
Modern Orta Doğu tarihine ilişkin çalışmalar incelendiğinde siyasî gelişmeler çoğu zaman belirleyici eksen olarak ele alınmakta; buna karşılık gündelik hayatın dönüşümü, kırsal üretim ilişkilerindeki alt üst oluşlar, sosyo-ekonomik kopukluklar ve yerel kültürel süreklilik çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır. Oysa on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Filistin coğrafyasında yaşanan süreç, yalnızca idarî sınır değişiklikleriyle açıklanabilecek bir tablo değildir. Geç Osmanlı döneminin görece yerleşik köy düzeninden İngiliz manda yönetimine, oradan da yeni siyasal yapılanmaların belirlediği farklı toplumsal düzene uzanan bu tarihsel çizgi; toprağa bağlı yaşam biçimlerini, mülkiyet algısını ve toplumsal dayanışma alışkanlıklarını doğrudan etkilemiştir.
Dolayısıyla Filistin meselesini yalnız diplomatik belgeler, savaş kronolojileri ya da siyasal tartışmalar üzerinden okumak, dönüşümün insan hayatındaki somut karşılıklarını yeterince açıklamaz; zira burada söz konusu olan yalnız yönetim değişikliği değil, yerleşik bir yaşam düzeninin köklü biçimde değişmesidir.
Bu geniş tarihsel bağlam, bilhassa kırsal toplulukların yaşamında belirginleşmiştir; üretim biçimlerindeki değişim, toprak sahipliği düzeninin yeniden tanımlanması ve demografik hareketlilik köy toplumlarının iç dengelerini doğrudan etkilemiştir. Osmanlı idaresinin son evresinde durağan sayılabilecek kırsal hayat, Birinci Dünya Savaşı sonrasında manda yönetiminin getirdiği idari ve ekonomik uygulamalarla farklı bir yöne evrilmiş; ardından hız kazanan yerleşim politikaları yalnız ekonomik ilişkileri değil, dil kullanımından gündelik alışkanlıklara kadar uzanan geniş bir alanda etkisini hissettirmiştir. Bu nedenle Filistin’i konu alan roman ve öykü türündeki kurgu anlatıların, siyasî olay kronolojisinin ötesine geçerek insanların gündelik yaşam düzenindeki değişimlerini odağa alması, tarihsel gerçekliğin insanî boyutunun kavranması açısından kaçınılmaz bir estetik ve düşünsel tutumdur. Burada da devreye edebiyat girer, şöyle ki:
Tarih yazımı çoğu zaman belge, arşiv ve resmî kayıtlar üzerinden ilerleyerek toplumsal dönüşümün bireysel yaşantılardaki yansımalarını sınırlı biçimde gösterirken, anlatı metinleri, aile geçmişleri, yerel pratikler ve gündelik hayat ayrıntıları aracılığıyla bu dönüşümün insani boyutunu daha geniş bir perspektife yerleştirir. Özellikle köy hayatını, kuşaklar arası aktarımı ve toprakla kurulan ilişkiyi merkeze alan metinler, siyasî tarihle toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi daraltan önemli bir işlev üstlenir ve tarih, insanların kararlarını, beklentilerini ve yaşam stratejilerini belirleyen etkin bir unsur olarak kendini belli eder.
Mevcut genel çerçeve göz önünde bulundurulduğunda Beyaz Atlar Zamanı, Filistin toplumunun geçirdiği tarihsel değişimi kuşaklar üzerinden ele alan kapsamlı bir anlatı olarak öne çıkmakta… İbrahim Nasrallah siyasal tarihi, kronolojik bir arka plan olarak kullanmakla yetinmeyip, onun köy yaşamındaki somut karşılıklarını, mülkiyet ilişkilerini ve toplumsal psikolojiyi iç içe geçirerek işliyor. Romanın “Rüzgâr”, “Toprak” ve “İnsan” başlıklarını taşıyan üç bölümlü yapısı da bu tarihsel dönüşümün simgesel bir düzlemde kavranabilmesine imkân tanıyor. “Rüzgâr” bölümünde geleneksel hayatın sürekliliği, toplumsal adalet duygusu ve yerleşik düzenin henüz sarsılmamış dengesi hissedilmekte; rüzgâr burada hem doğanın döngüsünü hem de yaklaşmakta olan değişimin ilk işaretlerini çağrıştıran bir anlatı katmanı oluşturmaktadır. “Toprak” bölümüne gelindiğinde aidiyet duygusunun giderek hassaslaşması, mülkiyet ilişkilerinin dönüşmesi ve köylünün kendi yaşam alanı üzerindeki tasarrufunun zayıflaması belirginleşmekte; toprak artık yalnız üretim alanı değil, aynı zamanda kimlik ve varlık meselesi hâline gelmektedir. “İnsan” başlıklı son bölüm ise tarihsel baskının bireysel yaşamlar üzerindeki etkisini açığa çıkarmakta; aile içi ilişkiler, göç, yoksullaşma ve toplumsal çözülme gibi unsurlar üzerinden insanî trajedinin yoğunluğunu göstermektedir. Bu üçlü yapı, romanın tarihsel akışını yalnız kronolojik değil, sembolik ve sosyolojik bir düzlemde de okunabilir hâle getirmiştir.
