Yansıdığı Kadar  | Duygu Uzel

Şubat 24, 2026

Yansıdığı Kadar  | Duygu Uzel

“Birinci çoğul şahısla kurduğun eylemleri tek başına yapamayacak kadar kamburum.

Kamburum.

Kambursun.

Hepiniz kambursunuz…” (s.91)

Esra Kahya, 2021 yılında Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından düzenlenen Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda “Kambur” ile birincilik ödülüne layık görüldüğünde, edebiyat dünyasına güçlü bir giriş yapmıştı. Aradan geçen sürede kalemini nadasa bırakmayan yazar; “Benim Rüyalarım Hep Çıkar” adlı öykü kitabı ve “Tepsideki Melek” romanıyla okur kitlesiyle buluştu.

Yayınlandıktan kısa bir süre sonra baskısı biten Kambur, revize edilmiş haliyle İletişim Yayınları tarafından yeniden basıldı. “Son değil” notuyla biten Kambur romanı kaldığı yerden yoluna devam ediyor.

İLK KİTAP İÇİN (2021):

Okuma defterine düşülen notlar

Okur, otuz beş yaşında hayatına son veren Acibe karakterinin anlatıcısı olduğu ilk bölümden itibaren sık sık nefeslenmek zorunda kaldığı romanın içerisinde kayboluyor. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere düz bir okumada, karakterin çocukluğundan bu yana fiziksel durumu nedeniyle yaşadığı dışlanma ve boynunda ‘ucube’ yaftası var. Okur olarak son sayfayı kapattığımız zaman aslında o kambur bu topraklarda yaşayan herkesin hissine kapılıyoruz. Evet, gerçekten de o kambur hepimizin. Kimisi yüreğinde kimisi düşüncelerinde hatta yaşam biçimlerimizin orta yerinde taşıdığımız koskoca bir kambur. Okur, sayfalar ilerledikçe kendini bir edebiyat şöleninin içerisinde buluyor.

Okur olarak o şölenin tam ortasında kalacağımı henüz bilmediğim satırlarda allı turnalar aldı götürdü beni. Evini özleyen herkesin mi diline dolanmış, kulağında ezgi olmuş bu türkü? Ah, o allı turnalar…

 Büyülü bir yolculuktur tüm okumalar. Kitabın her okurunu başka yerlere götürdüğü tartışılmaz bir gerçek. Sanırım “Kambur/ Bir İntihar Çok Ölüm” kitabı için ne anlatılsa az ne söylense yetersiz kalacak. Genel çerçeveden baktığım zaman konusuyla atılan düğümlerle, okurun heyecanını ve merak duygusunu hiç yere düşürmeyen akışıyla bile tek başına alkışı hak eden bir roman. Tüm bunların yanı sıra en çok etkileyen noktalardan biri eserin biçemi oldu. Metnin içerisindeki motifler, metaforlar, göndermeler ve ustaca seçilmiş karakter isimleriyle bambaşka bir atmosferin içerisine sokuyor sizi yazar. Eskiyle yeninin, şimdiyle geçmişin, gelenekselle modernizmin dolambaçlı sokaklarında dolaştırıyor. Hem Türk hem de yabancı romanlar ve onların karakterleri, dönemler, akımlar, arasında gidip gidip geliyorsunuz.  Kitabı eline alan kişi ne tür okuma yapmak isterse istesin kesinlikle eli boş kalmıyor. Yazar tüm okurları kucaklayabilmeyi ustalıkla yakalamış.

Romanda adı geçen Faruk Nafız ve Rıfat Ilgaz karakterle yaşadım ilk uyanışımı. Rıfat Ilgaz, eğitim fakültesinde okuyan üniversite öğrencisi ve en büyük hayali bir kitabının yayınlanması. Abisi Faruk Nafız ise kaptan. Hafızam ilkin karıncalanan bir televizyon ekranına dönüştü ardından netleşti, olabilir miydi? Gerçek hayatta Rıfat Ilgaz’ın babasının bir dönem kaptanlık yaptığını anımsadım hayal meyal. O zaman Faruk Nafız sıradan seçilmiş bir isim olmamalıydı. İtiraf etmeliyim ki Çamlıbel’in hayat hikâyesine çok hâkim değildim. Eserlerine şöyle dönüp bakınca yarım kalan bir okul temsili buldum, adı ‘Kanbur.’ Kanbur sözlükte pek çok anlamı dışında orta oyununda geveze ve sevimsiz bir karakter olarak geçiyor. Yazar okurunu bir orta oyununa mı davet ediyor, diye düşündüm istemsiz. O andan itibaren elimdeki kitap beni daha çok heyecanlandırdı. Anlaşılan bu defaki yolculuğum labirentli bir bahçede geçecekti, masmavi gökyüzünün altında çiçeklerle bezenmiş yeşilin hâkimiyetinde.

