
Yorgun bir güneşin altında, mıcır döşeli yolun üstünde yatıyordu. Her ne kadar yeni dökülmüş asfalt kokusunu sevse de bu iptidai varoluş hoşuna gidiyordu. Sırtına ve boynunun kıvrımlarına batan ufak taşlar onu canlı hissettiriyor, hani şimdi kalksam üç mahalle ötede Yoğurtçu İsmet’in dükkânına bir solukta varacak gibiyim diyordu kendi kendine. Mahalle ile yatay temastayken her şey normalde göründüğünden farklı geliyordu gözüne. Ağaçların “taç utangaçlığı” şaşmaz bir nizamda yeryüzü sahnesine çıkıyor, denizden uzaklaştıkça azalan martı sesleri kulağından önce kalbine doluyor, balkonlarda asılı çamaşırların deli rüzgârla gönülsüz dansı ürkütüyor, tahta mandalın gardiyanlığından kurtulan beyaz bir gömleğin havada süzülüşü anlık bir zafer hissi veriyordu. Bu sınırlı varoluş hali eninde sonunda komşu Hacer teyzenin dikkatini çekiyor ve onu her defasında dehşete düşüren o cümleler dökülüyordu ağzından, “asfalt arabası gelip, üstüne asfaltı döksünler de gör!” Bu dehşetli hal öyle keskin bir biçimde içine doluyordu ki, birkaç dakika önceki toprağın, taşın kuşatıcı yoğunluğu ve bir olma hissi bir şimşeğin yolculuğu hızında kaybolup gidiyordu. Böylesi bir hissi tahayyül edemiyor, daha da fenası tahayyülden temenniye sarkan bu cümleyi bir insanın söylediğine inanamıyordu. Gene de gece olup da uykuya teslim olmadan önce o güne dair aklında kalan tek güzel şey tüm bedeniyle hissettiği yeryüzü oluyordu. Kökleri henüz toprağını kavrayamamış çelimsiz ama istekli bir ağaç gibiydi. Hem bahçıvan hem de ağacın ta kendisiydi. Bazen ellerine büyük gelen eldivenlerle acemice buduyordu körpe dallarını, ona küsmüyor aksine gülümseyip şımarık bir filiz veriyorlardı, yarına emanet… Etrafında onun gibi olan başka ağaç yoktu. Belli ki bir süre daha güneş onun güneşi, yağmur onun yağmuru olacaktı. Zamanın çarkı ondan yana olduğunda onun gibi birileri yanına gelip dallarını paylaşacaktı elbet, biliyordu. Karıncalanan sırtları, bir ağızdan aldıkları nefes, topraktan yol yapan damarları kendi deli ormanını ve onlardan uzanan taç utangaçlığını yaratacaktı. O zamana kadar teyzesi Müşerref’in dikiş odasında kalmaya devam edecekti. Anne ve babası bir trafik kazasında öleli epey zaman geçmişti. Kardeşi Yunus büyük amcası Abdul’un yanında kalıyordu. Kendilerince adil bir paylaşımdı. Yunus, Abdul amcasına nalbant dükkânında yardım ediyor, kendisi ise dikişte teyzesinin getir götürünü yapıyordu; böylelikle kursaklarından geçen her bir öksüz, yetim lokmasını hak ediyorlardı. Geçen bayram artan kumaşlardan kendisine elbise diken teyzesinin, “ oldu o zaman, bunu bayram harçlığına sayarsın” demesiyle bunu bir kez daha idrak etmişti. Karşılıksız hiçbir şey yoktu bu hayatta. Kendi gönül kırıklıklarını elindeki hayali cımbızla batan göğsünden temizleyip, çıkarıyordu da kardeşi Yunus’a yapılanları unutmamak için annesinin ona doğum gününde aldığı bordo kapaklı deftere bir bir yazıyordu. Ha unutmazdı da, bir ihtimal vicdan… Otuz kasım iki bin on üç. Yengem Zennur, Yunus’u “kalk kokuyorsun, sen mutfakta ye!” diyerek masadan kaldırdı. Amcam Abdul hiçbir şey demeyip, yemeğine devam etti. On sekiz nisan iki bin on dört. Yengem yeğenleri Kerim ve Nahit’e çarşıya gidip üst baş almaları, sinemaya gidip, gezip