
I.
Günlük hep benimle. Sahibi olmadığım gün gibi. Sevdasıysa muhtemelen ondan önce geldi.
Tasarlananın, hayali kurulanın canlanması uzun sürmemiş olsa gerek. İkiye katlanan soluk tasavvuru. Kendinden kanatlanan hayat diye düşünmüş olmalıyım: Ona benzemiyor mu.
Ne zamandı, hatırlamıyorum. İlk aşklar, kaçamaklar, beyaz yalanlar, pembe romanslar, karanlıklar, isyanlar, kompleksler, ölüm ile sıkıfıkı dönemler; saklanma; bir o kadar açılma, saçılma girişimleri; dizboyu tutarsızlıklar. O arada hiç durmadan okumuş, yazmış; hem kendinden kaçmış-geçmiş hem kendine yakalanmış. Kaç ben’e dalmış kaç ben’den çıkmış da kovasını hangi kuyuya salsa yukarı boş çıkarmış. Dolan yalnızca günlük olmuş. Tek benzeriyse: Nefes eşlik ettiği sürece tamamına eren gün.
II.
İstendiğinde şöyle bir dönüp geçmişe bakabileceğini sananlar ne güzel aldanıyor. Aldanışın olmadığı tek yerse günlük. Dıttttt. Bir uyarı fişeği. Günlükten: Biliyorum, böyle kesin cümleler kurmak isterdin ama asıl bu aldanışın önde gideni. Bak bedene. Düpedüz aldanış mabedi. İçi dışı yanılgı. Bir o kadar sahtelik. Dışını toparlasa içi su koyverecek. İçinden girişse imhaya dışına gücü yetmeyecek. İyisi mi kimse bana kesin cümlelerle gelmesin. Kesinlik imhası şart.
Günlüğün beklenmedik anda müdanasızca dile gelmek gibi bir huyu var. Afallatsa bile haklı çıkacağını sezdirir. Başta yazanı şaşırtması kaçınılmaz. Sesini yükselttiğinde söylenecek tek şey olabilir: Eyvallah.
Bütün bunlar olup biterken herşeyin hakkını veren zaman nasıl mimiksiz. Buna yükselen isyanlar da röntgene tutulmuşçasına o sayfalara er geç yansıyaacaktır. Ah kayıtsız zaman, çalakalem sahnelenen hatırlayışlar; tarafsız olunduğu sanılan aktarımlar karşısında neden hiç çıt çıkarmazsın diye sorulduğunda yükünü alttan alta harflere bindirerek bildirir: Yargısızlıkta infaz barınmıyor.
Hımmm. Peki. O halde ne menem şeydir şu günlük: Çalakalem bir boşluk mu doluyor yoksa bizzat kendisi boşluk kazıcısı mı? Sordukça çoğalan sorulardan başım dönüyor. Yazmasam kapaklanacaktım yere. Eh peki ama yazdıkça esriyen de ben. Yine dönecek başım.
III.
Canım günlük; yanımda yöremde karşıçıkan tüm seslere karşın durmadan tekrar etmek istiyorum bu tamlamayı. Canım günlük; beni her zaman tamladığına göre gözealışları hakediyorsun. Saydam sesleniş sende. Saydam sesleniş bende. Teklik halinde düete dönüşmemiz hep an meselesi.
Kimden çıktı ilk ses? Önemi yok. O beni mi yazdı bir zaman, ben ona mı yazıldım? Belirsiz. Sezdiklerimden biri var ki o da şu: Canım günlük yüzümü kesintisiz yirmibeş yıldır kara çıkarmıyor. Bu aynı zamanda değişmeyenler listesinde bir maddedir ama yaptırımı, beklentisi, hesabı-kitabı yok. Nasıl başarıyorsa artık hep hafif ve canayakın. İlk günlerine dair kanıtlar, net tarihler olmasa bile ne gam. Görüyorum: Basbayağı birlikte büyümüşüz, birbirimizi büyütmüşüz. Döküm, matematik isteyenlere cevap mı?: Yüzseksensekiz defter bölü kaç ????? dersek ömür cetvelini oluşturabiliriz? Yirmibeş yıldan daha geriye gittiğimizdeyse döküm-birikim yok. Ama hiçbiri yakılmamış. İmha hak getire. Suçüstü sicili temiz. Bunun karşılığında nereye gidilse beraber, nereden dönülse yine aynı şekilde.
