaman ve mekândan bağımsız bir araç.

“Bu yüzden isimsiz değişim tanrısı ölümlü veya ölümsüzlere bağımlı olmadan her zaman var olmaya devam edecekti. Unutulmak, hatırlanmak ve tekrardan unutulmak onun kaderiydi.” cümleleri En Eski Olan öykünüzde yer alıyor. Unutulmak, modern çağın sürekli yenilik üretip hızla tüketen hafızasına bir eleştiri olarak okunabilir mi?

Kesinlikle. İngilizce’de Athazagoraphobia diye bir sözcük vardır. Mental rahatsızlık olarak da geçer ve unutma ile unutulma korkusunun aşırı anksiyeteye sebep olduğu durumları açıklar. Günümüzde çok yaygın olan bu rahatsızlık birçok şeyi açıklamamıza da yardımcı oluyor. Sonuçta değişim kaçınılmazdır ve bazı şeyler ya tamamen unutulur ya da başka formda karşımıza çıkar. Fakat son birkaç yüzyılda özellikle Sanayi Devrimi ile bu çok arttı. Sürekli yeni şeyler üretiyoruz ve eskilerini hemen bir kenara atıyoruz. Değişim günlük hayatın bir parçası. Sadece çevremiz değil biz de değişiyoruz çünkü o değişimlere adapte olmamız gerek. O isimsiz değişim tanrısı da bu yüzden hep var oldu ve olacak. Tabii işin üzücü tarafı her zaman var olsa da kimse onun varlığını hatırlayamıyor.

Schrödinger öykünüzde “Artık onların gözünde bir canavardım. Ve tabii onlar gibi diğer insanlar da canavarı gördü, masum ve korkmuş çocuğu değil. Herkes bana bir canavarmışım gibi davranmaya başladı. Ben de gerçekten bir canavar olmaya karar verdim.” yer alıyor. Toplum karakteri “canavar” olarak gördüğü anda, potansiyel hâlin (hem iyi hem kötü olasılığının) tek bir seçeneğe indirgenmesi durumuna eleştirel gözle mi baktınız?

İnsanlar olarak her şeyi siyah ve beyaz veya bir veya sıfır olarak tanımlama ihtiyacı duyuyoruz. Çünkü o aradaki grilik veya buçuklu sayılar bilinmezdir. Bilinmezler de insanı korkutur ve endişelendirir. Diğer insanlar, ailesi de dahil, bu çocuğa baktığında neden o hale geldiğini düşünmedi. Veya ona nasıl yardım edebileceğini düşünmedi. O çocuk onlar için bir bilinmezdi ve bilinmez olan korkutucuydu. Bu yüzden de onu sadece canavar olarak gördüler. Canavar olarak kabul etmek kolaydı. Tabii bu çocuğun da kendisini canavar olarak kabul etmesine sebep oldu. Bu öykümde de birçok kez belirttiğim gibi hayal gücü çok önemli bir araç ama onu nasıl kullandığımız daha önemli. Hayal gücümüz sayesinde insanları iyileştiren ilaçlar veya aletler de yarattık ama bir yandan insan hayatını bir parmak şıklatmasından daha çabuk bitirebilecek silahlar da…

Öykü kitabınızın adının konmasının bir hikâyesi var mıdır?

Bunu anlatmak için Mayıs 2022’ye, Yeryüzündeki Valhalla kitabımın ön sözüne gitmek istiyorum: “Önümde sonsuz sayıda kapı var ve her kapının arkasında bir hikâye var. Sizin için o kapılardan bir tanesini açıyorum ve kendinizi çok da uzak olmayan bir gelecekte buluyorsunuz. Unutmayın, gerçek sadece siz onun gerçek olduğunu kabul ettiğinizde gerçektir.” demiştim ve hala hikâyelerin o gizemli gücüne inanıyorum. Bu yüzden bu kitaptaki öykülerin de okuyucuları farklı farklı dünyalara ve zamanlara götürmesini istedim. Kitabın kapağını da bu şekilde tasarladım. Her bir öykü için bir kapıyı açıyoruz ve eşikten geçiyoruz. Her geçtiğimiz eşik de bizi farklı bir dünyaya götürüyor. Tabii bu hikâyelerin gerçekliğine inanmak okuyucunun elinde.

Son olarak, şu anda üzerinde çalıştığınız bir dosya var mıdır?

Her zaman birden fazla eserin üzerinde çalışıyorum. Hala isimsiz olan en büyük projem yaklaşık yüzde yetmişi bitmiş bir İskandinav mitolojisi yeniden anlatım romanı. Onun dışında bitmiş bir şiir koleksiyonum ve birkaç kısa öyküm var. Eşik’i yazarken ve düzenlerken çok eğlendim. O yüzden yine öykülerimi derleyip farklı bir koleksiyonu sizlerle buluşturmak istiyorum. Birlikte farklı dünyaları keşfetmeye devam edeceğiz.

“Mert Öncel: “Yaşam ve ölüm arasında ince bir çizgi var, buna eşik de diyebiliriz.”” üzerine bir yorum

Yorum yapın