
Bir gece önce ateşi kırk dereceyi vuran, hırpalanmış bir bedenden, her bir parçası lime lime doğranıp yerden yere vurulup bir kenara atılmış hissi veren kemik ağrısından sonra, durgun, ışıl ışıl parlayan bir denize, bebe mavisi bir gökyüzüne uyanmak ne iyi gelmişti ona. Sabah, yeniden doğuşu simgeliyordu adeta. Biraz kıpırdandı küçük yatağında. Yatak da ne yataktı ama. Her biri farklı kumaş parçalarından, kare, dikdörtgen, yamuk, beşgen gibi geometrik şekillerden oluşmuş, içindeki pamuk üzerindeki bedenin ağırlığından sertleşmiş, keçeleşmiş, birbirine geçmiş, bir zamanlar pamuk olduğuna dair binlerce şahit isteyen bir durumdaydı. Temkinliydi. Hayal meyal hatırladığı geceki halinden sonra hemen kalkmak istemedi. Kafasını diğer yana çevirdiğinde hafifçe bir baş dönmesi yaşadı. Ne hastalıklar, ne esrik anlar yaşamıştı bu kamarada. Bir deniz tutkusu vardı çocukluğundan beri. Balık, yosun, iyot karışımı o nemli kokunun burnuna her çarpışında, ait olduğu yerin burası olduğunu düşünürdü hep. Varsın döşeği yamalı olsun, varsın içindeki pamuğu keçe gibi olsundu. Burası onun huzur bulduğu bir mekândı. Ailesinde deniz tutkusu olan bir tek babası vardı. Kaptandı ama onu hiç tanımıyordu. Küçükken kaybetmiş, hatırlamıyordu. Ona ait hiçbir anı yoktu belleğinde.
Bir bunaltı yaşamıştı delikanlılık çağında. Yere göğe sığmaz olmuştu; ne evine, ne sokaklara, ne arkadaşlarının yanına… Film artistlerini andıran iri badem gözlü, uzun kıvrık kirpikli üç güzel kız kardeş; ağzını gere gere, kelimeleri çeke uzata konuşan bir erkek kardeş, akça pakça, tombul, güler yüzlü bir nine; sıska, çirkin, kalın sesli, her durum karşısında bilmiş bilmiş laf ebeliği yapan bir anne fazla gelmişti ona. Badana, boya, tamirat işleri derken kazandığı parayla eski püskü küçük bir tekne aldı. Tamir işlerini yaparken, teknesini boyarken yüzünde keyifli olduğunu belli eden bir ifade, dudaklarında ise neşeli ezgileri olan bir ıslık sesi vardı. Bir de tekneyi denizin mavi sularına attı mı, tamamdı. Öyle çevresinde çok insana gerek yoktu. Bunalıyordu aralarında. Onun tek derdi, iki maviliğin arasında, hafif sallantılı bir kayıkta olmaktı. Çok geçmedi attı teknesini mavi derinliğe. İşte mutluluk buydu! Yıllar içinde önce ninenin, sonra erkek kardeşin, en sonunda annenin ölümü bile onu karaya çekemedi bir türlü…
Yalnızlıkla sağaltıyordu kendisini. Birçok insanın korktuğu şeye, denizin uçsuz bucaksız gizemi de ekleniyordu. İçine içine çekiyordu ruhunu bu gizemli mavi derinlik. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Güneşin öğle vaktindeki parlak beyazlığı, gün batımındaki sarı turuncu kırmızı renkleri, cildini metalik bir kahverengiye dönüştürmüştü. Zayıf bir bedeni vardı. İnce bedeniyle tezatlık oluşturan kol kasları hayli gelişmişti. Kolunda, denizin altından yüzeye doğru çıkmaya çalışan, uzun saçlarının yüzünü kapattığı büyükçe bir deniz kızı dövmesi vardı. Hiç şüphesi yoktu. Binbir acıyla koluna çizdirdiği o deniz kızını bir gün mutlaka görecekti. Annesi bir gece önceki o ateşli halini görseydi, ”A, bu kadar da olmaz ki ama. Koca adam oldun. Hala denizle, kayıkla, balıkla uğraşıp duruyorsun. Bak gördün mü? Nasıl hasta ettin kendini yine,” derdi. O değil miydi, 20’li yaşlarını sürerken eve bağlasın diye bir kız bulup alelacele evlendirmeye kalkan? Kendi düğününe gitmeyince kız gerisin geriye baba evine dönmüştü. Mahalleliye kırk gün kırk gece sürecek dedikodu malzemesi vermişti. Kendi gözlerindeki merteği görmezden gelip, elin gözünde çöp arayan mahalle sakinleri yıllarca konuşacaklardı bunu oysa. Gitmediği düğününden üç ay sonra şöyle bir eve uğradığında, annesinin en yakın arkadaşıyla konuşurken söylediği şu cümleleri duyacaktı: ”Deli kız bu, deli. Aynı babası gibi. Denizlerde yaşayan bir kadın varmış. Olmayan bir kadın için bizi bırakıp gitti.”