Baba Meskûr Bey’in kütüphanesindeki Vadideki Zambak romanı ve son sayfasına yapıştırılan mektup çok çarpıcıydı. Vadideki Zambak’ın konusu ve karakterlerinin elimdeki romanla çapraz çağrışımını son derece ilgi çekiciydi. Bunun dışında Fransız yazar Balzac’ın ölümünden bir yıl önce eşine yazdığı mektupta annesinin canavarımsı özelliklerinden bahsetmesini anımsadım iki satır arasında, bir Fransız yazar ve romanıyla Ayvaz ailesinin muhteşem harmanlanması. Kitap bittikten sonra buraya tekrar dönüyor okur ve soruyor; o zaman Meskûr Ayvaz her şeyin farkında mıydı? İşte tam da o sırada bitmeyen bir mahur beste çalıyor plakta…

Zihnimde Madam de Mortsauf, Müsemma Ayvaz el ele vermiş ilerlerken yine Fransız yazar Flaubert’in Madam Bovary’si de bu çembere dâhil oluyor Anna Karenina ise uzaklardan el sallıyor. Sayfalarda satırların peşinde soluksuz yol aldığım sıra Fransız Edebiyatı’nın arasına Dostoyevski’nin ünlü romanı ‘Suç ve Ceza’ giriveriyor. Suç her zaman o suçu işleyenin midir? Bu işte bireyi o suça iten sistemin hiç mi günahı yoktur?

Vadideki Zambak romanında 19. yüzyıl Fransa’sındaki toplumsal hayatın izdüşümlerini görürken Kambur’da kendi coğrafyamıza bugünden bakıyoruz. 1950’lerde Cumhuriyet dönemine tanıklık ederken İkinci Dünya Savaşı’nı da geride bırakan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Abdullah Efendi’sinin rüyalarından yorumluyoruz bazen, bazen de adı Huzur olmasına rağmen okurken huzursuzluğa büründüğümüz Mümtaz ve Suat karakterlerinin kişiliğinden.

Yolculuğum sırasında gözlerimi Servet-i Fünûn Edebiyatı ve İkinci Yeniciler’in arasında açıyorum. Kocasını sirozdan kaybeden Müsemma teraslı bir çatı katında Turgut’la gökyüzünü seyretme hayalleri içerisinde takvimden yaprakları eksiltirken sirozdan hayatını kaybeden Turgut Uyar kulağıma ‘BİR İNTİHAR AKŞAMI ÜSTÜNE SÖYLENTİ’ adlı şiirinden:

“…Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kâğıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam.”
dizelerini fısıldıyor.

Kitabı da gözlerimi de kapatıyorum. Farklı edebiyat akımlarının güncel bir anlatıya dönüşmesinin nasıl kurgulandığını ve o süreci merak ediyorum. Önce her iki dönemin özellikleri, sanata bakışları, estetik ve duyarlılıkları ince ince metne yerleştirilmesini izliyorum sonra oradan çıkıp elimdeki katman katman açılan romanda yerli yerine oturuşlarına bakıyorum. Yazarın cümlelerine dönüyorum tekrar, her bir noktasına virgülüne. İçlerinden birini çekip çıkarsan domino taşı gibi devrilecek hepsi, öylesine nokta atışı. Çehov’un sözleri geliyor aklıma: “İlk bölümde duvarda asılı bir tüfek olduğunu söylüyorsanız, ikinci ya da üçüncü bölümde o tüfek patlamalıdır. Eğer patlamayacaksa o tüfek orada asılı olmamalıdır.” Kambur’da ateş almayan tek bir tüfek kalmamış.