IV.
Kolay mı? Nasıl kolay! Şöyle durup bir manzaraya bakalım: Başucumuzda her an yoktan varedilişimiz boy atıyor. İzlesek de kulak versek de; görmezden-duymazdan gelsek de orada. Ne muazzam bir paralel hayat. Bazı sesler gelmiyor değil dışarıdan. Gül bahçesine zehir boca etmeye meftun çok. Birileri Sakın ha diyor; hiç ara vermeden hemen akabinde onları yansılayan gırla aman ha’lar; dinmeyen cık cık’lar. Uzayıp giden işaretparmakları.
Benden yüz bulamadıklarından umudu çoktan kestiler ama biliyorum her günlük sevdalısının peşinde bir polis. Pes ettiremeyeceklerini tanırlar. Onlara tosladıklarında vakit kaybetmeden hızla başka köşelere meylediyorlar. Onlar fethedecek kalelere yöneldikçe, hücumu sıklaştırdıkça günlüğün notalara sığışmaz gürlüğü artıyor. Bilinçte yepyeni çakmalar. Soyunuşun müdanasızlığı. Şaşı bakmayı göze alan gözler arsızlığın esrimeye sarıldığını görüyor. Ortak duyumsayış alanında apansız çalkalanış. Sakınımsızlara bahşedilen bir sevda türü. Yakalanışın travmasından asırlar sonra nihayet sıyrılıp kendine gelmiş ya da buna hiç yakalanmamayı başarmış şanslı öznelerin davetiyle çemberini genişleten günlük evreninde silkeleniş. Yeniden doğuş. Misyonsuz etkileşim. Mutlulukla seğirten kalem. Kekelemenin serbestliği. Mükemmeliyete nanik. İçtenliğin bulaşıcı muhtevası. Tutulmayan hesaplar. İyiliğin çağrısı. Devanın anayurdu.
V.
Canım günlük; yanılgılarımın tarihçesi sende. Bildiğimi sandıklarımın dökümü de olsa olsa sendedir. Bir yandan itirazım sende filizleniyor. Ne gereksiz listeler, ne vazgeçilmez birikim. Üflesem uçacak. Tek bir yer sarsıntısına bakar. Bir kıvılcım hakkından gelir. Ama sende zerre boşver yok. Hiç sorgulamadan yine şefkatle elini uzatıyorsun. Kaprissiz eşlikçi. Günlük suretinde yığılan kâğıtların kibrin beyhudeliğini hatırlatıp durması boşuna değil. Yapıtlığa göz dikmediğinden olsa gerek daveti hep karşılık bulur. Canım günlük; cazibeni ve gençliğini buralarda besliyor olmalısın.
Canım günlük, bir yere kaçmayacağın aşikâr. Sende hep aynı çalımsız, çelimsiz, saf tavır: Daha yeni gelmişim, nereye gideyim. Yarım kalmak yazgında. Tamamlanmak yazgında. Sana yakalanan yalnız ben değilim. Yine de seni bizzat ben icat etmişim gibi bazı haller içindeyim. Kendimi bildim bileli günlük tutuyormuşum gibi. Kendimi bilmezliğimi günlüğüme işlemişim gibi. Daha da tuhafını söyleyeyim mi? Hadi söyleyeyim: Bu dünyadan gider olduğumda da günlüğümü sürdüreceğim gibi. Demek ki günlük üstüne yazmanın da bir sonu yok. Ne güzel.
















