
Yağmur, otobüs durağının camına tekdüze bir ritimle vuruyordu. İnsanlar gelip geçiyor, kimse durakta bekleyen çocuğa dikkat etmiyordu. Zaten alışkındı buna. Görünmez olmak, onun için özel bir yetenek değil, günlük bir durumdu.
Camdaki yansımasına baktı. Islak saçları alnına yapışmıştı. Gözleri yorgundu ama uykusuzluktan değil; sanki uzun süredir bir şeyleri kaçırıyormuş gibi.
Otobüs geç kalmıştı.
Bir an oldu. Yansıması, kendisinden yarım saniye geç hareket etti.
Çocuk gözlerini kırptı. Yağmur hâlâ yağıyordu. Camda gördüğü şey artık kendisi değildi.
Yansımanın arkasında bir şehir vardı.
Yüksek, ince kuleler, sokakta asılı duran soluk ışıklar; gökyüzü morla gri arasında bir renkteydi. Camın yüzeyi bir pencere gibi derinlik kazanmıştı. Elini uzattı. Soğuk cam beklerken, parmakları yumuşak bir boşluğa değdi.
Ayakları taş bir zemine bastığında yağmur sesi kesildi. Hava ağır olmasına rağmen boğucu değildi. Arkasını döndüğünde cam yoktu. Otobüs durağı yoktu. Sadece dar bir sokak ve duvarlarda yanan lambalar vardı.
“Geç kaldın”
Ses, hemen arkasından gelmişti.
İrkilerek döndü. Kendisiyle yaşıt, kısa saçlı bir kız duruyordu orada. Gözleri ona dikkatle bakıyordu; sanki onu uzun zamandır bekliyormuş gibi.
“Burası…” diye başladı çocuk ama cümlesini tamamlayamadı.
“Camın Ardındaki Şehir” dedi kız.
“Ben –“
“Adını söylemek zorunda değilsin, burada isimler ağır gelir,” dedi kız.
Yürümeye başladılar. Sokaklar sakindi. İnsanlar vardı ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Herkes birbirine dikkatle bakıyor, sanki yanlış bir kelimeyle her şey bozulacakmış gibi susmayı tercih ediyordu.
“Buraya herkes gelebilir mi?” diye sordu çocuk.
“Hayır, sadece fark edenler.”
“Neyi fark edenler?”
“Yansımasının kendisinden geç kaldığını.”
Bir süre sessiz yürüdüler.
“Peki ya geri dönüş?” dedi çocuk.
Kız durdu. Lambanın ışığı yüzünü yarıya kadar aydınlatıyordu. “Dönüş var,” dedi. “Ama bedeli de var.”
“Ne bedeli?”
“Bir şeyi burada bırakman gerekir. Gerçek dünyada sana ait olan bir şeyi”
Çocuk düşündü. Aklına özel bir şey gelmedi. Zaten pek bir şeyi yoktu.
“Ne mesela?” diye sordu.
“Bir anı. Bir duygu. Bazen bir kişi,” dedi kız sakin bir sesle. “Herkesin bedeli faklıdır.”
Şehrin ortasında geniş bir meydana çıktılar. Meydanın tam ortasında, camdan yapılmış duran bir kule yükseliyordu. Kulede çatlaklar vardı.
“Burası denge noktası,” dedi kız. “Burada kalırsan, gerçek dünyada seni tutan şey yavaş yavaş silinir.”
“Ya kalmazsam?”
“O zaman burada gördüklerini unutursun.”
Çocuk kulenin cam yüzeyine baktı. İçinde, otobüs durağını gördü. Kendisi hâlâ oradaydı. Aynı duruş, aynı boş bakış.
“Eğer dönersem,” dedi, “beni ne bekliyor?”
Kız omuz silkti. “Aynı hayat. Ama bir eksikle…”
“Ya kalırsam?”
“Bu şehir seni fark eder.”
Bu cümle, içini garip bir şekilde ısıttı.
“Sen kaldın mı?” diye sordu.
Kız başını eğdi. “Ben döndüm. Annemi hatırlamıyorum artık. Yüzünü bile.”
“Senin hayatından eksilen annen miydi yani?”
Sessizlik…
Çocuk tekrar kuleye baktı. Camda gördüğü çocuk, yavaşça silikleşiyordu.
Birden anladı.
Gerçek dünyada onu tutan şey, bir kişi ya da eşya değil, görünmezliğiydi. Kimse tarafından fark edilmemek…
“Eğer kalırsam,” dedi, “orada beni kimse hatırlamayacak, değil mi?”
Kız başını salladı.
“Bu iyi,” dedi çocuk fısıldayarak.
Kuleye doğru bir adım attı.
O anda cam parladı. Şehirdeki lambalar bir anlığına söndü, sonra tekrar yandı. Bir şey yerine oturmuş gibiydi.
Kız ona baktı. İlk kez gülümsedi. “Şehir seni kabul etti,” dedi.
“Peki ya sen?” diye sordu çocuk.
“Ben kapının bekçisiyim artık. Birileri fark ettiğinde, onları karşılarım,” dedi.
Çocuk başını salladı. Başka bir şey sormadı.
O gece, gerçek dünyada bir otobüs durağında kimsenin dikkat etmediği bir çocuğun hatırası, yağmurla birlikte silindi.
Ama Camın Ardındaki Şehirde, ilk kez biri gerçekten görünür oldu…
