YOLA DEVAM (2026):

2021’de atılan ilk düğümler bugün revize edilmiş yeni anlatıda çok daha sıkı bir örgüye dönüşüyor. Zaman eskise de o günkü heyecanla not düşülen edebiyat labirenti, bugün bizi daha derin bir huzursuzluğun içine çekiyor. Esra Kahya romanı yenilemekle kalmamış. O dönem “ateş alacak” dediğimiz tüfeklerin yanına yenilerini eklemiş.

“Acibe’nin yirmi sekiz yıldır gönlünde sakladığı F. N. Elindeki melekli tepsiyi bana uzattı.” (s.176)

Romanın 2021’deki ilk hali “Son değil.” diye noktalanmıştı. Şimdi oradan, o bitmeyen sonun izini sürerek revize edilmiş metne baktığımızda; yazarın kendi evreniyle kurduğu metinler arası paslaşmayı da görüyoruz. Metnin içine serpiştirilen melekli tepsi ve Zehra Hanım metinler arası kurduğu köprüyle “Tepsideki Melek”e gönderilen zarif birer selam.

Esra Kahya’nın bu titizlikle örülmüş dünyasında vefa duygusu da yankılanıyor. Yazar, bu yolda manevi desteklerini hissettiği isimleri metnin içine, Meskûr Bey’in çevresine yerleştiriyor. Fuat, Ethem, Fırat Meskûr Bey’in edebiyat söyleşileri yaptığı kadim dostları olarak romanda yerlerini alırken vefanın edebi izdüşümüne de tanıklık ediyoruz.

“Üç kadın bir evin içindeydi. Ayrı odalarda, ayrı dünyalardaydı. Üçü de kendi kadar sanıyordu yaşamayı.” (s.48)

Romanın birinci kitap kısmında yer alan bu alıntı Esra Kahya’nın kurduğu dünyanın mikro özeti sanki, demek yanlış olmaz. Aynı çatı altında olmak aile olmaya yetmediği gibibazen en yakınların bile birbirine ne kadar uzak kalabileceğini anlatıyor. Herkesin kendi acısını dünyanın merkezi sandığı, kendi sınırları kadar nefes aldığı bir evde yaşamın anlamı da kişinin kapasitesiyle sınırlı kalıyor. “Kendi kadar sanma” hali, karakterlerin arasındaki aşılmaz mesafeyi ve her birinin kendi içsel “kamburuyla” nasıl baş başa bırakıldığını olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Dipsiz kuyularla dolu olan odalarda herkes kendi içindeki benlerle savaşan bir aile Ayvazlar. Hepsi ayrı ayrı hayatta kalmaya çalışırken iki kardeşten biri çizdiklerine ruh üflüyor diğeri eşyalara. Gidenlerin, kalanların, yok olanların ardından geriye kalanlar biriktirilemeyen anılar ve puslu görüntülerden ibaret.

“Zaman eskimiş, oyuncaklar yepyeni kalmış.” (s.62)

Zamanın insan ruhunu hırpalayıp eskittiği, karakterleri ayrı dünyalara savurduğu bir gerçeklikte oyuncakların yepyeni kalması aslında bitmemiş hesapların ve geçilmeyen çocuklukların sembolü. Ölümün bile bu donmuşluğu bozmaya yetmediğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Zaman herkes için eskiyip akarken, Acibe’nin dünyasında bir şeyler o kadar taze ve el değmemiş kalmış ki, bu durum hayata tutunmayı imkânsız kılan o ağır yabancılaşmayı besliyor adeta. Herkesin “kendi kadar yaşadığı” evde yepyeni kalan oyuncaklar aslında paylaşılamayan ortak geçmişin sessiz fakat diri kalmış acıları.

“Beni doğurduğunda kendini öldürmüştü annem ve biz bir ölüyle yaşamanın ne denli zor olacağını henüz bilmiyorduk. Bu zorlukla mücadele hepimiz için farklı hallerde oldu. Babam susmayı seçti, ablam kaçmayı, ben ölmeyi…” (s.43)

Yazarın kelimelerle kurduğu meşhur oyunun en çıplak ve en dokunaklı hali. Anneliği varoluştan uzakta vazgeçiş üzerinden tanımlarken; yaşamı ve ölümü aynı beşiğin içine koyuyor. Doğum ve ölüm kavramlarını öyle bir düğümlüyor ki, ortaya çıkan tablo hem çok net hem de çok derin. Annenin kendini öldürerek bir hayat vermesi, evin içindeki tüm fertlerin kaderini birer eyleme hapsediyor. Babaya düşen susmak, ablaya düşen kaçmak ve anlatıcıya düşen ölmek… Her bir karakter, anneden kalan o boşluğu kendi yöntemiyle doldurmaya çalışıyor. Yazar, bu üç ağır fiili yan yana getirerek aslında evin içindeki dilsiz yapının haritasını çiziyor.