tozmaları için para verdi. O sırada kapı eşiğinde talaşları temizleyen Yunus’a, “senin elinin ağırlığı bu dükkâna bereketsizlik getirdi” dedi. Her bir satır, dolan her bir sayfa, bu yaşama daha da sıkı tutunması için gerekli sebepleri hatırlatıyordu ona. Kardeşi kendisi gibi değildi belki, evet biraz ağırdı, söyleneni hemen anlayamıyordu. Anne ve babalarının ölümünden sonra kekeme kalmıştı. Ama ablası bir orman olacaktı. Gölgesindeki en değerli fidanı korumak için… O zamana kadar teyzesinin diktiği elbiseleri sahiplerine getirip götürecek, kalıp çıkartacak, dükkânı temizleyecek, dergilerden örnekler kesecek, defterini dolduracak ve gönül cımbızına sahip çıkacaktı. Teyzesinin dikiş diktiği bir kadın vardı. Süheyla. Mahalleli ona “Tırlak Süheyla” diyordu. Bir giydiğini bir daha giymez, makyajsız dolaşmaz, uzun yaz akşamları balkonda Münir Nurettin Selçuk’tan şarkılar açar, kendince usul usul demlenir, çarşıda pazarda olur olmadık gülüp, ağlardı. Teyzesi onu sevmez, o da teyzesinden haz etmezdi; lakin birinin işini iyi yapması diğerinin bol parasının olması anlaşmayı gereksiz kılıyordu. O severdi Tırlak Süheyla’yı; annesi tanısa o da severdi. Onda hiç kimsede olmayanı görür, hakikatini kavrardı. Ne yazık ki annesi yoktu ve Tırlak Süheyla onun cevherini göremeyen herkesle sonsuz bir anlamsızlığın içindeydi. Yazlık üç takım döpiyesi evine götürdüğü bir gün onu içeri davet edip, nane likörü ikram etmişti. Duvarında orijinal Ayvazovski tablosunu gururla göstermiş. Hariciyede çalışan büyük babasına emekli olunca bizzat büyükelçi tarafından hediye edildiğini anlatmıştı. Bir saat olmuş olmamıştı ki altın varaklı, dikişleri sökülmüş yeşil kadife koltuğuna oturmuş, üstüne çöken hüzün odayı kaplamış, “sen artık git, yorgunum ben” diyerek uykuya dalmıştı. Ocakları kontrol etmiş, kapıyı sessizce çekip çıkmıştı o da. Bir keresinde gene yüklü bir dikiş paketini teslim edip döndüğünde teyzesi, “fazla durma bunun evde, kapıdan ver çık” demişti. “sen gibi yetim öksüz bu, babası bir cinnet anında beylik tabancasıyla kendini ve annesini vurmuş da buna kıyamamış işte, bu da tırlatmış sonradan. Sağı solu belli değil.” Teyzesinin insanın ciğerini söken böylesi acılara bu denli kayıtsız ve sığ sözleri her defasında defterinde kinli parantezler içinde yer buluyordu. Görünen o ki Tırlak Süheyla’yı da ormanına alacaktı. Yorgun ama köklü bir ağaçtı o. Şimdi ise olması gereken aklıselim olup, tohumları koruyup, yılların onlardan yana olmasını beklemekti. Kardeşini gece okuluna yazdırmıştı. Güç bela verdiği harçlığı yeter görüp, “okul da, defter de, kalem de, mürekkep de senden” demişti amcası. “bak deyim, bunun talebesi olduğu hocanın işi zor, demedi deme.” O ise kardeşine güveniyor, ondaki cevheri görüp, ışığını parlatacak hocalarla karşılaşmasını ümit ediyordu. Yunus bir zamanlar anne ve babasının, sonra ablasının kendisine şefkatle yaklaştığını biliyordu. Şefkati tanımak, güvenmek için ön koşuldu. Tanıyordu ve akşam okulundaki hocalar da şüphesiz ona karşı çok şefkatliydi. Çocukluğundan beri arabalara meraklıydı, ancak anne babalarını kazada kaybettiklerinden beri arabalardan konuşmaz olmuştu. Ta ki bir akşam yemeği vakti, Sami hocanın arabasından yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bahsedinceye kadar. O vakit ablası yüzünü yaşamdan yana döndüğünü anlamıştı. Okulunu seviyordu ve geçmiş, pençelerini yavaş yavaş üzerinden çekiyordu. Kardeşindeki bu tutunma çabası onu mutlu etmekle birlikte kendisi ipleri hiçbir zaman gevşetmiyor, kardeşine ve Tırlak Süheyla’ya sonsuz bir koruma kalkanı oluşturmak için var gücüyle çalışıyordu. Dikişe merakı ve yeteneği vardı, teyzesi her ne kadar güzel kalıp çıkartıp, muntazam dikiş dikse de kendisi kumaşın ruhunu anlıyor, ihtiyacı olanı biliyordu. Gazete bayisi Mümtaz amcadan günü geçmiş dergilerin bazılarını kendisine ayırmasını rica etmişti. Oradan hem kendi dikişini güçlendirecekti hem de gençlerin de hoşuna gidebilecek modeller çıkartıyordu. Teyzesine yardım ettiği terzi dükkanından uzakta zor da olsa bir stilistlik kursu bulmuştu. Tırlak Süheyla’ya kışlık palto için ölçü aldığı bir vakit bu isteğinden üstünkörü bahsetmiş, onun postişini boynuna dolayıp, Gönül Akkor’dan şarkı söylediğini görünce susmuştu. Kendisinin bir şarkı yarışmasına hazırlandığını ve teyzesine bordo kadifeden bir elbise istediğini iletmesini istemişti. Teyzesine anlatınca çok gülmüştü; “hay deli!” demişti, “yarışma ha? En güzel bordo elbiseyi dikeceğimden emin olsun, git söyle! İş iştir.” Kötülüğün saf haliydi teyzesi, dilindeki zehir pek az kimsenin bildiği bir şeydi. Panzehri elinde olsa vermezdi ona, her şeyin bir bedeli vardı elbet, tövbeye de herkes layık değildi. Günleri kendi debisine bırakmıştı, kimi zaman coşkun kimi zaman durgundu. Bazen üç iş birden geliyor, bazen sadece paça boyu alıyordu. Lakin hiçbir şey ona ait değildi. Hayatının figüranı görüyordu kendini. Tek tesellisi Yunus’un ve Tırlak Süheyla’nın kendi yollarında mutlu olmalarıydı. Pazarcı Sümbül ablanın kızının kına kıyafetlerini diktikleri hafta teyzesi, “git de şunun bordo elbisesini götür, seni çağırdı deli, oyalanma ha, görüyorsun başımın kalabalığını” diyerek Tırlak Süheyla’ya gönderdiği bir öğle vakti günler sonra yüzüne gerçek bir gülümseme yerleşmişti. Evden içeri girdiğinde mükellef bir sofra karşıladı onu, gümüş takımlar, dantel peçeteler ve adını dahi bilmediği yığınla yiyecek. Önde Tırlak Süheyla, arkada elinde tabakla kardeşi Yunus mutfaktan çıktıklarında kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. “Ne zamandır aklımdaydı yahu,” dedi Tırlak Süheyla, “Bir kutlayalım artık şunları!” “neyi abla?” diyebildi şaşkınlıkla, “e benim harika sesimi, Yunus’un okulunu, senin de yeni okulunda dikeceğin onca güzel elbiseyi.” “bakma öyle, evet yeni okulun, yazdırıverdim seni işte, aman abartılacak bir şey yok, dolmasın öyle gözlerin, bak bak sesime yakışmadı mı ama?”
Samime Sanay’dan bir şarkı söylemeye başladı bu kez, kıpkızıl saçlarını tek hamlede geriye atarken, “Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç? Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç? Bir his dolup içine uçuyorum sandın mı hiç?”
Asfalt dökülmemiş mıcırlı yola uzanmıştı; taç utangaçlığı dilemişti çıplak göğüne, evet uzanmıştı işte yanına birileri, ormanının sakinleri. Birkaç adım geriye gidip, bir Rönesans tablosuna bakar gibi baktı Tırlak Süheyla’ya ve kardeşine.
“Çok yakıştı, ”dedi; “öyle güzel, öyle bir deli orman.”