Yalnızca yüzde beşi keşfedilmiş bir okyanusta, hatta Megalodon efsanesinin hâlâ var olabileceğine inanan insanlar varken, bu koca sır deryasına bir deniz kızı mı sığamayacaktı? Adam, annesinin babasıyla ilgili söylediklerine kulak asmadı. O denizdeki kıza, deniz kızına gidecekti.
Yaz ne sıcak geçmişti. Yakıp kavurmuştu hem teknesini hem de tenini. Göz kenarlarında başlayan kırışıklıkların iç kısımları beyaz kalmıştı bir tek. İçlerine gün ışığı girmemiş bu beyaz çizgiler olduğundan daha yaşlı gösteriyordu onu ama umursadığı da yoktu doğrusu. Öyle olağanüstü anlamlar yüklemiyordu bedenine ve varoluşuna.
Mevsim sonbahara dönerken Eylül ayı gelmişti tüm hüznüyle. Koskoca bir yaz mevsimini geçirmişken deniz kızını görmek, insanı ruh hali olarak durumdan duruma sokan, sudan çıkmış balık gibi zıplatan, nefessiz bırakan bu depresif aya mı kalmıştı? Eylül’ün kendine hayrı yoktu. Ona mı olsundu? Kurdu, kuşu, çiçeği, böceği bu sonbahar uyuşukluğunu iliklerine kadar hissederken tabiat anaya inat deniz kızı mı gelecekti? Saçmaydı. Bahara kalmıştı bu bekleyiş. Önümüzdeki bahara olmazsa sonraki bahara, onda olmazsa bir sonrakine ama mutlaka bahara. Kıştan öncekine değil, kıştan sonrakine.
Kimse bilemiyordu hayatın kendisine neler hazırladığını. Olmasını heyecanla beklediğimiz, hakkında türlü çeşit hayaller kurduğumuz bir şey, bizim arzu ettiğimiz anda olmuyordu. Tam peşini bıraktığımız ya da tamamıyla saldığımız, hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkabiliyordu. Bazen bazı şeyleri doğru dürüst anlamlandırmak pek olası görünmüyordu. Çözümsüz kaldığımız, cevap bulamadığımız her durumda “hayat işte,” diyorduk. Hayat işte!