Bir ölünün rehberliğinde hayata başlamak, karakterlerin tamamlanma çabasını en başından yaralıyor. Senin alıntındaki veda meselesi burada tekrar canlanıyor. Anne, daha yolun başında bir veda bırakmış. Ancak bu veda gidişle bitmemiş, evin içinde yaşayan yokluğa dönüşmüş. Doğurmak eylemi normalde başlangıçken, Esra Kahya onu “son” ile birleştirerek kavramın yönünü değiştiriyor.

Yazar nerdeyse tüm eserlerinde dili sadece kullanmıyor. Onu adeta yeniden doğuruyor. “Azrail”den “Çokrail” üretirken kelimenin ruhundaki o kadim ağırlığı alıp, kendi hikâyesinin terazisinde yeniden tartıyor. Kelimeleri bildiğimiz hallerinden çıkarıp onlara yepyeni birer ruh üflüyor. Onun kalemi, dili renk paleti gibi kullanarak kelimelerin kökleriyle oynarken onları canlandırıyor. Dilin içinde saklı olan mucizevi gücü uyandırma sanatına imzasını atıyor. Esra Kahya’nın dünyasında her kelime mücevher misali. Kelimelerin kalbine dokunup içindeki saklı cevheri çıkaran kelime kuyumculuğu ya da dil simyacılığı. Mevcut kavramları büküp onlardan yeni dünyalar kurması, onun hayal gücünün ne kadar canlı ve doğurgan olduğunun da kanıtı.

“Bana kalırsa toplum bireyden daha suçludur.” (s.129)

Suç her zaman o suçu işleyenin midir Esra Kahya, karakterlerini sadece kendi iç dünyalarına hapsetmiyor. Onları, nefes almalarını zorlaştıran toplumsal kuşatmanın ortasına bırakıyor. “Bana kalırsa toplum bireyden daha suçludur,” tespiti, romandaki bireysel trajedilerin özellikle de Acibe’nin intiharının aslında nasıl kolektif bir cinayet olduğunun altını çiziyor.

Okur olarak sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki, Acibe’nin sırtındaki o fiziksel kamburdan çok daha ağır olanı; toplumun ona biçtiği ötekilik rolüdür. Bu noktada metin, bireyi o suça, o sona iten sistemin günahını sorgulayan o klasik edebi damara bağlanıyor. Eğer herkes kendi odasında, “kendi kadar yaşamaya” devam ediyorsa ve kimse bir başkasının kamburuna elini uzatmıyorsa, asıl suçlu kimdir? Yazar, bu cümlesiyle aynayı okura ve topluma çevirerek, o bitmeyen huzursuzluğun kaynağını da işaret etmiş oluyor.

Bir İntihar Çok Ölüm, romanında ilk kitap 186. Sayfada bitiyor. Bu bitiş, bir son olmaktan ziyade Acibe’nin sırtındaki kamburu okura devrettiği, o, yepyeni kalan oyuncakları bizim kucağımıza bıraktığı başlangıç. Bugün yenilenmiş haliyle elimizde tuttuğumuz kitap hiç eskimeyen o huzursuzlukla çözülmeye, daha doğrusu genişlemeye devam ediyor.

Sayfa 186’dan sonra romanın katmanları açılmaya devam ederken sessiz kalan erkek karakterlerin sesleri doluyor odaya. Meskûr Bey, Rasim, Turgut veya Aliş ya da Gölge… Her biri kendi ağzından konuşmaya başladığında hikâye sadece Acibe’nin anlatısı olmaktan çıkıp çok sesli bir hesaplaşmaya dönüşüyor.

Yeni sesler, beraberinde sarsıcı keşifleri de getiriyor. Okurun üzerinde yürüdüğü o zemin kayganlaşıyor. Karakterlerin anlatılarıyla yavaş yavaş yer değiştiriyor. Bildiğimizi sandığımız gerçekler farklı renklere bürünüyor.

