Geçmiş Zamandan, İyileşemeyen Yaradan Bahisle: Sahte Cennetten Kaçış | N. Banu Gümüştüs

Ocak 23, 2026

Geçmiş Zamandan, İyileşemeyen Yaradan Bahisle: Sahte Cennetten Kaçış | N. Banu Gümüştüs

“Ağır ve derin bir konuydu bu; bir biçimde herkesi ilgilendiren, herkesin geçmişine ve dolayısıyla şimdisine -belki de her zamanına- kâğıt kesiği gibi dokunan.” (s: 25)

Elinizdeki metin, bir roman. Takvimlerin tarihe düştüğü notla, geçmiş bir yüzyılın ortasından ses veren sayfalardan konuk oluyor gözlerinize, açılışta… O zamanlardan, her gün başka başka telaşların gözümü kamaştırdığı, kararların alındığı dinamiklerin temelde aynı fakat uygulamada farlıymış gibi görünen zamanlara ayna tutuyor. Açtığı pencereden ışığını yansıtmayı ihmal etmeden hem de…

Bütün bu süreçte, şahit olunan, duyulan, okunan ya da yaşanan olaylar; gerçek, sert, kulakları sağır eden, akıldan, dosttan, sevgiliden, anadan, babadan, çocuktan eden her anı içinde muhafaza eder.

Epey uzun geçmiş zamandan bu tarafa bu muhafazanın “aile” tarafına bir sessiz dalış okunuyor öncelikle. Romanın üzerine kurulduğu kahramanlar, aile geçmişleriyle örülü olaylar dizgesiyle ‘yeniden yazmaya çalıştıkları kader’le karşımıza çıkarlar. Dışardan bakıldığında (yani nefes nefese okurken) yargılaması nispeten kolay olan bu karakterler; özellikle yetişkin aile bireyleriyle kuramadıkları ilişki ya da öğrenilmiş davranışlarla kurulmuş gibi görünen ilişki ile ‘hayat’la başa çıkmaya çalışıyorlar.

Bu coğrafyanın ortası ya da ortasına yakın yerlerinden bir büyük, her şartta öğütücü, şehre gelenlerin bir yandan çok tanıdık, bir yandan da biricik öykülerini, bireysel gibi görünmesine karşın aslında topluca atılan çığlıklarını ortaya saçan, bir kez daha duyurmayı hedeflemiş bir roman, Sahte Cennetten Kaçış…

Masallarla büyüyebilen çocuklar, onlara masal anlatan büyükleriyle kurdukları bağla daha da güçlenir. Baş karakterlerden Selin; bir türlü dinleyemediği masalların özündeki dersleri, (zaman zaman bizi kızdırarak) kendi kendine tecrübe ediyor ve bu kitapta (nine) Umay’ın ‘ışık’ olmuşluğunun da yetemediği bir çıkmazın başlangıcı da işte sanki bu masalsızlıkla sabitleniyor aile meselesinde. Zira annenin sessizlikle boyun eğişleri ve babanın ‘otorite’ timsali olarak sadece ‘ceza’ mekanizmasını çalıştırması, sonunun da başlangıcında öylece oturuyor. Büyümek; “havadan sudan, hayalden ve gerçekten -ama en çok gerçekten- konuşmaya devam ederken aklımdan bin türlü şey geçiyor, hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyordu.” hali oluyor işte…

“Gerçek”, Nereden Bakınca Gerçek ve Ne Kadar Acıtır?

“Devam edenler sakınanlardı.

En çok da kendilerini…” (s:31)

Yakın zaman gençlerinin, biraz daha uzak zaman gençlerinden devraldıkları umudun, çürüyormuş gibi görünerek yaşanılması ya da yaşatılmaya çalışılması diğer adıyla ‘iyi’nin şöyle ya da böyle kazanmak üzere olduğunu bir kez daha göstermeyi seçen bir roman, Sahte Cennetten Kaçış…

 Çiçeği burnunda genç iki gazeteci (Selin ve Handan) üzerinden; peşine düştükleri haberlerde gözü kara olmanın ve gözü kör eden ‘yalancı ışıklar’ın yarattığı zifiri karanlığın bir zaman sonra bazıları için doğru; bazıları için de ‘geç’ zamanda dağıldığını ‘gerçek’lerden hareketle okuduğunuz bir metin elinizdeki.