Ne pamuk, ne nur yüzlü bir kadındı ninesi. Bembeyaz eşarbının içinden kınalı saçları görünürdü bazen. Akça pakça tombul elleriyle yemenisinin içine iterdi aceleyle. Cennet, bir insan suretinde görünür olsaydı eğer, bu, ninesinin yüzü olurdu. Ninesi… O evde hatırladığı en tatlı, en masum, en günahsız ve en sevgi dolu insandı. Ancak bütün bunları o yaşarken fark etmemişti. Ölümünden çok çok sonraları böyle düşünür olmuştu. Kabına sığamadığı o delikanlı çağlarında “Gitme be evladım, gitme be çocuğum! Beni senin sevginden mahrum bırakma,” derdi hep. “Ne gitmesiymiş,” derdi anası. Bulunduğu yerde bir tahta zemin bulup ona sertçe üç kez vurarak, ardından anlamsız bir şekilde üç kez kulak memesini çekerek ve yine üç kez öpüceğe benzer sesler çıkararak “Allah korusun! Ne gitmesiymiş,” derdi. Öyle çok yaşanmıştı ki bu, ne Allah korumuştu, ne o tahta zemin, ne o vurmalar ve kulak çekişler, ne de o öpücük sesleri.
Kestane karası fırtınası zamanından önce başlamıştı. Hava sıcaklığı bayağı düşmüş, yağmurlar yağmıştı. Yağmur yetmezmiş gibi rüzgar da tüm yıkıcı ve üşütücü etkisiyle kendini göstermişti. Öyle şiddetli esiyordu ki bağlı tekneyi yerinden koparıp açık denize sürükleyecek, orada alabora edecek gibiydi. Yelkovan kuşları kıyıya yaklaşmıştı çoktan. Hayat fırtına kuşları için de zor olabiliyordu bazen. O şiddetli fırtınada dalgalı bir denizde olmaktansa kıyıda olmak daha güven vericiydi onlar için. Ne tuhaf! İnsanı, hayvanı, bitkisi yaşamak için, varlığını sürdürebilmek için olağanüstü bir mücadele içindeydi. Dördüncü günün sonunda hiç beklenmeyen bir şey oldu. Yağmurlar kesti, rüzgarlar dindi. Havada tek tük yelkovan kuşu kaldı. Onlar da genç kuşlardı. Nereye uçmaları gerektiğini öğreneceklerdi elbet. Ya öldürüyor ya da güçlendiriyordu hayat. Yelkovan kuşunu bile…
O fırtınalı birkaç günden sonra hava yükseldi. Yastık gibi mavi bulutlar göründü gökyüzünde. Sarı, tüm parlak ışıklarını saldı yeryüzündeki canlı, cansız her bir nesnenin üzerine. Ne güzel yumuşatıyordu insanı; ruhunu da, derisinin altındaki kemik ve kaslarını da. Fırtınalı günlerden sonra güneş iyi gelmişti ona da. Keyiflenmişti. Daralmış ruhu refaha kavuşmuştu. Havayı güzel bulunca adı silinmiş teknesinin yazısını yazmaya koyuldu. D NI IZ . Görenler eksik harflerin yerine ne gelmesi gerektiğini bilirdi ama neden şöyle büyük punto, siyah ve kalın harflerle deniz kızı yazmasındı ki? Eski bir aşk şarkısı ıslık sesinde can buldu keyfini cilalarcasına. Telaşsız fırça darbeleriyle işini bitirdi. Bir sigara yaktı. Derin nefesler çekerken sigarasından, güneşe kaldırdı başını. Işınlarını öyle belirginleştirdi ki sarı dünya, izin vermedi uzun süre bakmasına. Büyük bir huzur dalgası tüm benliğini sarmıştı.
Bir sonraki güne hazırlığını yapmak üzere çekilirken, batıda hoş bir kızıllık bırakmıştı güneş. Ufuk çizgisinde yavaş yavaş yok olurken, yerini az sonra parlayacak yıldızlara bırakacaktı.
Sessizlik ve huzur vardı gecede. Deniz sakindi. Yakamozlar büyüleyici danslarına başlamıştı bile. Uzaklardan, şarkı söyleyen bir kadın sesi geliyordu belli belirsiz. Biraz dikkat kesildi. Melodiyi duyabiliyordu ama ne söylediğini anlayamıyordu. Minik dalgalar kayığın bordalarına çarptıkça ritmik sesler çıkarıyorlardı. Normal bir zamanda olsaydı severdi bu sesleri ama şu an bu kadın sesinin nereden geldiğini anlamalıydı önce. Kıyıda eğlenen birileri mi vardı acaba? Şöyle bir göz gezdirdi. Yok, hayır. Kıyıda kimse görünmüyordu. Denize baktı. Denizde tekne falan yoktu. Ses biraz daha anlaşılır oldu. Sözlerini anlayabiliyordu şimdi.