“Gönlün meyli, insanın güzergahını belirliyor. Ölüm arifesinde hangi anının kuyruğuna bassam içerisi vırak  vırak.” (s.191)

Duyguların peşinden gidilen yolun sonunda, bastırılan ne varsa hepsi canlanıyor. Üzeri örtülen, susturulan her hatıra, ufacık dokunuşlarla yeniden canlanıyor. Geçmiş olanca tozu kiriyle yerinde duruyor. Her an uyanmaya hazır. Zihin biriktirdiği, kulak tıkadığı her şeyi en derin kuyulara hapsolmuş sanırken, asıl hengâme kuyunun kapağı aralandığında başlıyor. Hatırlamak, tozlu raflarda bekleyen her gölgeyle yeniden yüzleşmek, yarayı tekrar kanatmak demek. Saklandığı yerden fırlayan her parça, bugünün sahte durağanlığını bir çırpıda yutmaya hazır.

İnsanlar bilir bazen karşıdakinin bilmez sandığını. Kiminin kafasında kırk tilki dolaşırken ötekinin kafasında kuyruklar birbirine dolanır. Sanmak, en büyük körlük belki de. Ama asıl facia zekasına ve planına fazla güvenende çoğu zaman.  Gün geliyor kuyruklar öyle bir birbirine dolanıyor ki tilkiler hareket edemez hale geliyor. Kendi kurduğu karmaşık oyunun içinde kendi tilkilerinin kuyruğuna takılıp düşmek, oyunun kurallarını yeniden yazıyor.

“Elbette bir denizkızı suda boğulmaz. Şayet belden altı çiçek sapı değilse. Ölmeye başladık bile. İçimden, içimin insan yanlarından başladık ölmeye.” (s.203)

Ait olduğu yerde yabancılaşmanın, kendi doğasına hapsolup orada can vermenin en çıplak hali insanın kendi içinde infaz ediyor olması. Kimse kimseye ait değil ve kimse ait olduğu yerde değil. Aidiyet; insanın kendini yere, insana veya düşünceye ait hissetmesinden ziyade, mekânın veya kişinin ruhuna el koyması gibi. Aidiyet bağı kurulduğunda, özgürlüğün parçaları da bu uğurda feda ediliyor. İnsan ait olunca mı tamamlanır yoksa her aidiyet yeni yabancılıklar mı yükler? Esra Kahya, tam bu noktada okuru sadece roman gerçekliğinden sorgulamaya sevk etmiyor; kişinin kendi gerçekliğine de çengeller atıyor.

İnsan, başkasının hayatında sadece figüran olduğunu fark ettiği an, kendi gerçekliğindeki insan yanları kurumaya başlıyor. Ait olmadığı hikâyenin içinde, emanet kimlikle yaşlanmanın verdiği o ağır yabancılaşma… Belki de asıl intihar, insanın kendine bile ait olamadığı anlarda gerçekleşiyor.

“Herkes kendine mutsuz. Herkes kendinin mutlusu.” (s.230)

Ayvaz ailesinde yan yana durmak, birbirine değmek anlamına gelmiyor. Aksine, aradaki aşılmaz mesafenin nöbeti tutuluyor. Aynı çatı altında, kasvetli havayı solurken her fert kendi içindeki gurbetin bekçiliğini yapıyor. Paylaşılamayan her duygu, sofradaki tabakların arasına örülen, dilsiz tuğlalardan farksız. Kimse birbirinin yüzüne bakmıyor. Kendine mutsuz yabancının dış kabuğu seyrediliyor.

Dilsiz tuğlaların ardında, her fert inşa ettiği zindanda yaşıyor. Evin duvarları taş ve harçtan ziyade yutulmuş kelimelerden, bilindiği halde susulmuş gerçeklerden, görmezden gelinen yaralarla örülü. Sofradaki her lokma, devasa yabancılaşmanın mideye oturan ağırlığı. Kimse diğerinin ruhuna sızmaya yeltenmiyor; herkes kendi karanlığında, kendi hayaliyle meşgul. Yanındakinin gerçeği, diğerinin dünyasında hükmünü yitirmiş.

