Masalsı Gerçekçilik:  “1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” | Samed Karataş

Ocak 20, 2026

Masalsı Gerçekçilik:  “1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” | Samed Karataş

Edebiyatımız gerek okur nezdinde gerekse de yazarlar nezdinde hep gerçek ile masalın modern karşılıkları ve ilişkileri üzerinden tartışmalara şahit olmuştur. Kimisi masalın büyülü ve sınırsız tarafını postmodern ögelerle kesiştirmiş, kimisi masalı geçmişte dönemlere ait bir metin türü olarak görmüş kimisi de küçük hikmet taşıyıcıları olarak şifahi kültüre ait olduğunu söylemiştir.

Masalın konumu bugün pedagojik bir alana sıkıştırılmış, çocukların okuyacağı bir tür olarak gerek yayıncılık gerekse de görsel iletişim mecralarında çeşitlik formatlarla kendisine yer bulmuştur. Masalın, daha doğrusu masalsılığın, bir tür derin öyküleme ve mesajı doğal halinde taşıma potansiyeli es geçilmiş ve imkanlarından da çok fazla istifade edilememiştir. Fabl dediğimizde ise zihinlerimize kazınan Batı, ağzımıza bir parça bal çalmış ve Türkçe başta olmak üzere  Orta Doğu dillerinin öyküleme kabiliyeti bir minyatür gibi duvara asılmıştır. Halbuki bu topraklarda verilmiş en önemli eserlerde masalın, masalsılığın yöntemleri sıklıkla tercih edilmiştir. Mesnevi, Harname gibi eserler buna örnektir. Günümüzde ise postmodernizmin sınırsızlık vaadeden gerçeküstücülüğü birçok başka imkânı bize unutturmuştur. Halil İbrahim İzgi’nin Timaş Yayınları’ndan çıkan “1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” ise bu imkânın ve köklü telmihin günümüzde de etkileyici bir şekilde mümkün olabileceğini gösteriyor.

Modern insan, kendisiyle mesafesi açılmış bir insandır. Bu yüzden şimdiden çok sonrada, buradan çok oradadır. Bu durum her gün iç içe olduğu mekanları, canlıları, insanları ve imkanları ıskalamasına sebebiyet verir. İstanbul’da yaşarken ve belki de İstanbul’un imkanların yararlanma potansiyelimizin en gelişmiş formuna sahipken, İstanbul’u ve İstanbul’a ait olan şeyleri tam anlamıyla kavrayamıyoruz. Kediler üzerinden masalsı ama bir o kadar da gerçek bir İstanbul anlatısı da bu ıskalamanın sonucunda gecikmiş bir eser bile denilebilir. İzgi bu yüzden “Bütün İstanbullular Kurmacadır” başlığıyla iddialı bir paragrafla açıyor kitabın sayfalarını:

“1868 yılında başımdan geçenleri kaleme almaya çalıştım. Eğer bu kitabı sonuna kadar okumaya niyetliyseniz bunun 1868 yılında bir kedi tarafından kaleme alınmış ibret kitabı olduğunu bilin. Kedinin kitap yazdığı nerede görülmüş diye soracak olursanız okuduklarınızı bir rüya olarak düşleyin. Anlatacaklarımın bazıları gerçek olamayacak kadar fena, bazıları da hakikat olamayacak kadar güzeldi.”

Her gün yanlarından geçtiğimiz, dertlendiğimizde gidip sevdiğimiz, tekkelerin bahçelerini dolduran, çocukların etrafında fır dönen, ama kimseye tamah etmeyen bu bilgeleri kitabın başrolüne koyuyor İzgi. Masalsı diyorum çünkü masal değil. Fabl dersek yakınlaşıyoruz ama bu bir roman ve oldukça da gerçek. Kitabı okumaya başladığımda camiler, sokak isimleri, şehir manzaraları derken hemen Beyoğlu’ndan aşağı Kabataş’a inip ardından da Üsküdar’a geçiyorsunuz. Ayasofya’yı da unutmadan tabii. Kitabın ilk sayfalarında kitabın sinematografik imkanlarını, hikmet taşıyan neşeli ve savruk dilini, bir an yetişkinler için yapılmış bir film konsepti gibi düşündüm. Ve aklıma Japon manga ve anime yazarı Miyazaki geldi. Türkçede, Türkiye’de yetişkinler için böyle bir konseptin olmaması, elimizdeki verili kültürün bazı açılardan heba olduğunu gösteriyor.  “1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” yerli bir Miyazaki esintisi hissettirdi bana. Birbirine aşık olan iki kedi. Aileler, ama bu masalsılığın yanında, kedileri sahiplenmek isteyen kütüphaneler bizi hemen hayatın ortasına çekiyor. Düğün isteyen Sofya, hacca giden kedi ailesi… 

Kediler konuşabilseydi daha doğrusu kedileri anlayabilseydik muhtemelen tarafsızlığından emin olacağımız canlılardan olurdu. Kimseye tamah etmemeleri, Türkiye’nin çekirdeği olan İslam’ın ve Peygamberin referansından geçmeleri onları gerçekten de birincil bir şahit konumuna getirirdi. Bu yüzden kitabı okurken kedi ve insan ayrımının kaybolduğu yerler küçük detaylar aslında. Burada şunu fark ettim kediler gerçekten de İstanbullular. Kitap kedilerin gözünden 1868 İstanbul’unu değil de güvenilir şahitlerin tanıklığında bir İstanbul sunuyor aslında.

“1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” roman olması dışında alternatif bir tarih okuması imkânı da veriyor bize. İstanbul’da yaşayıp, sokaklarında kahveler içtiğimiz mekanların isimleri, tarihleri, kişileri ve olayları hakkında çeşitli malumatlar ediniyorsunuz. İzgi’nin etimoloji merakı, tarih ve mekân ilgisi İstanbul’un sokaklarında gps gibi dolaşıyor adeta. 

“1868 Sofya ve Cihangir’in Kitabı” klasik anlatım biçimlerinin hem tarihle hem de günümüz yetişkinlerine uygun bir zihinle nasıl  roman haline geleceğini, bir kedinin gözünden, kültürel motiflerle ve sırlarla anlatıyor. Artık belki de bizim de kitabın kahramanı Cihangir gibi, İstanbul sokaklarında çözmemiz gereken bir alfabe, izini sürmemiz gereken bir kardeşimiz vardır. İstanbul’a kedilerin gözünden bakmakta gecikmişizdir belki:

“Veliyüttin ile sokaklarda dolaştık. Şu gizemli arkadaşlarından söz etmedik. Kütüphaneden, Hafız’dan yahut benden de söz etmedik. Aşktan konuştuk. Sevgiden, tekkelerden, iyi insanlardan, kötü insanlardan, günün ilk ışıklarından, korkularımızdan söz ettik. “

Yorum yapın