Hey denizci!
Duy beni.
Varım
Ve gerçeğim
Bu! Bu! Bu ses…! Denizden geliyordu. Kalbi küt küt atmaya başladı. Şarkının tamamını dinleyecekti. Sözlerin hepsini anlayacaktı. Madem o kadar yaklaşmıştı kendisine o da ona doğru gidecekti. Hani ilkbaharda gelecekti? Nasıl ters köşe olmuştu, nasıl hazırlıksız yakalanmıştı. Tekneye doğru seğirtti. Motoru çalıştırdı. Motor ısınırken ışıkları yaktı. Geri çıkarken diğer teknelere takılmasın diye usturmaçaları güvertede topladı. Kayığın bağlama halatlarını çözüp, dümene geçti. Vitesi geriye atıp, geri geri çıkmaya başladı. Gerekli manevrayı yaptıktan sonra, vitesi ileriye takarak açık denize doğru yol almaya başladı. Ah, nasıl keyiflenmişti. Bütün bu olanlar inanılır gibi değildi. Şenlik vardı yahu. Hayatının şenliği, yıllardır beklediği. Her denizcinin görmeyi umduğu ama bir türlü göremediği o kavuşma anı ona nasip olacaktı. “Vira! Vira!” diye bağırdı neşeyle. “Vira! Vira!” Birkaç kez daha haykırarak, “Vira! Vira!” “Sus be adam,” diye tısladı sonra. “Bu kadar yaklaşmışken kaçıracaksın şimdi.”
Üst bedenim
ince, narin.
Alt bedenimle
irice bir balığa benzerim.
Saçlarımsa Rapunzel gibi.
Açıldıkça şarkının sözlerini daha net duyabiliyordu artık. Ne hoş bir sesi vardı. Ne büyüleyiciydi. Her ona yaklaştığında ses daha açıklardan geliyordu.
Ya gösterişli kuyruğum?
Bir peri kızının kanatları gibi.
Ya yakamozlar?
En sevdiğim.
Ya balıklar?
İrili ufaklı…
Hepsi arkadaşım.
Bir ara gördü onu. Upuzun siyah saçları vardı. Gözleri yakamozlar gibi parıldıyordu. Gülümsedi denizciye. Havaya doğru birkaç takla atınca pırıl pırıl parlayan pullarını ve şeffaf kuyruğunu gördü. Bir rüyada gibiydi ama rüya değildi. Kaslı kollarını çimdikledi. Acıyı hissetti. Ne kadar derine dalmıştı öyle. Tekrar su yüzüne çıkmasını bekledi. Göründü yine. Islak saçlarını geriye atarak şarkısını söylemeye devam etti.
Ya sarı yıldız?
Doğuşuna da
Veda edişine de
İlk ben şahidim.
Bir kez daha suya daldı. Daha uzaktan göründü bu kez. Üst bedeni suyun üzerinde, ellerini havaya kaldırarak,
Hey denizci!
Varım
Ve gerçeğim.
Şen şarkılar söylerim,
dedi ve suya daldı tekrar.