Romanın tarihsel arka planı ister istemez Filistin-İsrail çatışmalarının şekillendirdiği geniş siyasal bağlamla kesişiyor. Osmanlı sonrası manda dönemi,
1948 savaşıyla başlayan yeni siyasal düzen, mülkiyet ilişkilerinde radikal değişiklikler yaratmış; kitlesel göçler, yerinden edilmeler, bilhassa 1967 sonrasındaki askerî müdahaleler ve ekonomik kaynakların yeniden dağıtılması gibi etkenler bölge toplumunun sosyal dokusunda kalıcı etkiler bırakmıştır. Bu süreç yalnız sınırların değişmesi ya da siyasal egemenlik tartışmalarıyla da sınırlı kalmamış; kültürel üretimden dil kullanımına, ekonomik faaliyetlerden aile yapısına kadar geniş bir alanda hissedilen sonuçlar doğurmuştur.
Günümüzde de aynı çatışmanın farklı biçimlerde sürdüğü görülüyor; askerî operasyonlar, abluka politikaları, yerleşim genişlemeleri ve diplomatik çıkmazlar bölge insanının yaşam koşullarını doğrudan etkilemeye devam ediyor. Romanın anlattığı tarihsel kesit bugünün gerçekliğiyle birleştiğinde, toprağa bağlı yaşam biçiminin nasıl eğreti bir hâle geldiği daha iyi anlaşılıyor.
Roman, bu tarihsel çalkantıları doğrudan ideolojik söylemlerle vermek yerine, bireylerin gündelik hayatlarına olan etkileri üzerinden vererek daha etkili bir anlatım kuruyor. İsrail politikalarının Filistin toplumunda yarattığı baskı ortamı metnin arka planında çok net hissediliyor. Toprak kaybı, hareket özgürlüğünün kısıtlanması, ekonomik imkânların daralması ve kültürel sürekliliğin kesintiye uğraması gibi olgular, roman karakterlerinin yaşamında, tek boyutlu bir politik söyleme indirgenmeden, doğrudan karşılık buluyor. Bu sayede çatışma yalnız askerî ya da diplomatik bir mesele olarak değil, insan hayatını derinden etkileyen müzmin bir gerçeklik hâline geliyor. Filistin meselesinin yalnızca siyasal tartışmalarla sınırlı olmadığını; insanın yurtla kurduğu ilişkinin ekonomik, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatan Nasrallah, bu yönüyle okurlarına, edebiyat ile sosyal tarih arasında güçlü ve verimli bir tefekkür alanı yaratıyor.
Anlatının merkezinde yer alan Hadiye köyü, adının Arapça kökeninde taşıdığı “huzurlu, sakin” anlamıyla ilk bakışta yerleşik düzenin dinginliğini ve köy yaşamının istikrarını çağrıştırıyor; ancak anlatı ilerledikçe bu adın taşıdığı sükûnet çağrışımı ile yaşanan tarihsel dönüşüm arasındaki çelişki giderek belirginleşiyor. Köylülerin kendi topraklarında ücretli işçi konumuna itilmesi yalnız ekonomik bir değişime işaret etmiyor; yerleşik hayatın psikolojik ve kültürel temellerinin aşınmasını da haber veriyor. Bu nedenle Hadiye, salt bir yer adı olmanın ötesine geçerek tarihsel kavşakların insan hayatına nasıl nüfuz ettiğini sezdiren meyafoik bir sığınağa dönüşüyor. Köy sokaklarında dolaşan söylentiler, sohbetlerde hissedilen tedirginlik, üretim düzenindeki aksaklıklar ve genç kuşakların geleceğe ilişkin tereddütleri kolektif yaşamın dokusunu yavaş ama derin biçimde değiştiriyor; böylece başlangıçta huzurla özdeşleşen bu mekân, süreklilik arzusu ile kopuş kaygısının iç içe geçtiği bir toplumsal sahneye evriliyor. Hadiye, bu yönüyle yalnız coğrafi bir yerleşim değil; bireysel hikâyelerin toplumsal tarihle kesiştiği, dinginlik vaadi ile tarihsel gerçekliğin çatışmasını aynı anda taşıyan yoğun bir anlatı odağı hâline geliyor.
