Sözün Ardı/Önü: 125 Zamansız Denemeler: XX Buluşmak, Buluşturmak | Feridun Andaç

Ocak 27, 2026

Sözün Ardı/Önü: 125 Zamansız Denemeler: XX Buluşmak, Buluşturmak | Feridun Andaç

1./ İz Bırakan

Hatırlamanın düşte, düşüncede eyleme dönüşmesi bazen bizi mutlu ettiği kadar, mutsuzlaştırır da. Neyi/nerede/nasıl buluşturduğu önemlidir. Öyle ya; hatırlanan bir şey varsa, ucunda yaşanmışlık kaçınılmaz.

Hatırlarken fotoğraflara döndüm bir anda. Her bir kareyi tek tek gözden geçirdim.

Nicedir haber alamadığım dostumu bana hatırlatan ayçiçekleriydi. Bunların açtığı mevsimde onun çocukluğunun geçtiği Çatalca’ya gitmiştik.

Nedense, o gün, içindeki bin bir özlemini dindirmek istemişti. O “gidememe” halini eyleme dönüştürmeme çocuklar gibi sevinmişti.

Çocukluğunun sokağını arıyordu ilkten.

Kasabanın çarşısına bakan evlerini…

Çok da gezinmeden, meydanlık bir yere bakan mekandan tanımıştı evlerini.

Hiç söz etmeden koşarcasına oraya doğru yönelmiş, açık kapıdan içeri girerek ikinci kata çıkmıştı bile.

“Burası o günlerde posta acentesiydi. Üst kat da lojmanımızdı…İlkokulu bitirene kadar burada oturmuştuk,” demişti.

Ardından, iç içe açılan salona, odalara yöneldiğinde:

“Ne kadar küçükmüş her bir yer,” diyerek şaşkınlığını dile getirmişti.

“Çocuklukta her şey öyledir,” demiştim.

Gene de o küçük mekândan çıkmak istememişti.

Şimdi, masamdaki kitabın satırlarına göz atınca, şu satırlar çıkıyor karşıma:

“Hatırlama çöpe atılan ve artık uymayan bir kıyafettir, her ne kadar güzel olsa da artık küçük gelmektedir.”

Kierkegaard’ın bu düşüncelerine ne demeli şimdi?

Hatırlayınca çoğunlukla mutsuz olduğumuz kesin… Yaşanıp geçmiş olan her şeyin böylesi bir yanı var.

Hatırlanan zamanın bize gösterdikleri karşısında çoğunlukla yaşadığımız burukluktur. Çünkü iyi de olsa kötü de olsa geçen zamandaki her şey bize yitirilmişlik duygusunu taşır.

Geçmişi “yaşanmayan zaman” olarak nitelendiremeyiz. İstediğimiz ya da istemediğimiz biçimde de geçse geçmiş her daim yaşanan zamandır. İz bırakan yanları hep vardır.

2./ Duyularda

Duyulardan yola çıkmazsak nerede varırız?

Körlük, kör benlik alevleri içinde yok olur gideriz.

Varoluşumuzun anlamı duyularımızdadır. Yok saydığımız her şeyi orada bulur, öğrenip keşfederiz.

3./ Histeri

Her sözün algısı bir anda rüzgâr gibi esiyor aramızda. Nasıl bir algıdır anlamak zor. Olumlanan bir söz de etsen, karaçalınmışçasına feryat başlıyor. Evet, histeri dedikleri de bu olmalı.

4./ Bakış İzi

Uzaktan da olsa, bir yere bakışın ortak yönünde olma. Yani aynı zamanda/mekânda bir bakışa tutulmak.

Dönüp bakıyorum ara ara. Bir kitap, yazı defteri, kalem … Sonra karşı kıyılara dalıp gitmeler.

Aramızda bir masa vardı.

“Çeviri mi yapıyorsunuz,” diye sordum. Hayırladı. Masama döndüm, bundan sonraki yaşam izlerinin seyrine verdim kendimi.

5./ Sözün Sessizliğinde

Spinoza’yı okurken içsessizliğime dönüyorum.

“Zihindeki kavram neyse, gerçek dünyamızdaki nesnesi de odur,” diyordu. Bir algı yaratan evrenin gerçekliğiyle var olan bir şey bu da. Yani o etkileşimin yansısı.

6./ Odaklayıcı Okuma

Gene ses arayışına düştüm. Ama böylesi okumalar sizi yazacağınız şeye daha da yakınlaştırıyor.

Jacques Ranciére’in bir an karşıma çıkan bu yapıtı, “Özgürleşen Seyirci” hem onu tanımama hem yazadurduğum “Görme Yolculuğu”  denememe yeni izler taşımayı, hem de  yazılan/düşünülen “Arzen’de Zaman”romanım için ses denemesi yapmamı sağladı.

Şu kesin ki; romana bazı kavramları yerleştirmem gerek:

  • Cehalet, cahil,
  • Aptallık,
  • Uzaklık,
  • Doğululuk,
  • Gitmek/kalmak,
  • Yerlilik/yerellik…

Bu bağlamda okumam gerekenlerin başında muhafazakârlık düşüncesi/milliyetçilik/İslamcılık metinleri de var elbette. Özellikle İttihatçılarla gelin Türkçülük akımı…

7./ Kalsaydım Eğer

Yalnızca bunu düşünmüştün. Gitmeyip de kalsaydın eğer nasıl bir hayatın olurdu…

Giderek kendini dönüştürdüğünü yazmıştı bir mektubunda. Kendi düşünce dünyasında bir değişmeyi arkasında bırakmayabilirdi, ama kaybedeceği sevginin her şeyi belirleyeceğini yabana atamıyordu. Gitmek özgürlüktü. Her şeyi bırakma, yeni hayata yüzünü dönme…

Kuş evden uçmuştu. Ailesinin deyimiyle belli yaşa gelince kafeste tutamıyorsunuz kimseyi.

8./ Uçurum

O ayrılık anında uçurumu görmüştü. Yapayalnızlığını derinden hissetmişti birden. Sonra, bunu yönsüzlük olarak da nitelendirmişti kendince. Gözlerini karartarak yürümeye başlamıştı. Adeta karşısına çıkan bir ağacın gövdesine tutunurcasına içindeki ışıltıya sarınmıştı. Kalabalığa karışınca kendini hatırlamıştı bir anda.

9./ Mesafeler

Ara zamanlardı onlar…Düşlenen, uzaklaşılan. Hep ayrıksı duran… Yan yana yürürken de adlandırılmayanlar…

Rüzgardı her bir yaşanan…Gelip esintileyen, sonra savuran…Çıkıp gelme anları…Gitmeler, sözden söze geçmeler…

Şimdi bakınca buradan, sanki hiç yaşanmamıştı o anlar. Ve arada hep uzaklıklar vardı.

10./ İşaretler

Yüzgeri bir duruş, bakış yolculuğunda karşısına çıkanları hatırladıklarıyla belirliyordu. Biliyordu ki, bir zaman sonra o izler de silinip gidecek. Belleği unutuşlara verecek kendini. Zamansızlık burcu dediği de bu olmalıydı.

Yorum yapın