Üstelik bu evde sadakat, sevgi göstergesi yerine, mülkiyet biçimi. “Benim” denilen her varlık, aslında özgürlüğü elinden alınmış mahkûm. Aidiyet sığınak sayılmaz. Karakterlerin üzerine kilitlenmiş, anahtarı kayıp ağır kapı. Herkes kendi hikâyesinin kahramanı olduğunu sanırken başkasının yazdığı, sonu belli karanlık senaryonun figüranlığına hapsoluyor.

Geriye kalan sadece dış kabuk. Bakışlar birbirinin üzerinden kayıp giderken dilsiz hükümranlık evin köşelerine sinmiş. En büyük yıkımlar, gürültülü anlarda yaşanmıyor. Çatı katındaki umutsuz bekleyişlerde, veda sığdırılamayan ani kopuşlarda gerçekleşiyor.

Ayvaz ailesi bugün modern kalabalıkların içinde kurduğumuz şahsi zindanların aynası. Herkes kendi yaşamına hapsolmuş durumda. Yan yana duran bedenler birbirini anlamaktan çok uzak. Herkes kendi içindeki kavgaya o kadar gömülü ki, yanındakinin yangınını fark edecek dermanı kalmamış. Ayvazlar gibi aynı gökyüzü altında, aynı gürültü içinde ama birbirine fersah fersah uzak yaşıyor, yaşlanıyoruz. Sonunda bize kalan, kendine bile ait olamayan ruhların toplu yabancılaşması oluyor.

Modern dünyada aidiyet kelime anlamını yitirdi. Yerini mülkiyetin ve toplumsal beklentilerin insana el koyma biçimine bıraktı. İnsanlar artık birbirinin hayatına gerçek özneler olarak dahil olmuyor. Sadece dış kabukları seyreden, ekran arkasından izleyen seyircilere dönüşüyoruz. Ya benimsin ya kara toprağın anlayışıyla can alınıp can vermelerin çetelesini tutuyor gazetelerim üçüncü sayfaları. Paylaşılamayan her sızı, tıpkı Ayvazların evindeki gibi toplumun arasına görünmez duvarlar örüyor.

“Her giden eksilmiyor ama her veda eksiltiyor.” (s.127)

Giden bedenini alıp uzaklaşır. Anılar, kokular, birlikte gülünmüş akşamlar, içimize sinmiş sesler hâlâ bizimledir. Gitmenin içinde dönüş vardır. Geride bıraktığı anılar canlı, koku tazedir.     Fakat veda… Veda, o kalıntıların üzerine çekilen ince ama keskin bir çizgidir. Bir ihtimalin kapısını kapatır, “belki”leri susturur, geri dönme hayalini toprağa gömer. Gidenin varlığı yaşamaya devam eder ama veda artık aynı yerden bize dokunamayacağını fısıldar. Hayatımızdaki zamansız gidişlerle yangın yerine dönüyor kalplerimiz…

“Şimdiyi kurtarmak için bunca kayıp şart mıydı? Geç kalmanın vicdanı avuç kadar kalbe sığmıyor.” (s.90)

Esra Kahya, zamanın telafisi imkânsız akışını tek soruya sığdırırken, okuru şimdinin ağır bedeliyle yüz yüze bırakıyor. Geç kalmışlığın yarattığı devasa vicdan azabı, yazarın mahir dokunuşuyla fiziksel sızıya dönüşüp “avuç kadar” kalbe hapsoluyor. Bu sığamama hali, aslında kitabın ruhundaki dilsiz sarsıntıların en net özeti. İnsan, kaybettiği parçaların büyüklüğü ile kalbinin sınırları arasında sıkışan bir yolcu. Şimdiyi kurtarma çabası, ancak geride bırakılan vedaların ağırlığı kadar gerçek olabiliyor. Her geç kalış, ruhun hiçbir yere sığamama hali…

Sırtımızda çıkıntı yoksa yüreğimizde var… Acibe gidiyor. Bu gidişle beraber her şey bitip kapanacağına aksine sızı her defasında en başa sarıyor. Geç kalmışlık hissi öyle bir noktaya varıyor ki hikâyeyi finalle dindirmek imkansızlaşıyor. Bir İntihar Çok Ölüm romanının kapanışı bu döngüyü özetliyor:

“Yine son değil.”

Esra Kahya, okurunu çatışmanın tepe noktasında, çözülen düğümlerin yeniden atıldığı yerde heyecanla beklemeye davet ediyor.

Yorum yapın