At imgesi ise tarihsel anlatıyı sembolik bir düzleme taşıyor; böylece at, ekonomik bir unsur olmanın ötesine geçerek özgürlük düşüncesi, toplumsal saygınlık ve yerleşik yaşam pratiğiyle ilişkili kültürel bir değere dönüşüyor. Özellikle Hamame adlı kısrak etrafında kurulan anlatılar, bireysel bağlılık ile topluluk hafızası arasındaki bağı belirginleştirirken folklorik ayrıntıları da dekoratif bir unsur olmaktan çıkarıp tarihsel dönüşümün sessiz tanıkları hâline getiriyor. Romana adını veren bu at imgesi, mekânsal dönüşümün kültürel boyutunu tamamlayan önemli bir katman oluşturuyor; geçmiş yaşam düzeninin itibarı, hareket serbestisi ve aidiyet hissi bu simgesel yapı üzerinden kuruluyor. Böylelikle Hamame çevresinde yoğunlaşan anlatılar, yalnız bireysel bir hikâye sunmayıp aynı zamanda geleneksel yaşamın çözülüşünü ve toplumsal hafızadaki kırılmayı da daha derinden sezdiren bir anlatı işlevi üstleniyor.
Romanın öne çıkan başka bir tarafı ise dönemin toplumsal gerçekliğini yumuşatma eğilimine kapılmaması… Halihazırda Orhan Pamuk beyanatıyla gündemde olan Orta Doğu/taşra erkekliğine özgü sert söylemler ve tavırlar ya da kadınlara ilişkin geleneksel tutumlar sansürlenmeden, törpülenmeden aktarılıyor. Bu yaklaşım, tarihsel gerçekliğin çok katmanlı doğasına olan sadakati güçlendirirken metnin sosyolojik değerini de belirgin biçimde artırıyor. Gündelik yaşam düzenindeki değişimlere odaklanılması ise yalnız anlatısal bir tercih değil, estetik düzlemde sahiciliği temellendiren bir zorunluluk niteliği taşıyor; zira tarihsel kırılmaların birey üzerindeki etkisi ancak bu mikro ölçekte izlenebildiğinde daha berrak, daha ikna edici bir kavrayış alanı sunuyor.
Romanın anlatım tekniği incelendiğinde, geniş tarih panoraması ile bireysel yaşantıların birbirine geçirilmesine dayanan çok katmanlı bir kurgu anlayışının benimsendiği görülüyor; anlatıcı çoğu zaman dışarıdan kuşatıcı bir bakış sunarken, okurun hem toplumsal bağlamı hem de kişisel deneyimi eşzamanlı algılayabilmesi için yer yer karakterlerin iç sezgilerine yaklaşarak anlatı mesafesini esnetiyor. Dilin şiirselliği, sahnelerin sabırla açılması ve karakterlerin iç dünyasının aceleye getirilmeden işlenmesi, romanın edebî değerini gösteren diğer unsurlar olarak öne çıkıyor. Anlatım düzeni, yalnızca kelimelerin estetiğini değil, aynı zamanda anlatının duygu yoğunluğunu ve toplumsal katmanlarını da biçimlendiriyor; sahneler, ani geçişler yerine yavaş ve düşünülmüş bir tempo ile inşa edilmiş, böylece okuyucu karakterlerin zihinsel, duygusal ve kültürel deneyimlerine derinlemesine nüfuz edebiliyor. Anlatıcı, zaman içinde akışı esnek bir şekilde kullanarak hem epik boyutu hem de lirik yoğunluğu dengeliyor; olay örgüsünün dramatik yükselişi, bireysel hikâyeler ve kuşaklar arası aktarım ile beslenerek çok katmanlı bir anlatı örüyor. İmge örgüsü, özellikle doğa, toprak, at ve köy yaşamı üzerinden kurulan semboller aracılığıyla hem mekânın hem de tarihsel ve kültürel belleğin hissedilmesini sağlıyor. Çevirisi ise metnin estetik dokusunu ve anlatısal derinliğini dilimize kusursuz biçimde aktarırken, sözcük seçimleri ve deyimlerin adaptasyonu, metnin duygusal ve kültürel nüanslarını güçlü bir biçimde okura geçiriyor.
Sözün özü Beyaz Atlar Zamanı, salt tarihsel bir kesiti anlatması yönüyle değil; yurt olgusunun dilde, hatırada, günlük alışkanlıklarda ve müşterek yaşama kültüründe kolektif bilince evrilmesi ile hafızanın, mekânın ve insan onurunun, edebiyat aracılığıyla nasıl muhafaza edilebileceğini göstermesi yönüyle de çok ayrı yerde duran bir roman…
Filistin yalnızca bir coğrafyanın adı değildir.
Filistin hatırlamaktır, direnmektir.
Umudun sabırla yoğrulduğu, insan onurunun zamana karşı ayakta kaldığı yerdir.
Filistin geçmişe hapsolmuş ya da yalnızca bugün ile sınırlı bir mesele değil,, geleceğe uzanan evrensel bir insanlık sesi, bir vicdan borcudur..

