Açık denizin hangi tarafından çıkacak diye beklerken üşüdüğünü hissetti denizci. Deniz çalkalanmaya başlamıştı çoktan. Deniz kızını görme hevesiyle dalgaları fark etmemişti. Hem de çok açılmıştı. Deniz kızı bir daha görünmeyince şiddetle esen rüzgarı hissetti. Kara yeldi. Sertti. Soğuktu. Geri dönmeliydi. Dalga boyu yükselmişti iyice. Dümene sıkıca sarıldı. Rüzgârı teknenin arkasına almalı diye düşünürken dik bir dalga teknenin içini suyla doldurdu. Boşa mı geçirmişti bunca yılı denizde? Bu durumdan sağ salim çıkmalıydı. Islanmıştı. Üşümüştü. Suyu boşaltmazsa ikinci dik bir dalgada durum daha da kötüleşebilirdi. Bir eliyle dümeni tutarken diğer eliyle su pompasının düğmesine bastı. Pompa çalışmaya başladı. Dalgalar o kadar yüksek ve peş peşe geliyordu ki pompa suyu boşaltmaya yetişemiyordu. En sonunda durdu. Hala dümendeydi ve tekneyi idare etmeye çalışıyordu. Son sert dalgayı geçtikten sonra kara yel bir anlığına hafifledi. Denizci bu kısacık anı fırsata çevirmeyi başardı. Dümene sıkıca sarıldı. İçindeki suyun ağırlığına, yeni gelen dalgalara rağmen pruvayı sahile çevirmeyi başardı. Kıyı o kadar uzakta görünüyordu ki gücü tükenmişti iyice. Acaba ulaşabilecek miyim diye düşünürken bir ses duydu denizci. O sesle beraber savruldu teknenin içinde. Ne olduğunu anlamadan denize düştü. Soğuk, fırtına, rüzgâr, dalgalarla mücadele derken çok yorgun düşmüştü bedeni. Teknenin gövdesinden içeri su giriyor, havada yükselerek küçük bir hortum oluşturuyordu. Tekne yana doğru yatıyordu. Bir şeyler çatırdıyordu. Omzunda bir acı hissetti. Eliyle dokundu. Normal derisi değildi. Açıklık vardı. Dengesini yitirip savrulurken bir yere çarpmış olmalıydı. Birazdan köpek balıklarına yem olacaktı. Tekne batıyordu. Demek ki bir kayaya çarpmıştı. Tekneden savrulan tahta parçalarına ulaşmaya çalıştı ama omzundaki yara yüzmesine olanak vermiyordu. Anlık bir refleksle geriye baktı. Dalga usturmaçalardan birini kendisine doğru getiriyordu. Yüzemiyordu ama diğer kolunu uzattığında ulaşacak gibiydi. Güç bela tutundu ona. Koca denizde, kara yelin dondurucu soğuğuna ve rüzgarına, boyunu aşan dalgalara ne kadar dayanabilecekti? Üstelik de yaralıyken ve kan kaybediyorken. Usturmaçaya tutunacak mecali kalmamıştı. Bıraktı, bırakacaktı. Teknesinden geriye birkaç tahta parçası kalmıştı suyun yüzünde. Ne kadar çabuk batmıştı. Tüm zor anına rağmen içi sızladı. Şu koskoca denizde kendisine yardım edebilecek hiçbir şey yoktu. İyi yüzerdi ama omzundaki yara yüzmesine engel oluyordu. Usturmaçayı bırakıp denizin dibine doğru bırakmak istedi bedenini. Teknesi gibi o karanlıkta, devasa dalgalar arasında gözden kaybolacaktı. Yakınlarında bir şeyin hareket ettiğini hissetti. Köpek balıkları kan kokusuna gelmiş olmalıydı. İlk defa bu kadar korktu. Birazdan yem olacaktı onlara. Devamına tanık olmak istemedi. Nefesi kesilmek üzereydi. Usturmaça elinin altından kayıp başka bir yöne hareket etti ve dalgaların da etkisiyle hızla uzaklaştı. Bıraktı suyun dibine doğru kendini…
Ertesi sabah balıkçılar sahilde buldular onu. Baygındı, yaralıydı. Omzu iyice açılmıştı. Ve avucunun içinde, parmaklarına dolanmış bir tutam uzun siyah saç vardı.

