Üzerine ‘ölü toprağı serpilmiş’ kişiler vardır etrafınızda, ne yapsanız daha büyük bir etki, sizi hep geride bırakır. İçinden geçilirken nefessiz kalınan o anlarda, avunuzdan akıp giden su misalidir olaylar, kişiler… Sonuç, görece hep geçtir ve fakat bir umut da yeşertir sizde ya da geride kalanlarda. Dört mevsimin yaşandığı bu coğrafyada kışın sonunda mutlaka bahar yaşanması gibi; er veya geç…

‘Esaret’ ile ‘Cesaret’ arasındaki ilişki buradan bakınca tek bir harf. Bu kitapta, gönderme yapılan ve sık sık adı geçen bir roman var; Damızlık Kızın Öyküsü. 1985 yılında basılan bu kitabın, kurguda önemli bir yeri var. Sahte Cennetten Kaçış’ın da anlatı zamanını imliyor bu dokunuşlar. Erk’in özellikle kadınlar üzerinden kurguladığı ve de uyguladığı planları yüze tekrar tekrar vuran ‘gerçek’ler, sizi defalarca kızdırıyor elbette. Kedinin fareyle oynaması gibi görünen durumlarda bir zaman sonra aslında fare, kedinin onunla oynadığına inansın ve mutlak yenilgiye kapıları sonuna kadar açsın hamlesinde hep kazanan.

Hemen her koşulda, ‘kandırmak/ kandırılmak’ ikili ilişkilerin içinden geçiyor. Yan karakter gibi duran ve fakat gidişatı bir anda değiştiren Yaşar mesela; Çok yaygın ‘erk’in büyük şehirlerdeki temiz yüze bürünmüş zorbası. Okuyucu, Yaşar üzerinde en çok Selin’e kızıyor bir bölümde. Aşkın gözü her dönem ve her yerde körleşiyor hemen. Burada da ‘Umay’ların sessizliğe gömülmeleri etkili oluyor sanki. Ya da her neyin, kimin ‘esaret’ine düşmüşse diğer kadınların ‘cesaret’ kapısının anahtarını olduğu yerden çıkarabilmelerindeki tekleme hallerinde…

Gerçek, hangi yönden bakarsanız bakın elbette gerçek. Burada söz konusu, sessiz ya da çığlık çığlığa desteğin eksik olmayacağını koşulsuz bilmek ve buna inanmak. “Herkesin oralarda gezinen bir öyküsü var.” dedim ben. “Hem de herkesin” diye ekledi o. Kurulmayı bekleyen benzer cümleler, aramızdaki sohbetin uzayıp gideceğini gösteriyordu.

Buna zamanımız var mıydı?

Vardı elbette; bunu ikimiz de biliyorduk. Öyle ya, bu masaya sığınmamızın başka ne nedeni olabilirdi? Bazı cümleler söylenir, yazılır ve sonra yok olur giderdi; ama bazıları henüz sesle buluşmamış olsa bile, geleceğe bir önsöz olurdu -gerçeği ifşa eden bir önsöz.”   (s:42)

Geçen Her ‘Şimdi’ye Geri Dönüldüğünde Tam da O An ‘Şimdi’ye Dair Ne Yapabilir İnsan?…

“1993 yılının o akşamında, Ege Kafe’nin biraz ilerisindeki karakolun kapısından içeri adım attıklarında, soğuk hava aniden üzerlerine çöktüğünde.

‘Geçecek’ demişti Handan. ‘Başka renkler olacak.’

Handan’a dönmeliydi. Handan bir yolunu bulurdu. Birlikte bulabilirlerdi.” (s:236)

Umutvar olmak; yazarın tanıklık ettiği ve tanıklığa ortak ettiği her durumda tam da şimdi aldığımız her nefesin hakkını vermek anlamına geliyor çoğunluk. Yazar-okur ilişkisinde elinde kalemi tutan ve kurguladıklarını yazan ile en az yazar kadar cesur okurun metni sonuna kadar; hatırlarını, bilgilerini ve edindiği tüm tecrübeleri ortalığa yayarak o geçmiş zaman ‘şimdi’lerini tüm ayrıntıları hafızasının tüm kıvrımlarına yerleştirmeli yeniden. Bir bahar temizliğinde tozları ala ala yerleştirme gibi. Bazı anı ya da bilgileri biraz rahatsız etmeyi göze ala ala…

Sahte Cennetten Kaçış, iki yüz kırk sayfada geride kalmış her ‘şimdiki zaman’ı kulakları sağır eden bir patlamayla ya da hiç çalamayan bir telefon beklentisiyle veya umulmadık bir telefon konuşmasıyla bütün emeklerin o anda yıkılıp gitmesiyle tekrar tekrar ‘kâğıt kesiği acı’yla kendine gelmeyi anlatan bir kitap…

‘Ey insan’ (…) ‘sen benim düşüşümdeki savaşın gerçek yüzünü görmeye başladın.’ cümlesini haykıran bir sesin tüm okuyuculardan da yankılanacağını bilen, bildiği için satırlara döken yazarın, sertmiş gibi görünen; fakat umudu sakınmasız bütün sayfalardan etrafa yayan bir kitap.

‘Şimdi’ye biraz daha dikkat kesilirseniz, romanın bir yerinde artık duyulmaz hissi veren Umay’ın aslında rehberliğinin devam ettiğini görmek an meselesi. Buradan baktığınızda da Sahte Cennetten Kaçış, her an tazelenen umudun ve tebessümün yeniden cümle bulmuş hali…

Ne demiş yazar oralarında bu metnin: ‘Gölgeyi bulma, varlığın izini bulmak demekti.’…

Yorum yapın